Kutsal Ahit Sandığı

Zaman: İÖ 13. yüzyıl?
Mekân: İsrail

Ve vaki olurdu ki, sandık göç ettiği zaman Musa derdi: Kalk, ya Rab ve düşmanların dağılsınlar ve senden nefret edenler senin önünden kaçsınlar. Ve konduğu zaman derdi; Ya Rab, İsrailin on binlerce binlerine dön. SAYILAR 10: 35-36

Eski İsrail tarihçelerinde Kutsal Ahit Sandığı, pek çok rolü üstlenmiş muamma bir olgudur. İsrailoğulları Mısırdan çıktıktan hemen sonra çölde yapılan Kutsal Ahit Sandığı, Tanrının Sina Dağında Musaya verdiği Ahit Levhalarının taşındığı kutuydu. Levhalar ve onların içinde bulunduğu sandık böylece Tanrı ile İsrailoğulları arasındaki ahdin tanıklığıydı. Tanrının kesin buyruğu üzerine (Çıkış 25: 10) sandık akasya ağacından yapılmıştı, uzunluğu iki buçuk, eni bir buçuk ve yüksekliği de bir buçuk arşındı, içi ve dışı saf altınla kaplıydı ve üzerinde altın pervaz vardı.

Altın kapağının üstünde kanatlarıyla sandığı koruyan iki çocuk melek vardı. Sandığın kenarındaki halkalara, akasya ağacından, altın kaplama sırıklar takılır ve sandık bu sırıklarla taşınırdı. Kollar sandığın halkalarında takılı kalır, ondan ayrılmaz ve Tanrının verdiği şehadet sandığın içinde saklanırdı. Sandık gidilen her yere taşınacak ve kamp kurulduğu zaman tam orta yerde bulunan, halis altın iplikle dokunmuş ve "Kefaret Örtüsü" de denilen bir örtünün altında korunacaktı.

Çıkış 25: 22de Tanrı Musaya şöyle der: "Ve seninle orada buluşacağım ve seninle Kefaret Örtüsü Üzerinden, Kutsal Ahit Sandığı üstündeki melekler arasından söyleşeceğim." Bu nedenle sandık kimi zaman Tanrının ayak taburesi ve kimi zaman da Merhamet İskemlesi olarak görülür.

İsrailoğullarını Kenan ülkesine götüren ve oraya vardıktan sonra Erihanın düşüşünde aracı olan sandıktı. Sandık kendi başına da savaşabilirdi ve bir keresinde Ebenezer Savaşında Filistinliler tarafından ele geçirildiğinde sahte bir putu parçalamıştı. Hatta kendisine izin verilmeden dokunan bir İsrailoğlunu bile öldürmüştü.

Kutsal Ahit Sandığı daha sonra Kral Davud tarafından Kudüse getirildi ve daha sonra Süleyman tarafından yeni tapınağının en kutsal yerine yerleştirildi. Sandık milletin en değerli ve önemli malı ve atalarının Tanrı ile girdiği özel ahit ilişkisinin güçlü bir hatırlatıcısıydı.




(Solda) Kutsal Ahit Sandığı, geleneksel olarak savaşlarda taşınırdı. Jean Fouquetnin (1425-80) bu tablosunda sandık, Eriha çevresinde dolaştırılarak İsraillilerin kenti ele geçirmelerine yardımcı oluyor. (Sağda) Suriyede Dura-Europosta 3. yüzyıldan kalma sinagogdan bir freskte Filistinliler sandığı gönderiyorlar.



Sandığın tekerlekli bir araba üzerindeki klasik görünümü: Celilede Kafernaumdaki sinagogda 4. yüzyıldan kalma bir röliyef. Sandık burada kaplama kapılı, kenarları sütunlu bir Bizans tapınağı olarak betimlenmiş.

SANDIĞIN AKIBETİ

Ancak bu, Kutsal Ahit Sandığını saran mistikliğin yalnızca başlangıcıdır. Zaman boyunca farklı kültürel geçmişten insanların hayallerine hâkim olan Sandık efsanesi âdeta canlı bir durum almıştır.

Çok kimse sandığın Babillilerin Kudüsü İÖ 587/6da ele geçirip yıktıkları zaman yok edildiğine inanır. Ancak daha sonraki yıllarda Hahamlar, sandığın kaderi hakkında farklı görüşleri benimsemişlerdir. Peygamber Yeremyanın sandığı Nebo Dağına sakladığına, Kral Yeşuanın (İÖ 639-609) Tapınak Dağının bir mağarasına gizlediğine, Kral Yehoaşın Babile sürgüne giderken yanında götürdüğüne inanılır. En garip inanç da sandığın sunak ateşi için odunların depolandığı odun sundurmasının altına saklanmış olduğudur.




(Solda) Romada Titus Kemerinden röliyef. Muzaffer Roma askerleri 70 yılında Kudüsü yağmaladıktan sonra tapınak eşyalarını götürüyorlar. Son zamanlardaki bir kurama göre sandık, Romalılar tapınağı yakmadan önce Lût Gölü kıyısındaki Kumrana kaçırılmıştır. (Sağda) İÖ 9.-8. yüzyıldan kalma küçük bir fildişi panoda bir sfenks. Belki de sandığı koruyan melekler buna benziyorlardı.

Diğer başka garip inanışlar da vardır. Diğer pek çok şeyin yanı sıra sandığın Tapınak Dağına döneceği ve Mesih Çağını kabul için yapılacak yeni bir tapınağın en kutsal yerine yerleştirileceğine inanılmaktadır. Eski Arap vakanüvisleri sandığın Arabistanda güvenli bir yere götürüldüğünü yazarlar. Tapınak Şövalyeleri, Haçlı Seferi sırasında Kudüsü ele geçirdiklerinde sandığı aramışlar ama bulamamışlardır. Yine sandığın Vatikan mahzenlerinde saklandığı iddia edilmiştir.

Bazıları onun Mısır Firavunu Şişak (Şoşenk olarak da bilinir, İÖ 945-924) Kenan ülkesine girdiğinde götürüldüğünü düşünürler. Yakın zamanlarda ileri sürülen bir kurama göre Romalılar 70 yılında ikinci tapınağı yaktıklarında sandık yeraltı tünellerinden otuz kilometre ötedeki Kumran civarına taşınmıştır ve hâlâ orada gömülüdür.

Bir başka efsaneye göre sandık, tapınağa yerleştirildikten hemen sonra çalınmış ve Kral Süleyman ile Seba Kraliçesinin oğlu Menelek tarafından Habeşistana götürülmüştür. Habeşistandaki Falaşalar, sandığa Habeşistana götürülürken eşlik eden Yahudilerin soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

Habeş hükümdarının geleneksel unvanlarından biri de "Yahuda Aslanı"ydı ve eski Habeş kraliyet ailesi Davud ile Süleymanın soyundan geldiklerini iddia ederlerdi. Habeş Kilisesi yüzyıllardır sandığın kendi aralarında saklı olduğunu söylemiştir.

Kutsal Ahit Sandığı efsanelerinin esrarı ne olursa olsun, özgün sandığın Musanın zamanından günümüze kadar 3000 yıldır kalmış olması mümkün değildir. Büyük bir olasılıkla sandık, Babilliler İÖ 587 yılında Kudüsü ele geçirip Süleyman tapınağını yerle bir ettikleri zaman imha edilmiştir.

Kefren Piramidi

Kefren Piramidi, grubun ortasında yer alan piramittir ve birçok yönden komşularından geri kalmaktadır. Büyük Piramitin güneybatısında bulunur ve orjinal yüksekliği 143.51 metredir. Temeldeki kenar uzunlukları ortalama olarak 215.26 metredir. Büyük Piramit gibi, pusulanın temel yönlerine oturtulmuştur ama aynı tutarlılığı göstermemekte ve maksimum 6 dakikalık bir sapma yapmaktadır. Taş işçiliği de Büyük Piramitin yanında zayıf kalmaktadır. Ancak, yine de etkileyici bir yapıdır. Biraz yüksek bir yerde inşa edildiği için, daha gösterişli komşularına denk gibi görünmektedir.

53.13 derecelik eğim açısıyla, aynı yükseklik oranına sadık kalınarak yapıldığı bellidir; bunun oranı 2:3dür. Bu oran, Pisagorun popüler 3:4:5 üçgenine uymaktadır. Bazı otoriteler antik Mısırlıların 3:4:5 dik açılı üçgeni bilmediklerini, bunun hiçbir matematik metininde görünmediğini söylemektedirler. Öyle ya da böyle, Kefren Piramidinde bu görülmektedir.

Ayrıca, Keops ve Kefren piramitleri arasında sayısal bir oran da vardır. Temeldeki ortalama kenar uzunluklarını birbirine böldüğümüzde (230.36 - 215.72 = 1.068), yaklaşık 16:15 oranını yakalarız. Bu, Giza platosundaki piramitlerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve tutarlı bir plana dayanarak yapıldıklarını gösterir. Bütün piramitlerin girişi kuzeye bakmaktadır. Kefren Piramidinde ise iki koridor vardır. Biri kazılar sonucunda bulunmuştur; diğeri ise onun yaklaşık 15 metreyle tam üzerinde, piramidin yan tarafında yer almaktadır. Üst koridor 26 dereceyle aşağı inmekte, 14.173 metreye 5.029 metrelik bir odada son bulmaktadır.

Piramidin batı tarafında, morg tapınağından vadi tapınağına inen bir geçit bulunmaktadır; bu geçidin sütun ve duvarları hâlâ ayaktadır. Bu Vadi Tapınağının yakınında popüler Sfenks bulunmaktadır; yüzünün Kefreni temsil ettiği söylenmektedir. ama yüz orantılarına bakıldığında, Sfenksin başka bir firavunu daha model aldığı söylenebilir. Gerçekten de, bu anıtın dikim tarihi hakkında büyük çelişkiler vardır.

Bazı otoriteler Sfenksin M.Ö. 5000 yıllarında yapıldığını söylemektedirler. Çevredeki kayalara bakıldığında, rüzgarın kumları çarparak yapabileceğinden çok, yağmurla oluşmuş bir aşınma görülmektedir. Bu durumda Mısırda çok daha fazla yağmurun yağdığı zamanlarda yapıldığı düşünülmektedir.

Mısırın şu anki iklimi M.Ö. 3100 yıllarında oluşmuştur. Bundan önce, bütün Sahra bölgesinde Mısır da dahil olmak üzere, hava daha nemliydi. Aşınma biçimleri, Sfenksin bu daha önceki nemli iklim döneminde yapıldığını göstermektedir. Üç piramidin dış yüzeyindeki durum, böyle bir nemli iklim aşınması göstermemektedir. Bu durumda piramitlerin daha sonraki tarihlerde, M.Ö. 2500 yıllarında yapıldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Bu yüzden, önce Sfenks yapıldıysa, piramitlerden çok daha önce kullanılan bir gözlem aracı olduğu sonucu da ortaya çıkmaktadır.

Yapım Yılı: MÖ 2558-2532
Toplam Blok Sayısı: Bilinmiyor
Taban: Herbir köşesi 214.5 metre, toplam 11 akre, 5,166,000 m2
Toplam Ağırlık: Belirsiz
Herbir Taş Bloğun Ortalama Ağırlığı: 2.5 ton, dış bölümdeki bazı koruyucu taşların ağırlıkları 7 ton
Yükseklik: orjinal 143.5 metre, şu anda 136 metre
Eğim Açısı: 53 derece 748"
Yapı Malzemesi: Kireçtaşı ve kırmızı granit

Mathilde Franziska Anneke

DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1817-1884)

1794 Prusyada, boşanmanın kanuni esaslara bağlandığı Genel Eyalet Hukuku yürürlüğe girer.
1797 Annette von Droste-Hülshoff un doğum yılı.
1833 Leipzigde ilk kadın öğretmenler seminerinin kurucusu Auguste Schmidtin doğum yılı.
1833 Üniversite öğrencileri Frankfurt/Maindaki Merkez Karakoluna saldırırlar.
1847 Mathilde Franziska Annekenin Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın yazısı yayınlanır.
1847 Aynı yıl doktor Heinrich Hoffmannın çocuk eğitimine katkısı olan Stnıwwel peter (Haylaz Çocuk) yayınlanır.
1848 Pariste Şubat Devrimi.
1848 Almanyada Mart Devrimi.
1849 Avusturyada kadınlar belediye seçimlerine katılma hakkına kavuşur.
1850ler Politik sebeplerden dolayı gittikçe daha fazla Alman ABDye göçer. 1852 Almanyada Louise Otto Petersin Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) yayınlanır. 1852 ABDde Mathilde F. Anneke bir Deutsche Frauenzeitung (Alman Kadın Gazetesi) çıkarır.

"AKIL BİZE özgür OLMAYI EMREDER."

Tapu kadastro müdürü Karl Gieslerin kızı Mathilde ve Isabella adlı atı, birbirlerinden ayrılmaz bir ikilidir. Genç kız saatlerce at sırtında gezinir. Annesinin Tilly diye çağırdığı Mathilde gıpta edilecek bir özgürlük içinde büyümektedir. Westfalendeki Blankenstein onun yurdudur. Yakın ve uzak çevrede bilmediği yer yoktur. Veya tam tersi: Çevredeki herkes kalın, siyah topuz saçlı bu korkusuz süvariyi tanımaktadır. Evde özel bir öğretmenden ders alır.

Babası, mesleği dolayısıyla Prusya toplumunda oldukça yüksek bir mevkidedir. Anne ve babasının nüfuzlu ve kültürlü dostları, birçok arkadaşları vardır. Mathilde erken yaşta okumaya ve düşünmeye teşvik edilmesine karşın özgürlük tutkusu engellenmeden doyasıya yaşar. Hemen hemen ideal koşullarda yetişir ve bu yıllarda cesaret ve özgüvenini geliştirir; bu iki nitelik geleceğini belirleyecektir.

19 yaşındayken evlenir. Babası mali sıkıntıya düştüğü ve en büyük kızını "iyi bir kapıya" yerleştirmekten başka çaresi kalmadığı için mi evlendirilmiştir? Mathildenin kendisinden yaşça çok büyük olan Alfred von Tabouillot ile niçin evlendiğini ve kendisini tümüyle mutsuz eden bir evliliğe girdiğini açıklayabilecek güvenilir bir kaynak yok. İlk çocuğu Fanny altı yaşına gelince Mathilde boşanmak ister. Fanny kendisine verilir. Açık bir karar.

Fakat "Tabouillot Olayı" kafaları karıştırır. O zamanın toplumu için korkunç bir şey olmuştur: Bir kadın boşanma talebinde bulunmuş ve üstelik kocasının ailesine nafaka davası açmıştır. Utanç verici. İmkânsız. Duyulmuş şey değil.

Mathilde Franziska, evlilik soyadı ile Tabouillot, kızlık soyadı ile Giesler, kabahatsiz olarak boşanmış bir kadın olsa da, küçümsendiğini çok çabuk hisseder. Hakkını alacağı kesindir (Prusyada 1794 yılında yürürlüğe giren Genel Eyalet Hukuku gereği boşanma yasal esaslara bağlanmıştır). fakat tek başına tavır aldığı için, başka her şeyin düzenlenmesi de ona kalır. Ebeveynlerinden yardım istemeyi bekleyemez. Yalnız yaşayan çocuklu bir kadının geçimi için, sekiz taler tutarındaki nafaka yeterli değildir.

Hayatını yazarak kazanmak ister. Dua kitapçıkları ve şiir derlemeleri yayınlar. Sonatlar, baladlar, hikâyeler ve gezi izlenimleri yazar. 1840lı yıllarda bir sürü kadın, edebiyat dünyasına girme cesaretini göstermiştir. Ozan Joseph von Eichendorf bunu şöyle yorumlar: "Şiir artık kadınlara kadar düştü!"

Başka bir deyişle, bu alan kadınlara göre değildir. Bir erkek için, eğer "yoksul bir şair" ise, kraldan emeklilik maaşı bağlanması alışıldık bir şeydi, ama şiir yazan bir kadın için herhangi bir maddi yardım söz konusu değildi. Dul Mathilde Franziska böyle bir başvuruda bulunursa, bu lütfa layık bulunmayacaktır. Gittikçe toplumdan uzaklaşır. Onu destekleyenler yalnızca "Demokrasi Cemiyeti"ne mensup, politik ve toplumsal sorunlarla uğraşmayı iş edinmiş arkadaşlarıdır.

Derken Mathilde Franziskanın o zamana kadarki yaşamının altına bir çizgi çektiği gün gelir. Kelimenin tam anlamıyla algılamak gerekir bunu. Kendisinin bizzat derlediği dua kitabının ilk sayfasını boydan boya çizer ve kalın harflerle üzerine "İnsanın zor durumda kaldığında yarattığı Tanrılardan" diye yazar. çok dindar, Biedermeier tarzı şair geçmişi ile ilişkisini kesmiştir.

48 Devriminden önceki kış, otuz yaşındaki Mathilde ilk defa kadın sorunlarına karşı tavrını koyduğu bir yazı yayınlar: Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın. Şöyle yazar: "Niçin kadın hâlâ sessiz sedasız sabreden biri olarak kalsın? neden kocasının ayaklarını yıkayan alçakgönüllü hizmetkâr olmayı sürdürsün? neden aslında kendisi de bir uşak olduğu için, kalbinin despotu haline gelen bir efendinin sabır küpü, dindar hizmetçisi olmaya devam etsin?"

Ezilmişliğin, ana nedeni olarak gördüğü kilisenin öğretilerine karşı çıkar: "Tütsü kokuları ile zihninizi karıştırmak istiyor, parlak sözlerle sizi aldatıyorlar, basit gerçekler yerine çiçek kokulu masallar anlatıyorlar. Zeki şarkıcılar uyanmanızı ve düşünmenizi engelleyen güzel ninniler söylüyorlar. Kadınların alınlarında yazılı imanı güzel sedalarla övmeyi biliyorlar. Ah şu iman! Size söylüyorum, bu düzmece, yalan ve sahte bir hâleden başka bir şey değil. Üstünde, feragatin, acının ve mutsuzluğun, daha doğrusu sıkıntının, hüznün, kederin gözyaşları elmaslar gibi titrek titrek işiyor!"

Ve hemcinslerine seslenir: "Ne olur, gözünüzü açın ve sizinle nasıl oyuncak gibi oynandığını görün. Evet, gözlerinizi açın, o zaman saat başı, nasıl aldatıldığınızı, sizlere öğretilen ya da yasaklanan her şeyin ne kadar çelişkili olduğunu görürsünüz."

"Louise Aston" skandali bu yazının yayınlanmasına neden olan olaylardandır. Louise Aston adlı dul bir kadın 1846da Berlinden kovulur. Bir sürü nedenin yanında, kadının dindar olmayışı da vardır.

1847de Mathilde Franziska ikinci evliliğini yapar. Köln İşçi Derneği kurucusu ve başkanı olan Fritz Anneke ile evlenir. Anneke çifti Kölnde ilerici kadın ve erkekler için odak noktası olur kısa zamanda. 3 Mart 1848de Kölnde, Prusya topraklarında Fritz Annekenin başı çektiği ilk devrimci gösteri yapılır.

1848 Temmuzunda Fritz Anneke tutuklanır ve hapse atılır. Mathilde Anneke o ay ilk oğlu Fritz Junioru dünyaya getirir. Aynı ay içinde bir şey daha olur: New York eyaletinin Seneca Falls kentinde bir kadın hakları konferansı düzenlenir. Bu konferansta okunan bildirgede kadınlar "ABD vatandaşı olarak tüm hak ve ayrıcalık larını derhal elde etmeyi" talep ederler.

Bu konferansın Amerikadan çok uzaklardaki Mathilde Franziska Anneke ile o ana dek hiç ilgisi yoktur; daha yeni anne olmuş Mathilde bundan kısa bir süre sonra Amerikan kadın hareketleri ile ilişki kuracağını ve yaşamının sonuna dek bu hareket için çalışacağını bilemezdi.

Hâlâ Kölndedir ve 48 Devrimine aktif olarak katılır. Tek başına -kocası hâlâ hapistedir- Nene Kölnische Zeitung (Yeni Köln) gazetesini çıkarır. Eyalet ve belediye idaresinin yasamasında ve işçi-işveren ilişkilerinde söz sahibi olmak isteyen, emekçi halkın sesi olan bir gazetedir bu. Bu gazete radikal doğrultusu yüzünden yasaklanınca, Mathilde Anneke kısa zamanda gazetenin adını değiştirerek Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) olarak yayına devam eder.

Köln Kadın Gazetesinin sadece iki sayısının çıkarılmasına izin verilir. Üçüncü sayısına daha prova baskısı sırasında sansür tarafından el konur. Bundan yaklaşık yarım sene sonra Louise Otto, Dresdende kendi Kadın Gazetesini çıkarır ve üç yıl boyunca bu gazetede fikirlerini açıklar.

Mathilde Franziska Anneke büyük baskı altında çalışmaktadır. Gazetecilik çalışması ondan tam mesai istediği gibi, bakmak zorunda olduğu bir bebeği de vardır. "Oğlum bu gece öyle ağladı ki, huysuzluğundan gözüme uyku girmedi," der hapishanedeki kocasına gönderdiği bir mektupta.

Bir kadın hem ailevi yükümlülüğüne bağlı kalmak, hem de zamanın olaylarına etkin olarak katılmak istiyorsa, erkekten iki kat güçlü olması gerekir. Mathilde Franziska Anneke örneğinde bu açıkça görülmektedir. Toplam yedi çocuk doğurmuş ve -mektuplarından anlaşıldığına göre- çocukların eğitiminde kocasının hiç yardımı olmamıştır.

Daha sonraki yıllarda da bu durum sürekli tekrarlanır: Devrimci Fritz Anneke ne zaman kendisine ihtiyaç olsa, dışarıya, "düşman yaşam"ın içine dalar. Kocası gibi ilerici zihniyetli Mathilde Annekeye ise çocukların sorumluluğunu tek başına taşımak düşer. 1865te "Fritz beni bu konuda çok yalnız bırakıyor," diye yazar kız kardeşine.

Fritz Anneke 1848 sonu hapisten çıktığında, Pfalz devrim ordusuna katılır ve kısa zamanda lider durumuna gelir. Mathilde onu izler. Amacı kahramanlık değil, idealleri uğruna kocasıyla birlikte savaşmaktır.

"Çocuklarımı bir süre için güvenli bir yere bıraktım. Süvari giysilerime bürünüp sürekli Fritzimin yanında yer aldım. Dört hafta boyunca uzun yürüyüşlerde, özellikle Übstadttaki sıcak çatışmada kurşun yağmuruna tutulduğumuz halde tek bir kurşun bana isabet etmedi."

1849 baharında Pfalzda katıldığı devrim hareketini, bir kız arkadaşına yazdığı mektupta böyle anlatır. Kocasını savaşta izleyen, atlardan anlayan, ne korkak ne de nazlı davranan bir kadına ancak hayranlık duyulabilir. O ise, hayranlık yerine mizah konusu edilmiştir. At sırtında, burnu üstünde gözlüğü ile (hiç gözlük takmamasına rağmen) karikatürleri yayınlanmış ve bu görüntülerin atında, onunla "erkekten dönme" diye alay edilmiştir.

Başarısız devrimden sonra Annekeler kaçmak zorunda kalırlar. Vaktiyle birçok Almanın yaptığı gibi ABDye göçerler. ABDye varmalarından kısa bir zaman sonra Mathilde Franziska Anneke, kocasına savaşta neden eşlik ettiğini açıkladığı Pfalz Savaşından Bir Kadının Anılanım baskıya verir; "Almanyada olduğu gibi bu yabancı ülkede de çoğunuz savaş çağrısına yanıt verdiğim için beni kınayacaksınız. Özellikle sizler. Siz evde oturan kadınlar, bir kadının ne yapabileceği ve ne yapması gerektiği konusunda estetik bir çekicilikle konuşup duracaksınız. Ben de yaptım bunu bir zamanlar. Zaman gelip de kadına olanak verildiğinde, ne yapması gerektiğini bilmediğim zamanlar".

O anın sunduğu olanağı kullanmak... Mathilde giderek ikinci vatanı olmaya başlayan bu yabancı ülkede bu ilkeye sıkıca bağlı kalır. 1852de Milwaukeede Almanca bir Kadın Gazetesi çıkarır: Alman dilinde Amerikada bir kadın tarafından çıkarılan ilk feminist gazete. Şunu da bilmek gerekir ki, Milwaukee vaktiyle göçmen Almanların en fazla toplandığı kentti. Bu kentte oturanlar, kendini "kadının kurtuluşu"na adayan yeni gazetenin ilk okuyucularıdır. Yayımcının oldukça kısa bir zaman sonra Alman erkeklerle başının derde girmesine şaşmamak gerek.

1852 Ekiminde şöyle yazar, "Erkekler bu gazeteye karşı çıkmaya yeminli gibi görünüyordu. Sorduğum sorulara şu yanıtı alıyordum: Karım bu konularda yeteri kadar aydınlanmış durumda. Daha fazla aydınlanmasına gerek yok."

Mathilde Franziska Anneke yolundan şaşmaz. Amerikan kadın hareketlerinin en aktif üyelerinden Susan Brownell Anthony ile tanışır. 1853te New Yorkta kadın hakları için genel bir miting yapıldığında, Mathilde Anneke ABDde ilk Alman kadın olarak kürsüye çıkar ve toplantıyı protesto etmek isteyen çılgın kalabalığa şöyle seslenir: "Ben buraya gelmeden önce zulmü ve kralların baskısını biliyordum. Bunları kendi benliğimde, arkadaşlarımda, ülkemde öğrendim. fakat buraya geldiğimde, kendi yurdumda olmayan o özgürlüğü bulacağımı umuyordum. Almanyadaki kız kardeşlerimiz çoktandır bu özgürlüğün özlemini çekiyorlar. fakat orada bu arzu erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bastırılıyor. Burada beklentimiz, konuşma özgürlüğüne sahip olmaktır. Burada olmazsa başka nerede olabilir? Hiç olmazsa burada tüm sorunlara ilişkin düşüncelerimizi ortaya koymamıza izin verilmelidir. fakat öyle görünüyor ki insanlık haklarını talep etme özgürlüğü burada bile yok. ama ülkemizin tek umudu özgürlük timsali olarak bilinen bu devlete yönelmiştir!"

Toplantının sonunda yayınlanan sonuç bildirgesi şöyledir: "Bu hareket yalnızca Amerikanın değil tüm dünyanın sıkıntılarına yöneliktir. Bu nedenle bu konvansiyonun açıklamasını tüm dünya kadınlarına hitaben kaleme alacak, amaçlarımızı ortaya koyacak ve kadınları aynı amaç kapsamında ortak çalışmaya davet edecek bir komite oluşturulmalıdır."

Mathilde Franziska Anneke bu komitedeki tek Alman kadındır. O andan itibaren kadın hareketinin çabalarını Amerikada yaşayan Almanlar arasında yaymayı en önemli görevi olarak görür. Daha fazlasını üstlenmesi olanaksızdır. Çünkü Alman-Amerikalılar kadın hareketlerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Mathildeye karşı Anglo-Amerikalılardan daha itici davranmaktadırlar.

Başarmak zorunda olduğu işi "katıksız gericiler" ile uğraşmak, "cehennem azabı" diye niteler. Eşitlik konusunda konuşmalar yapmak üzere Amerikayı baştan aşağı dolaşır. Alman kız çocukları için kendi okulunu kurar ve 18 yıl yönetir. "Bayan Anneke karşı koyulmaz gücü ile bizi coşturmasını biliyordu!" der hayran olduğu öğretmenin ölümünden seneler sonra bir eski öğrencisi.

Fritz Anneke Yeni Dünyaya karısı kadar alışamamıştır. Karısının uğraşlarının çoğunu kuşkuyla karşılamış, ya da onu hiç anlamamış olabilir. "Benim iç dünyam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bir defa olsun ilgilendiğini de hiç sanmıyorum," der 1865te kocasına yazdığı bir mektupta.

1869da "Amerikan Eşit Haklar Birliği" toplantısında ikinci defa konuşmacı olarak kürsüye çıkar. 16 yıl önce ilk kadın hakları toplantısında nasıl ıslıklanıp tehdit edildiğini anımsar, "O günden bu yana ne büyük bir değişim! Kamuoyunda ne devasa bir ilerleyiş... Daha da sevindirici olan ise, son yılların tarihinin kanıtladığı gibi, evrensel gerekliliğin gücü altında aklın ve özgürlüğün sürekli gelişim göstermesidir. Bu her olayı amacına doğru götüren, zamanın karşı konulmaz ilerleyişidir," ve devam eder, "Kadının içinde daha fazla bastırılamayacak olan, her durum ve şartta özgürlük isteyen şey, bilgiye duyduğu açlıktır. Bu özlem, bu zihinsel çaba, bilgiyi, salt bilmek istediği için aramak, kadında olduğu kadar hiçbir insanoğlunda bu denli güçlü baskı altına alınmamıştır. Çünkü erkekler tarafından özellikle biz kadınlar için icat edilmiş, imanla dua etmemiz, yasamız olması gereken hiçbir doktrin yoktur. Yaşam düsturumuz hâlâ eski geleneklerin otoritesidir. Buna biz izin veriyoruz... En yüce ve tek yasa koyucu olarak tanıdığımız akıl, bize özgür olmayı emrediyor!" Bayan Annekenin konuşması çok başarılı olur.

1853teki ilk ABD konferansı küfürler ve kaba tezahüratla kesilmişse de, şimdi çılgınca alkışlanır ve kadın haklarının öncüsü olarak kutlanır. Kendi eyaleti Wisconsini temsilen "National Woman Suffrage Associationa (Ulusal Kadın Seçmenlik Hakları Birliği) delege olarak katılır. Kadınların oy hakkını elde etmeye çalışan bir dernek bu. Fritz Annekeyi bunlar hiç ilgilendirmez.

"New Yorktaki toplantıdan sonra uğraşlarım hakkında tek kelime bile söylememiş olman üzüyor beni. Senin yargılarının benim için her şeyin üstünde olduğunu bilirsin..." diye yazar toplantıdan sonra kocasına. fakat kocası susmaya devam eder. Diğer göçmen Almanlar nezdinde de her zaman olduğu gibi inatçı direnişlerle karşılaşır. Susan Brownell Anthony 1872de yasak olmasına rağmen genel seçimlerde oy kullanma yürekliliğini gösterip bu yüzden para cezasına çarptırılınca, Almanca gazetelerden çıkan gerici seslere karşı derhal ve resmen onun yanında yer alır.

1904te "Kadınların Seçim Hakkı İçin Dünya Birliğinin kuruluşunda Susan B. Anthony, "Bayan Anneke kadınların seçim hakkı hareketinde ilk sırada yer almaktadır," diye açıklamada bulunur, Annekenin ölümünden yirmi yıl sonra.

1884 Kasımında Mihvaukeede ölen bu kadının on yıllarca uğruna savaştığı yasa, ancak ölümünden otuz beş yıl sonra yürürlüğe girer; Amerikan Anayasasına ilave edilen 19. madde şöyledir: "Birleşik Devletler vatandaşının seçme ve seçilme hakkı, cinsiyeti nedeniyle ne Birleşik Devletler ne de herhangi bir eyalet hükümeti tarafından reddedilebilir ya da kısıtlanabilir."

2. Abdülhamid

Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbulda doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendidir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.

Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid ibadetlerini aksatmazdı.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamidin kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır.

Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı.

İstanbulda Şişli Etfal Hastahanesini ve Darülacezeyi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbula getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdata ve Medineye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.

Çoban ve Karaoğlan

Çoban Sülü, Karaoğlana Karşı
1974, Ankara

12 Mart dönemi diye adlandırılan süreçten çıkış 14 Ekim 1973 seçimleriyle oldu. Solun üzerinde terör estiren ve toplumsal muhalefeti baskı altına alan bu dönemin sonunda yapılan seçimler Bülent Ecevitin liderliğindeki CHPnin zaferiyle sonuçlandı. 1950de başlayan çok partili sistemde CHP ilk defa bu kadar oy alarak ve seçimlerden birinci parti olarak çıkıyordu.

12 Mart döneminin baskı ve zulmü karşısında tüm toplumsal muhalefet güçleri, tüm sol hareket "demokratik bir söylem" tutturan Ecevitin CHPsini destekliyordu. Dağlara taşlara yazılan "Halkçı Ecevit", "Umudumuz Ecevit", "Karaoğlan" sloganlarının da gösterdiği gibi emekten, özgürlükten, demokrasiden yana güçler ülkede yeni bir dönemin ancak Ecevitin CHPsinin iktidara gelmesiyle açılabileceğini düşünüyordu.

Meydanları coşkuyla dolduran büyük kalabalıklara daha sonra adına "Ecevit mavisi" denilen mavi renkli gömleğiyle seslenen Bülent Ecevit de bu talepleri gerçekleştirmeye söz veriyor, kendisine yönelen umutları boşa çıkarmayacağını söylüyordu. Nitekim "Karaoğlan" 1973 seçimlerinden birince parti olarak çıkarken 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan ve köylü kökeni dolayısıyla "Çoban Sülü" lakabıyla anılan Süleyman Demirelin Adalet Partisi ancak ikinci parti olabiliyordu.

12 Mart döneminin son "partiler üstü hükümeti" olan Naim Talu hükümetinin yerine Ecevitin liderliğinde bir hükümet kurulacaktı. Ancak bu o kadar kolay olmadı. Büyük Millet Meclisinde ancak 180 milletvekili olan CHPnin koalisyon yapabileceği bir ortağa ihtiyacı vardı. Uzun görüşmeler ve uğraşlardan sonra bu ortak Necmettin Erbakanın liderliğini yaptığı Milli Selamet Partisi oldu.

Solcu bir partiyle İslamcı bir partinin bu ortak hükümetini çiçeği burnunda Başbakan Bülent Ecevit "tarihsel uzlaşma" olarak nitelendiriyordu. Türkiye Cumhuriyetinin 38. Hükümeti olan ve Ecevitin de ilk defa başbakanlık koltuğuna oturduğu 25 kişilik kabinede CHPnin 18, MSPnin ise 7 bakanı vardı. 12 Mart dönemi artık geride kalıyor ve ülkede bir bahar havası esiyordu.

Ancak işler hiç de umulduğu gibi gitmeyecekti.

12 Mart döneminin yaralarını sarmak üzere bir genel af çıkarılması ve cezaevlerine doldurulan binlerce ilerici, solcu tutuklu ve mahkumun dışarı salıverilmesi hükümetin programında yer alan ve halka söz verilen en önemli vaatlerden biriydi. O dönemdeki Türk Ceza Kanununun popüler anti-komünist maddeleri 141-142inci maddeler de dahil olmak üzere siyasi nedenlerle cezaevine atılan herkes affın kapsamı içinde yer alacaktı.

Bu görüşmeler sırasında Adana Cezaevinde yatmakta olan şair Can Yücel, kendisini ziyarete gelen ve "Hadi gene iyisiniz, yakında çıkacaksınız, CHP sizi affediyor" diyen bir dostuna sinirlenmiş, "Önemli olan bu değil, önemli olan halkın CHPyi affetmesidir, bunu anlamaya çalışın" diye yanıt vermişti.

Ancak genel af yasa tasarısı Mecliste görüşülürken 20 MSP milletvekilli 141-142inci maddelerin af kapsamı içine alınmasına muhalefetle birlikte karşı oy vermiş ve tam da korkulduğu gibi af gerçek amacı dışına çıkıvermişti. sadece adli tutuklu ve hükümlüler salıverilirken hemen bütün siyasiler içeride kalmıştı.

Hükümetin istifası, koalisyonun bozulması tartışmaları patlak vermiş ancak bunlar bir sonuca ulaşmadan Anayasa Mahkemesi imdada yetişerek çıkan yasanın "eşitlik ilkesi"ne aykırı olduğunu belirterek, affın kapsamasını genişletmiş ve tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler de yasadan yararlanır duruma gelmişlerdi. Böylece hem hükümet, hem de CHP paçayı kurtardı.

Mayıs ayında atlatılan bu krizin sonra bu hükümet ne kadar devam edebilir, Erbakana ne kadar katlanılabilir diye tartışırken bu defa Kıbrıs krizi patlak verdi.

Bir süredir Kıbrısta varolan karışıklıklar, Yunanistandaki cuntanın da desteğiyle 15 Temmuz 1974de Nikos Sampsonun Makariosa karşı düzenlediği bir darbeyle çok kritik bir noktaya sıçradı. Kıbrıslı Türklerin can güvenliği tehlikeye girmişti ve Türkiyeden yardım istiyorlardı. Kıbrısla ilgili anlaşmalarda İngiltere, Türkiye ve Yunanistan "garantör devlet" olarak tanımlanmıştı ve adada varolan statüko bozulduğunda müdahale etmeye hakları vardı.

Ecevit hükümeti Kıbrısa müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak bu konuda Yunanistanla işbirliği yapmanın olanağı yoktu, çünkü Sampsonun darbesinin arkasında Yunan cuntasının olduğu besbelliydi. İngiltereyi birlikte müdahaleye ikna etmek için yoğun bir çabaya giren Türk hükümeti bir sonuç alamayınca Kıbrısa tek başına müdahale etmeye karar verdi.

20 Temmuz sabahı TRT mikrofonlarına heyecanlı bir sesile konuşan Ecevit, Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrısa çıkartma yapmakta olduğunu dünyaya açıklıyor, "Barış Harekatı" adını verdiği bu askeri müdahalenin sadece Kıbrısa değil Yunanistana da barış ve demokrasi getireceğini ileri sürüyordu.

İki gün süren harekattan sonra Birleşmiş Milletlerin çağrısıyla 22 Temmuzda ateşkes yapıldı, ancak İsviçrede süren görüşmelerden bir sonuç alınamayınca 15 Ağustosta Türk birlikleri ileri harekata devam ederek adanın yaklaşık üçte birini kontrolleri altına aldı.

Geride kalan çeyrek yüzyıldan bu yana Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaşmadı ama adaya yapılan askeri müdahale ile birlikte Başbakan Ecevit de "Kıbrıs Fatihi" oluvermişti. Yarım yüzyıl sonra ilk defa savaşa giren Türk ordusunun bir zafer daha kazandığı havası ülkeye hızla yayılmış ve bunu sağlayan Ecevit de birden "kahraman" haline gelmişti.

Otobüslerin arkasını Ecevitin "miğferli posterleri" süslüyordu. Daha sonra uzun yıllar boyunca Türkiyenin başını çok ağrıtacak bu askeri harekat Ecevitin popülaritesini çok artırmış, Başbakan Yardımcısı Erbakan iyice gölgede kalmıştı.

Af yasası tartışmaları sırasında doruğa çıkan hükümet içindeki kriz ve Erbakanın dayanılmaz kaprisleri olarak sunulan bir takım koalisyon içi sorunlar karşısında kamuoyunun desteğine güvenen Ecevit, Kıbrıs fatihliğini oya tahvil edebileceğini düşündü. Hükümet istifa edecek ve hızla erken seçime gidilecekti.

Erken seçimden CHPnin tek başına iktidara geleceğinden hiç kuşkusu yoktu. Nitekim Ecevit, Kasımda hükümetin istifasını vererek ülkeyi bir erken seçime götüreceğini umduğu süreci başlattı. Ancak evdeki hesap hiç de çarşıya uymayacak ve "Kıbrıs Fatihi" tam bir fiyaskoyla karşı karşıya kalacaktı.

Gerçekten hemen bir seçime gidilse Kıbrıs rüzgarını arkasına alan Ecevit belki de tek başına iktidar olabilirdi, ancak Çoban Sülünün buna izin vermeye hiç niyeti yoktu.

Önce yine bir hükümet krizi çıktı. Kontenjan Senatörü Sadi Irmakın başkanlığında 12 Mart döneminin "partiler üstü" hükümet modelini yansıtan, bakanların tümünün TBMM dışından veya kontenjan senatörlerinden oluştuğu bir hükümet kuruldu. Ancak güven oyu alamadı. Alamadı ama bir başka hükümet de kurulamadığı için yaklaşık dört ay ülkeyi yönetmeye devam etti.

En sonunda 31 Mart 1975de AP lideri Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisini bir araya getirerek "Milliyetçi Cephe" adı verilen bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı. MHPnin de ilk defa iki bakanla yer aldığı bu hükümet yoğun çatışma ve çalkantılarla birlikte 5 Haziran 1977de yapılan seçimlere kadar, yaklaşık iki buçuk yıl devam edecekti.

Eline geçen iktidar fırsatını ancak 10 ay değerlendirebilen "Kıbrıs Fatihi" ise Midyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuş, Çoban Sülünün fendi Karaoğlanı yenmişti!

Afrika'nın Sömürgeleşmesi

Afrikanın sömürgeleşmesi gayet kısa bir sürede olmuştur. O kadar ki, 1870de Afrikanın ancak onda biri sömürge iken, 1890 da sömürge olmamış kısım ancak onda bir miktarında idi. Afrikanın insanlığın bilgisine açılması devre devre olmuştur ve burada da üç devreyi tesbit etmek mümkündür. Bunlardan ilk devreyi teşkil eden ilk çağlarda, Kuzey Afrikada Mısır ve Kartaca medeniyetlerine rastlamaktayız. Daha sonra bunların yerini Roma İmparatarluğunun dağılmasından sonra ve Osmanlı İmparatorluğunun ortaya çıkışı ile, Kuzey Afrika Osmanlı İmparatorluğunun kontroluna girmiştir. 8inci, 9uncu ve 10uncu yüzyıllarda ise Arap Yarımadasının Doğu Afrika ile temasa geçtiğini görüyoruz.

Somali, Kenya ve Kızıldeniz kıyıları 10. yüzyıldan itibaren Arapların sömürgesi olmuştur. Doğu Afrikanın Arapların sömürgesi olması, bu bölgelerde Arap dil ve kültürünün ve aynı zamanda Müslümanlığın yayılması neticesini vermiştir. Arap dil ve kültürünün bu bölgelerdeki tesiri günümüze kadar devam etmiş ve bugün dahi buralarda mahalli dillerle Arapçanın karışmasından meydana gelen ve "Sahil Dili" manasına gelen Swahili dili konuşulmaktadır.

Orta Doğunun Arap kuşağının Osmanlı İmparatorluğunun kontroluna girmesinden sonra, Doğu Afrikadaki Arap kontrolü de zayıflamıştır. fakat tam bu sıralarda, Avrupalılar Afrika ile alakadar olmaya başlamışlardır. 15inci yüzyıldan itibaren Portakizliler Angola ve Mozambik kıyılarını ele geçirirken, Hollandalılar da Güney Afrika kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Fransızlar ise Afrikaya, 16ıncı yüzyıldan itibaren ve Batı Afrika kıyılarında Senegalden itibaren Afrikaya girmeye çalışmışlardır. İngilizler ise, genellikle Gine Körfezi kıyılarına yerleşmişlerdir.

Denizcilikte ilerlemiş olan Avrupa ülkeleri Afrikanın kıyılarına yerleşmekle beraber, iklim ve tabiat şartlarının güçlüğü dolayııyla, kıtanın içerlerine girmeye cesaret edememişlerdir. Bu sebeple, 19uncu yüzyılın ortalarına galinceye kadar, Afrikanın iç kısımları ve buralardaki hayat, insanların bilgisine kapalı kalmıştır.

Afrikanın insanlığın bilgisine açılmasında Nil nehri büyük rol oynamıştır. çok eski çağlardan beri Nil Nehri ve bilhassa Nilin kaynağı insanların merakını çekmekte idi. 19uncu yüzyılda Nilin kaynağını araştırma teşebbüsünde bulunan, İngiliz John Speaktır. 1850de Samuel Bakerde bu nehrin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, lakin başarılı olamamıştır. Nilin kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa açan David Livingstonedur.

Livingstone, 1842 yılından 1873 yılına kadar Afrikanın içerlerinde yaptığı gezilerde Nilin kaynağını bulmuş ve Afrikanın bilinmeyen kısımlarını insanlığın bilgisine açmıştır. Bu gezileri sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur.

Levingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun gezilerini devam ettirerek, 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongonun iç kısımlarını gezmiştir. Afrikanın, bir bakıma "keşfedilmesi", Avrupa devletlerinin kıyılardan içerlere hücumuna sebep olmuştur. Bu, sömürgeleşmenin hızlanmasıdır.

Kıyıda bir yeri ele geçiren, içerlere kadar olan geniş toprakların kendisinin olduğunu ilan ediyordu. Bu ise, anlaşmazlıkları arttırdı. Bu sebeple Avrupa devletleri, 1885 yılında Berlinde toplanıp "Berlin Senedi" adı ile bir belge imzaladılar. Bu senet, sümürgecilikte "fiili işgal" prensibini kabul ediyordu. Yani, Afrikada bir toprağı fiilen işgal etmedikçe, orasına sahip olunamıyacaktı. "Fiili İşgal" prensibi Afrikaya hücumu daha da hızlandırdı. Her devlet, diğerlerinden önce harekete geçip, daha geniş toprakları işgale çalıştı. Avrupa politikasına ağırlık veren Bismarck bile bu sömürgeciliğe koşuştan geri kalmadı.

Doğu Afrikada Tanganyika (bugünkü Tanzania) 1884de Almanya tarafından işgal edilmişti. Bunun arkasından Almanya Güney-Batı Alman Afrikasını (bugünkü Namibia) ve Gine Körfezinde Togo ve Kamerunu ele geçirdi.

İngilterenin Sömürgecilik Faaliyetleri

Afrikanın sömürgeleşmesinde aslan payını İngiltere almıştır. İngiltere, Avrupada Napolyon Savaşlarını sona erdiren ve Avrupa haritasına yeni bir şekil veren 1815 Viyana Kongresi kararları ile Hollandanın elinden Güney Afrikadaki Cape sömürgesini almıştır. Bundan sonra, 1840larda, Güney Afrikadan daha yukarılara çıkıp, bugün Güney Afrika Cumhuriyetinin sınırları içinde bulunan Oranj ve Transvaal topraklarını da Cape sömürgesine (Cape Colony) kattı. Daha yukarda da belirttiğimiz gibi, İngiltere 1882 de Mısırı işgal etmekle Afrikanın kuzey ucuna da yerleşmiş olmaktaydı.

1885 Berlin Konferansından sonra ise; Nil Nehrinin bütünlüğünü korumak için, Mısırdan güneye inip Sudanı da ele geçirmek istedi. fakat buradaki Müslüman halkın silahlı mukavemeti ile karşılaşıp iki kere de yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Sudan meselesine bir süre ara verip, tekrar güneye döndü.

1885-1895 arasında, Transvaaldan kuzeye çıkıp Rodezya (bugünkü Zimbabwe) ile Nyasalandı (bugünkü Malawi) aldı ve buradan da daha yukarılara çıkarak Kenya ve Ugandaya girdi. Şimdi arada tek boşluk olarak Sudan kalmıştı. Onun için 1895-96 da yaptığı silahlı mücadele ile 1896 da Sudanı da işgal etti. Sudanın işgali ile İngiltere, Afrikanın kuzeyinde İskenderiyeden güneyinde Cape Towna kadar geniş bir şerit halinde uzayan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş olmaktaydı.

Fransanın Sömürgecilik Faaliyetleri

Fransanın Afrikadaki sömürgecilik faaliyeti, İngiltereninkinin aksi istikamette olmuştur. örneğin İngiltere, Afrikada kuzey-güney istikametinde hareket ederken, Fransa Afrikaya batı-doğu istikametinde girmek istemiş ve bunun için de Senegalden hareket etmiştir.

Fransanın 1880lerde Senegalden hareketle batıya doğru ilerlemesi İngiltereyi endişelendirmiştir. Zira bu sırada Gine Körfezine de İngiltere hakimdir ve Fransanın Niger Nehri istikametinde ilerlemesi dolayısıyla İngiltere, Fransanın Niger Nehrini takiben güneye Gine Körfezine sarkmasından korkmuştur. fakat Fransanın İngiltere ile yapmış olduğu bir anlaşma ile, Niger Nehrinden güneye inmemeyi vaad etmesi, bir çatışmayı önlemiş ve İngiltereyi rahatlatmıştır.

Fransanın güneye inmesinin İngiltere tarafından engellenmesi, bu devleti doğu istikametinde ilerlemeye adeta mecbur bırakmış olmaktaydı. Bu sebepten ilerlemesine devam ederek bugünkü Mali, Niger, Chad ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti topraklarını ele geçirip Sudana girdi ve Nilin iki büyük kolundan olan Beyaz Nil kıyılarına dayandı. Tam bu sıradadır ki İngiltere de kuzeyden ve güneyden Sudanı işgale başlamıştır.

Her iki devletin kuvvetleri Beyaz Nil üzerinde Kodokda (Fachoda) karşı karşıya geldiler. Nerdeyse aralarında bir savaş çıkacaktı. Çünkü İngiltere Fransanın Sudandan çıkmasında ısrar etti. Fransa, İngiltere ile bir savaşı göze alamadığı için, 1898 yılında Sudandan çekildi ve İngiltere de Nilin bütünlüğünü kendi eline geçirmeye muvaffak oldu. İngiltere ile Fransa Madagaskar üzerinde de çatıştılar. fakat Sudan, İngiltere için daha mühim olduğundan, Madagaskarı Fransaya bıraktı ve oradan çekildi.

Pessinus (Ballıhisar)

Pessinus ören yeri, Ankara-Eskişehir karayolu üzerinde Sivrihisar yakınlarındaki Ballıhisarda bulunmaktadır. Pessinus, tanrıların anası Kibele olarak anılan tanrıçanın popüler kutsal yerleşmesiyle birlikte ?Rahipler Devleti? şeklindeki antik bir Frig yerleşmesiydi. Ana Tanrıçanın şekilsiz taştan yapılmış kült heykelinin (Baitylas) gökten indiğine inanılıyordu.

Kent, Bergamalıların egemenliği altında kalmıştı, fakat Galatların saldırısına rağmen buradaki rahipler sınırlı bir özgürlüğe sahip olabilmişlerdi. Kenti beş Frigyalı ve beş de Galat rahiple birlikte bir baş rahip yönetmişti. MÖ. 204 yılında Roma senatosunun Pessinusa elçiler gönderip Kibelenin kült heykelini Romaya getirtmesi ve orada inşa ettirilen bir tapınağa bu heykelin yerleştirilmesiyle kent çok büyük bir üne kavuştu. MÖ. 25 yılında Augustus, Galatia eyaletini kurunca, Pessinus Romalıların yönetimine geçmiştir.

Aydınoğulları

XIV. yy.da Aydın ve İzmir yöresinde egemenlik kuran beylik. Germiyanoğullarından Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından Menderes yöresinde kuruldu (1330). Oğlu Umur Bey zamanında beylik en canlı dönemini yaşadı. Yunanistan, Mora ve Ege adalarına seferler yapıldı, ganimetler elde edildi. fakat papa tarafından gönderilen Haçlı ordusunun İzmiri alması (1344) ve Umur Beyin öldürülmesiyle gerileme dönemi başladı. Kardeşi Ayasuluk emîri Hızır Bey Haçlılarla anlaşmak zorunda kaldı, 1390da da beylik tamamen Osmanlı egemenliğine girdi.

Antoinizm

Tanrıya ermişliği ülkü edinen bir dindir. Kurucusu Belçikalı bir maden işçisi olan Louis Antoinedır. Antoine, kendinde hastaları iyi etme yeteneği olduğunu ileri süren, ispirtizma meraklısı bir kimseydi. Çevresine birçok çömez toplamayı başardı. Bunlar, kiliseler kurdular, bu kiliselerin papazları için özel üniformalar yaptırdılar. Belçikada, Fransanın kuzeyinde, Pariste, Almanyada, Polonyada bu dine inanmış kimselere rastlanır.

Louis Antoine 1905- 1910 yılları arasında kurduğu dinin ilkelerini kaleme almıştır. Buna göre, Antoinizm insanın tanrılaşmasına, madde ile maddeden doğan hastalığın yokluğuna dayanır. Akıl yavaş yavaş kaybolup yerini bilince bırakmalıdır. İnsanın Tanrıya karşı bağımsız olmasını gerektiren ahlâk, başkalarını, bu arada düşmanlarımızı da sevmemizi öğütler. Antoinizme göre, insan ölünce ruhu bedeninden ayrılıp yeni bir bedenle ortaya çıkar. Bu din, hastaların iyileştirilmesini sağlamak bakımından, takdis törenlerine, duaya büyük önem verir.

Eski Liderlere Yasak

Eski Liderlere Siyaset Yasağı
12 Eylül 1980 sonrası

12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan "Milli Güvenlik Konseyi" ordunun en üst komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu. Ordunun "emir-komuta zinciri içinde ve emirle gerçekleştirdiği" açıklanan ve adına "Bayrak Harekatı" denilen bu darbeyle Demirelin 1980 yılı başında kurduğu azınlık hükümeti devrilmiş ve ordu 27 Mayıs 1960tan sonra ikinci defa iktidarı doğrudan ele almıştı.

12 Mart 1971deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komuta kademesinin istediklerini aynen gerçekleştirerek ve "partiler üstü bir hükümet" kurulmasını sağlayarak geriye çekilmişti. Bir iktidar odağı olmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığı hissedilen parlamento böylece "demokrasi"yi korumuş oluyordu.

Ama bu defa generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar ve memleketi daha köklü bir şekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekim cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evrenin radyo ve televizyonlardan okuduğu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin lağvedildiği duyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu. Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin de çalışmaları durdurulmuştu.

İktidara el koyduğu gün cuntanın aldığı bir diğer önlem de parlamentodaki siyasi partilerin liderlerini "gözetim altına" almak oldu; Başbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Çanakkalede Hamzaköyde "ordunun misafiri" olurken, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakanla Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de İzmirde Uzunadaya gönderildiler.

Daha sonra Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankarada cezaevine konulacaktı. Demirelle Ecevite ise bir süre sonra Ankaraya evlerine dönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına ilişkin sıkı uyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı.

Tutuklananlar bir yana "dışarıda" kalan Demirel ve Ecevitin de cuntaya göre pek rahat durduğu yoktu. Ecevitin daha çok uluslararası ilişkileri baş ağrıtırken, "Tapulu arazimin üzerine gecekondu kurdurmam" diyen Demirelin de ülkenin her tarafındaki siyasi kadrolarıyla ilişkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelince bir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu.

Sırtında Genelkurmay Başkanı üniformasıyla ve cuntanın diğer üyeleriyle şehir şehir dolaşarak meydan nutukları atan Kenan Evrenin konuşmaları tam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyaya bakışını yansıtan basit ve kestirme değerlendirmeler ve mesajlar içeriyordu. İdam cezalarının infaz edilmesi eleştirileri karşısında "Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?" diyen Evren, Kurandan ayetler okuyarak halkı eğitmeye çalışıyor, şeriata karşı uyanık olmaya çağırıyordu.

Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasıl çalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmaya kalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarının öldürülmesini kararlaştırmışlardı. Cuntanın hukuktan anladığı ancak bu kadardı!

Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasi liderlere yöneltiyordu. Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyi meşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu. Halkın gözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadar aklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu.

Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genel başkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlı insanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her hafta sonu bir şehri ziyaret ediyordu. Bir süre sonra bu kadar mahkum ettikleri liderlerin henüz rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasi faaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı.

1981 yılı başlarında Konyada yaptığı konuşmada "Kirlettikleri tencereyi tekrar kendilerine teslim edeceğimizi düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar" diye tehdit eden Evren ve arkadaşları aynı yılın sonunda faaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynı adla bir daha parti kurulamayacağına ilişkin de bir yasa çıkardılar.

Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kişiden oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleri her türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak "kanun devleti" olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!

Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici bir madde, 15. maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasaların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasa maddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlem almayı ihmal etmeyeceklerdi.

Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçe yöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler. Böylece hiçbir yargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlerce kişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi.

O zamana dek siyasal yaşamın öne çıkardığı, her partinin kendi tarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler bir anda en doğal haklarından yoksun kaldılar. Cunta sözcüleri bu siyasi kadroların 12 Eylül öncesinde "ülkeyi uçurumun eşiğine getirdiğini" iddia ediyor ve "demokrasiye geçince memleket tekrar bu adamlara teslim edilemez" diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesi gerektiğini söylüyorlardı.

Siyasette "mıntıka temizliği" yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanın kendine özgü kurallarından, işleyiş koşullarından ve özerk yapısından habersiz ve bilgisiz bir şekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadan sonra "kendi alanlarında başarılı olmuş" kişilerin siyasete girmesi nasıl beklenebilirdi? ama siyaseti de bir "devlet hizmeti", aslında "askerlik" gibi bir tür "vatani görev" olarak gören kafanın soruna böyle yaklaşmasında şaşılacak bir yan da yoktu!

Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendi seçmen kitlesi açısından "karizmatik" özellikleri olan liderlerin tasfiye edilmesiydi. "Lider sultası" o yıllarda da üzerinde en fazla durulan konulardan biriydi. "Başarısız" veya "kötü" olduğuna kanaat getirilen liderler partilerin iç ilişkileri ve demokrasisi çerçevesinde tasfiye edilemediğine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursa memleketin demokratik yaşamına ciddi bir katkıda bulunulacağına inanılıyordu.

Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aşmayan kavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu. Tüm bu önlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiyenin önüne yeni ufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduğu Özal dönemiyle birlikte görülecekti.

Böylece 12 Eylül öncesinin "karizmatik" liderlerinin hepsi yasaklı hale geldiler. Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı. "Siyasetin emekliliği olmaz" kuralı bu defa de işledi ve her biri kendilerine en sadık isimlerden "emanetçiler" bularak 1983 sonrasında kendi partilerini kurdurdular.

Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda "ikinci sınıf kadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem de taşradaki parti teşkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyinde önemli ölçüde her şey eskisi gibi olmaya devam etti.

Sadece Turgut Özalın ANAPı eski hiçbir partinin devamı olmadığını söyler ama aslında seçtiği isimde bile Adalet Partisini (APyi) çağrıştırırken, diğerlerinin tümü 12 Eylülün kapattığı partilerin devamı niteliğindeydiler; DYP APnin, SHP CHPnin, RP MSPnin, MÇP ise MHPnin devamıydı.

Bu tuhaf tablo 12 Eylülün "yargısız infazı" olan siyaset yasağının da giderek tartışılmasına yol açıyordu. Nitekim tartışmalar ve kamu vicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAPın karşı çıkmasına rağmen Kasım 1987de siyasi yasaklıların haklarının tanınması için Anayasada değişiklik yapıldı ve referanduma gidildi.

Özalın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması, cuntanın yaptığı infazın toplumsal meşruiyet kazanmasıydı. Ancak kıl payı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesinden yanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı.

Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başına döndüler. Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylülün başbakanlıktan indirdiği Süleyman Demirel önce başbakan oldu, hızını alamayıp cumhurbaşkanlığına da çıktı.

Bülent Ecevit iki defa başbakan olurken, 12 Eylülden önce bir gün başbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bile başbakan olmayı başardı. Ömrü yetse belki Türkeş de bu makama oturmayı becerecekti ama onun sonra MHPnin başına geçen Devlet Bahçeli bu göreve hazırlanıyor.

12 Eylülün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi "bit pazarına nur yağdı" sözünü doğrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar bir anlamda başarısız sayılırlar.

Ama belki de başka bir açıdan da başarılı oldukları söylenebilir; çünkü başbakan veya cumhurbaşkanı olan bu şahsiyetlerin izledikleri politikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklar taşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaştıklarına ve önemlice her konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyen uyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylülün generalleri kalkıp, "Biz size başbakan, cumhurbaşkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyaset yapamazsınız dedik" diye konuşsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?

Banker Skandalı ve Özal

Banker Skandalı ve Özalın Önlenemeyen Yükselişi
Temmuz 1982

Yarım yüzyılda 17 defa IMF ile stand-by veya çerçeve anlaşması imzalayarak ekonomisinin içine sürüklendiği krize çare arayan, istikrar önlemleri uygulayan Türkiye 1970li yılların sonlarında yine bir ekonomik kriz içine girmiş ve kurtuluşu Turgut Özalda bulmuştu.

1980 yılı başında bir azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel, Özalı da tam yetkiyle ekonomi yönetiminin başına getirmiş ve o da daha sonra "24 Ocak kararlan" diye anılacak bir istikrar paketini uygulamaya koymuştu. Her zaman olduğu gibi "kemer sıkma" politikasına dayanan Özalın programı Türkiyeyi "serbest piyasa düzeni"ne ulaştırma iddiasını taşıyordu.

Başka toplumsal ve siyasal etkenlerin yanı sıra aynı zamanda böylesi bir ekonomik istikrar programının da siyasi bir gereği olarak 12 Eylül 1980de bir askeri darbe oldu ama Özal görevinden alınmadı. Tam tersine Demirel hükümetinin bir bürokratı iken cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak daha da güçlü bir şekilde misyonuna devam edecekti. Kaya Erdem ise Maliye Bakam olarak Özalın en önde gelen yardımcısıydı.

Bu ikilinin serbest piyasa düzenine geçişin bir gereği olarak yaptıkları işlerden biri ise faizlerin serbest bırakılması olacaktı. Türkiyede sermaye birikimi yetersiz olduğu için mali sistem de her zamanki gibi zayıf ve birçok sorunla yüz yüzeydi. Daha hızlı ve vahşi bir sermaye birikiminin sağlanması için serbest bırakılan faizler ve devreye sokulan yeni bazı ekonomik politikalar sonucunda Türkiyedeki banker sayısında bir patlama meydana gelecek ve bankalar büyük ölçüde bu bankerler aracılığıyla halktan para toplar hale gelecekti.

O dönemde Türkiyedeki 38 bankanın 31i bu bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlıyor ve böylece mali sisteme yeni kaynak bulunmuş oluyordu.

Ancak denetimsiz ve bilinen alaturka ölçülerin de iyice ötesine giden bu "piyasa bankerleri" olayında ipin ucu fena halde kaçacaktı. Her türlü üç kağıtçı, iflas eden tüccarlar, emekli memurlar, emlakçılar, kaportacılar, kasaplar, ev kadınları veya köşe başındaki bakkal, 18 yaşından 70 yaşına kadar, her yaştan, her baştan ve her cinsten Türk vatandaşı birkaç ay içinde "banker" olup çıktı!

1981 yılında sayılarının bini aştığı tahmin edilen bankerleri bir ölçüde denetim altına almak için bir yasa çıkarılarak 15 Ekime kadar tekrar başvuru yapmaları istenecek ancak yasal süre dolduğunda başvuranların sayısı 278de kalacaktı. ama başvurmayanlar da faaliyetlerine pekala devam ediyor, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek halktan para toplamalarına kimse bir şey diyemiyordu.

Yıllık enflasyon yüzde 30larda iken aylık yüzde 10-12 ile para toplayan bu bankerlere güvenilemeyeceğini, hemen hepsinin yakında batmak zorunda kalacağını herkes biliyor, konuşuyor ama bir yandan da evini, arabasını satıp bankerlere yatırarak, bir süre için de olsa bu "saadet zinciri"nden pay kapmak için can atıyordu.

3 milyon liraya lüks bir dairenin satın alınabildiği o günkü rakamlarla bu bankerlerde toplanan para 150 milyar lirayı geçiyordu. Yine o günlerdeki döviz kuru dijkate alındığında bir buçuk milyar dolara yakın bir para toplanmıştı ki, 1981 Türkiyesinin ölçüleri çerçevesinde bu oldukça büyük bir miktardı.

Durumun nasıl bir felakete doğru gittiğini görenler müdahale etmeye çalışacaklar, bankerlerin sıkı bir denetim altına alınmasını ve faiz oranlarında da bazı düzenlemeler yapılmasını isteyeceklerdi. ama Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisi bu tür müdahalelere şiddetle karşı çıkacaklar, bunun "serbest piyasa" mantığına uygun olmadığını söyleyeceklerdi.

1981de Özalı Türkiyede "Yılın Adamı" seçen popüler Euromoney dergisi "Türk Mucizesi"nden söz ediyordu. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal 5 Nisan 1982de İstanbulda yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti: "1981 yılında alınan ekonomik sonuçlar uygulanmakta olan politikaların doğruluğunu göstermiştir.

Enflasyon yüzde 30a çekilmiş, yüzde 4,4 büyüme hızına ulaşılmış, sanayi ürünleri ihracatında yüzde 120 oranında artış sağlanmıştır." Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar aynı günlerde yaptığı bir açıklamada "Avrupa bizi kıskanır duruma geldi" diyecek kadar kendinden geçmişti.

Bu çılgınlık, bu acayip saadet zinciri tabii ki bir gün gelecek kırılacaktı ve o günün gelmesi çok gecikmedi. 1981 sonbaharında bankerler birer-ikişer batmaya başladığında Eylül ayında Maliye Bakanı Kaya Erdem bir gazeteye verdiği demeçte ağzından baklayı çıkarıverdi; "Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır" deyiverdi. Kumarda kazanmak kadar kaybetmek de vardı ve sağlam yatırım yapmayan vatandaş kaybedecekti.

Maliye Bakanının bu sözleri birkaç hafta içinde yüzlerce bankerin batmasını, topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmasını getirecekti. Bu bankerlere, örneğin tefecilere bağlı olarak iş yapan firmalar da batıyor ve banka sistemi içinde iş görmeye çalışan büyük sanayi kuruluşları da sallanıyordu. ama Özal "Batan batar, kalan sağlar bizimdir" derken hiç umursamıyordu. Serbest piyasa böyle bir şeydi, yanlış yapan ve aşırı risk yüklenen sonuçlarına katlanırdı.

Bu sıralarda gazetelere yansıyan ilginç bir olay bankerlere umut bağlayanların kimlere kadar uzandığını gözler önüne seriyordu. O sıralarda 12 Eylül cuntası kendi seçtiği isimlerden bir Danışma Meclisi de kurmuştu ve eski başbakanlardan Prof. Sadi Irmak da bu Meclisin başkanlığına seçilmişti. 27 Kasımda resmi plakalı aracıyla Ankarada bir banker kuruluşunu ziyaret eden Meclis Başkanı 28 Kasım 1981 günkü gazetelere şöyle haber olacaktı:

"Dün Ankaradaki nezaket ziyaretlerini sürdüren Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak son ziyaretini bir bankerlik kuruluşuna yaptı. Burada gazetecilerle görüşen Irmak, Tara yatırmadım, çekmedim de. Eski bir dostumdur, ziyaretine geldim dedi. 001 plakalı arabasını Kızılayın göbeğinde kaldırıma çektiren Irmak, ceketinin sağ cebinden dışarıya taşan ve mevduat sertifikasına benzeyen iki adet kağıdın göründüğünü fark edince de hemen pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Irmakın ayrılışından sonra bankerlik kuruluşunun müdürü de bilgi vermekten kaçındı ve sorular karşısında Hesabı vardır da diyemem, yoktur da diyemem. Biliyorsunuz bu konu gizlidir dedi."

Ancak hızla batmakta ve ortadan kaybolmakta olan küçük ve orta büyüklükteki bankerlerden kurtulunmakla kalınmayacak, sıra büyüklere ve en büyüğe gelecekti. "Banker Kastelli" adıyla tanınan Cevher Özden gerçekten de piyasanın en büyüğü idi ve 150 milyar lirayı aşan paranın yaklaşık 100 milyarını toplamıştı.

Ancak bir yandan da piyasanın artık tahammül edilemez duruma gelen risklerini ve potansiyel hasarı denetim altına almak için getirilmek zorunda kalınan kimi önlemler, bankaların mevduat sertifikası satışına getiren sınırlamalar ve daha sonra yasaklamalar Banker Kastellinin de sonunu getirecekti.

1982 yazına doğru artık sadece Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubuna bağlı Hisarbankın ve Özer Çillerin başında bulunduğu İstanbul Bankasının sertifikalarını satmaktan başka bir yolu kalmayan Kastelliye son darbe 18 Haziran 1982de indirildi. Bu tarihte İstanbulda yapılan toplantıda o sırada Türkiyede faaliyet gösteren 40 bankanın hepsinin imzaladığı bir kararla artık "Bankalar bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası satmayacaklar ve pazarlamayacaklar"dı.

Halktaki güvensizlik had safhada olduğu için bankaların bu kararı gazetelerde yarım sayfayı bulan büyük ilanlarla duyuruluyordu, ama aynı gazete sayfalarının diğer yarısında Banker Kastellinin ilanları da çıkmaya devam ediyordu.

Son zamanlarında Türkiyenin en popüler artist ve aktörlerine reklam filmleri çektiren Kastelli, "Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doğar" diyordu. Kastelli gerçekten de tecrübeliydi ve gazetelerde bu ilanlar çıkarken, 19 Haziran Cumartesi günü soluğu İsviçrede alacaktı.

Uçak bileti gidiş-dönüştü ve dönüş tarihi olarak da 22 Haziran Salı günü görünüyordu. ama Banker Kastelli o tarihte dönmeyecek, çok daha sonra Türkiyeye döndüğünde hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek yeni ikamet adresi Bayrampaşa Cezaevi olacaktı. Kastellinin çöküşüyle mali sistemin ağır bir darbe yiyeceğini bilen Özal ve Erdem, Ziraat Bankası ve Pamukbank aracılığıyla Kastelliye büyük miktarda kredi sağlamaya çalışmış ancak başaramamıştı.

Kastellinin sonra Hisarbank ve İstanbul Bankası da batacaktı. Böylece Türkiye ilk defa o tarihlerde tanık olduğu banka batışlarına daha sonraki yıllarda bir çok defa tanık olacak ve hatta alışacaktı, ama her şeyin ilki en etkili örnek olmaya da devam ediyordu. On binlerce insanı perişan eden, intiharlara yol açan tam bir facia ortaya çıkacaktı.

Ama Kastellinin peşinden sürükledikleri bu kadarla kalmayacaktı. Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal engelleyecekti. "Şimdi istifa edersek olayın sorumluluğu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin" diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay sonra, 13 Temmuz 1982de ikisi de istifa edecekti.

Özal ve Erdem Temmuz 1982de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir şekilde tekrar geldiler. Kasım 1983de yapılan seçimlerin sonra Özal Başbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı olarak geri dönecekti. Bu çapta bir skandalin sorumluluğu bile Özalın yükselişini önleyememişti.

Vatandaş bu ikiliye güvenerek bir buçuk milyar dolarlık bir kumar oynamış ve kaybetmişti ama vatandaş kumarı seviyordu!

Turgut Sunalp Olayı

Turgut Sunalpin MDPsi Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara

1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evrenin de devlet başkanlığına seçilmesinin sonra 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evrenin cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı.

Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu. ama ne olursa olsun, 12 Eylülün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu. Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.

Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evrenin cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.

Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylülün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı. Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterli uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler.

Zaten 12 Eylülden beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu. Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu.

12 Eylülcüler rahatlamıştı. ama tekrar dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngilteredeki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.

Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.

12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!

Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı.

12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı.

İktidar partisi MDPnin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönünün başbakanlık müsteşarı Necdet Calpin kurduğu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.

Bu arada İsmet İnönünün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirelin emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisinin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.

Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özalın ANAPı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.

Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAPın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!

6 Kasım 1983de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı. O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu.

Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylülü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.

Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"

Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHPyi kast ederek "dört trend i birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı.

Sunalp de, Calp de Özalın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özala karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalpin sesi soluğu duyulmaz olmuştu.

Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalpden yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özala yüklendi ve Sunalpe oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. Daha sonraları "Sunalp Paşayı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!

Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calpin HPsi yüzde 30 oyla ikinci, Sunalpin MDPsi ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.

1985de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı...

Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özalın ANAPı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye güzel bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalpin MDPsi kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylülün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!

Beterin beteri var!

Körfez Savaşı ve Özal

Körfez Savaşı ve Özalın Vizyonu
Ocak-Şubat 1991, Irak

Kasım 1989da TBMMde sadece partisi ANAPın oylarıyla cumhurbaşkanlığına seçilerek 12 Eylülün lideri Kenan Evrenin yerine Çankaya Köşküne çıkan Turgut Özal gerçekten de alışılmadık davranışları olan farklı bir siyasal kişilikti.

Farklılığı yazın üzerinde tişört, altında şortla askeri birlik denetlemesinden, karısı Semra Özalla elele arabesk şarkılar söylemesinden veya Red Kit okumasından kaynaklanmıyordu.

Soğuk Savaş bitip de "küreselleşme" veya "yeni dünya düzeni" adı verilen yeni uluslararası koşullarda ABDnin kesin egemenliğini kabullenerek Türkiyeyi gerçekten de ABDnin bir eyaleti gibi yönetmeye kalkışmasından ve "serbest piyasa ekonomisini yerleştiriyorum" diyerek ortalığı kırıp geçirmesinden kaynaklanan bir farklılığı, kendine özgü bir siyaset anlayışı vardı. Dünyaya Ankaradan çok Washingtondan baktığı söylenebilirdi. Onun bu yaklaşımı kimilerince "vizyon sahibi adam" diye övülse de seveninden çok sevmeyeni olduğu da muhakkaktı.

Türkiyenin 8. Cumhurbaşkanı Irakın Kuveyti işgal etmesiyle patlak veren Körfez krizini heyecanla karşıladı. Nihayet sahip olduğu "vizyon"u kanıtlayabileceği ve kendisini uluslararası arenada sergileyebileceği bir fırsat ayağına gelmişti. Karar verdiğinde gözü kara bir şekilde giderdi ve yine öyle yaptı. Derhal krizi yöneten uluslararası politik kişiliklerden biri havasına girerken Türkiyeye söz verdi: "Bir koyup, üç alacağız. Bu işten çok karlı çıkacağız. 21. asır Türk Asrı olacak."

İranla sekiz yıl süren bir savaştan daha yeni çıkan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak l Ağustos 1990da güney komşusu Kuveyti işgal ve ilhak ederek bu ülkeyi "18. Vilayeti" ilan etmişti. Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıl egemenliğinde kalmış bu bölgede Birinci Dünya Savaşından sonra devletler kurulurken İngilterenin oynadığı rol ve bu coğrafyada nasıl cetvel kullanarak sınırlar çizildiği biliniyordu. Dolayısıyla bu bölgedeki devletler ve rejimler üzerine çok şey söylenebilirdi, ama yine de sonuçta Irak gibi bir ülkeye sınırlarla böyle oynamasına ve kendi istediği gibi düzenlemesine izin vermezlerdi.

Nitekim "dünyanın patronu" ABD derhal tepki gösterecek ve Irakın çekilmesini isteyecekti. Daha önceki gelişmelerle ABDden bu konuda "yeşil ışık" yandığını düşünen Irak hiç oralı olmayınca savaş hazırlıklarına başlayan ABD bir yandan da Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. BM Güvenlik Konseyi aldığı 660 sayılı kararla Iraka çekilmek için 15 Ocak 1991e kadar süre tanıdı.

Aynı anda aldığı 661 sayılı kararla ise Iraka askeri, ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasını istedi. Daha sonra Özal bu ambargo kararını kendi eseri olarak sunacak, "Ambargoyu önce biz başlattık, biz olmasak ambargo uygulanamazdı" diye övünecekti ama Türkiye ekonomik olarak en büyük zarara tam da bu ambargo sayesinde uğrayacaktı.

Irakın verilen süre içinde Kuveytten çekilmeye niyeti yokken ve dünya adım adım savaşa doğru giderken Türkiyenin "vizyon sahibi" Cumhurbaşkanı da Ankarada bütün ipleri eline almış, Türkiyeyi kafasına göre yönetiyor ve çıkacak savaşa katılmanın koşullarını oluşturuyordu. Çankayaya çıkarken ANAPı ve hükümeti emanet ettiği Başbakan Yıldırım Akbulutu zaten pek kimsenin ciddiye aldığı söylenemezdi.

Hakkında üretilen fıkralar nedeniyle "milletin yüzünü güldüren tek başbakan" diye dalga geçilen Akbulut, Özalın emrindeydi. Ancak hükümetin bazı bakanlarından ve özellikle ordudan Özalın savaşa girme, ABD Iraka güneyden saldırınca kuzeyden de ikinci bir cephe açma politikalarına karşı ciddi bir direniş vardı.

Özal, bölgeyi Türkiyenin hegemonya alanı olarak görüyor, ABD liderliğindeki güçlerin Irakı kesin olarak yenilgiye uğratacağına ve Saddamın Irakın başından uzaklaşacağına inanıyordu. Savaş sonrasında bölge tekrar düzenlenirken "galip devletler arasında masaya oturmak"tan söz ediyordu.

Musul ve Kerkük konusundaki tarihi iddiaların tekrar canlandırıldığı ve bölgedeki petrole el koyma iştahının kabardığı bu günlerde Irak Kürtlerinin de "hamisi" rolüne soyunan Özalın "emperyal bir vizyona" sahip olduğu açıktı. "Bir koyup, üç alacağız" derken dile getirdiği buydu.

Krize ilişkin politikalardaki bu farklılık ve Özalın tarzı Ekim ayında Dışişleri Bakanı Ali Bozer ile Milli Savunma Bakanı Safa Girayın istifasını getirdi. Bunların yerine Dışişlerine yine Özalın has adamlarından Ahmet Kurtcebe Alptemoçin, Milli Savunmaya da dayı oğlu Hüsnü Doğan getirildi. Bakanların istifaları Turgut Özalı pek etkilemeyecekti ama Aralık ayında esas bomba patlayıverdi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay Özalla anlaşmazlığı dolayısıyla 4 Aralık 1990da istifa ediverdi. Özalın savaş yanlısı politikasını asıl frenleyen de ordunun en yüksek kademesinden gelen bu tepki olacaktı. Torumtayın yerine Doğan Güreş gelecek ama artık Özal savaşa aktif olarak katılma konusunda eskisi gibi inatçı olamayacaktı.

Özalın vizyonunu pek beğenenler daha sonraları "Genelkurmay, Dışişleri ve Milli Savunma çok bürokratik ve klasik" diye yakınacaklardı ama bu tepkiler Özalın Türkiyeyi bir maceraya sokmasını da engelleyecekti.

Sonuçta 15 Ocak 1991 tarihinde BMnin verdiği süre dolduğunda Irak Kuveytten çekilmeyecek ve son anda Fransanın önerdiği barış planını kabul etmeyen ABD ve İngiltere savaşı başlatacaktı. ABD Başkanı George Bush "Kuveytin kurtuluşu başladı" derken ve "Bir galon petrol için değil yeni bir dünya düzeni için savaşıyoruz" diye konuşurken, Saddam Hüseyin de "Savaşların anası başladı" diye meydan okuyordu.

16 Ocaktan 15 Şubata kadar 30 gün boyunca Irak havadan ağır bir bombardımana tabi tutularak dize getirilmeye çalışıldı. İlk gün Iraka uçaklar 18 milyon kilo bomba atmıştı. Komşu halkın üzerine bombalar yağarken Sabah gazetesinin başyazarı Güngör Menginin İslam peygamberi Muhammedin şu sözlerini hatırlatarak, Saddamla dalga geçmesi unutulur gibi değildi: "Sen yerdekilere acı ki, gökte olan da sana acısın!"

Oysa Bağdatı bombalamaya giden Hıristiyan pilotların ve komutanlarının hiç acıması yoktu. Atacakları bombaların üzerine "To Saddam with love" (Saddama Sevgilerle) diye yazdıkları, kalp işareti yaptıkları bu korkunç hava akınlarında Irak halkı büyük kayıplar verecekti.

15 Şubat 1991de Irak Devrim Komuta Konseyi bölgedeki müttefik kuvvetler çekilir ve Kuveytte serbest seçim yapılırsa çekilebileceğini açıkladı. Sovyetler Birliği bu doğrultuda bir barış planı hazırladı ama ABD yine reddetti ve bu defa çekilmesi için 24 Şubata kadar Iraka süre verdi. Sürenin bitiminde bu defa kara savaşı başlayacaktı.

Nitekim Irak yine çekilmedi ve bu defa 24 Şubatta başlayan kara savaşı, "Çöl Fırtınası" ancak 100 saat sürecekti. 26 Şubat günü Irak resmi açıklamasında şöyle deniyordu: "Kahraman ordumuz bugün Kuveytten çekilmeye başladı, çekilme bugün tamamlanacak." 28 Şubat günü bir medya
toplantısı düzenleyen ABD Başkanı George Bush, "Irak teslim oldu, Kuveyt kurtuldu" diyerek zaferini ilan edecekti. Bu arada böylesi bir savaşla ilk adımları atılan "yeni dünya düzeni"nin ne olduğu konusunda da herkes bir fikir sahibi olmuştu.

Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden ve TBMMden savaşa girme yetkisi alan Özal, İncirlik üssünden kalkan uçakların Irakı bombalamasına izin verdi ama bir kara savaşma girişilmesi mümkün olmayacaktı. Çarpışmaların sürdüğü günlerde yaşanan savaş korkusu ve Irak sınırındaki kentlerden yüz binlerce kişinin Türkiyenin batısına göç etmesinin ötesinde Türkiye asıl zararı ambargo nedeniyle görecekti.

Irakla ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi ülkenin tümünü olumsuz etkilerken, Yumurtalık petrol boru hattı da dahil olmak üzere, Irakla ortaklaşa sahip olunan tesisler yıllarca çalışmayacaktı. ama asıl önemli olan Irakla yapılan çok yönlü ticaretin tümüyle durması ve Irakın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden sağlıyor olması nedeniyle bu gelirden Türk ekonomisinin mahrum kalmasıydı. Ürdün ambargoya katılmamış ve Irak da bütün ticaretini Ürdün üzerinden gerçekleştirmeye yönelmişti. Ürdünün bu işten milyarlarca dolar kazandığı belirtiliyordu.

Savaşın sonucunda Saddam Irakın başında kalmaya devam edecek ve aradan geçen yıllara rağmen bu konumunu sürdürecekti. Öyle ki, 10 yıl sonra ABD Başkanlığına George Bushun oğlu George W. Bush gelecek ve neredeyse ilk işi babasının intikamını alır gibi Irakın tekrar bombalanması olacaktı ama Saddam da Bağdatta oturmaya devam edecekti.

"Vizyon sahibi" Turgut Özal ise savaştan iki yıl sonra, Nisan 1993te ani bir kalp krizi ile ölecek ve "Ne büyük adamdı" diye arkasından hayli ağlayan olacaktı.

Rahmetli "büyük adam", "vizyon sahibi adam", "hesap adamı" idi, "Bir koyup, üç alacağız" demişti, ama 10 yıl sonra iktisatçıların yaptığı hesaba göre, Türkiyenin ambargo nedeniyle ekonomik kaybı 40 milyar doları bulmuştu.

Ama yine de 10 yıl sonraki tabloda fiyasko olarak işaret edilmesi gereken şeyin hepsi bundan ibaret değildi. 10 yıl sonraki tabloda şu iki olgu daha sırıtıyordu; bir yandan Türkiye artık Özalın "emperyal vizyonu"nu büyük ölçüde benimsemiş ve bölgesel hegemonya peşinde koşmaya başlamıştı.

Öte yandan da Bağdata Türk heyetlerini taşıyan uçakların biri inip, diğeri kalkarken Türkiye Iraka henüz uygulanmakta olan ambargoyu nereden nasıl delerim diye uğraşıyordu!

Çevik Bir Olayı

Kod Adı Çevik Bir!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiyede şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir.

12 Martta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batura benzer bir rol atfedilmiştir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHPnin cumhurbaşkanı adayı olmuştur.

12 Eylülde Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir. ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiyeye geri gönderilmiştir.

Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubatın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Birdi. "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Birin marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti.

Sincanda tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu. Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999da emekli olmak zorunda kalmıştı.

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü. ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı...

Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirelin görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999da Rumelili İşadamları Derneğinin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Birin konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubatın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu.

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birselin sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir kötü oldu ve Çankaya Köşküne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özköke Murat Birseli haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım. ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim." Ancak artık iş işten geçmişti...

28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Birin bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu.

Hürriyetten Serdar Turgut, NTVnin Çevik Birli yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafaktan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTVdeki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı.

En ağır saldırı ise hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşiden gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşayı Somaliye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercanı, Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit! diyerek Somaliden Türkiyeye posta etmesi üzerine verdik.

"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz. ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz.

"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterli açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Çevik Birin kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. ama kendisine Faruk Gürlerden önce Turgut Sunalpı incelemesini salık veririz."

Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmirde alan Çevik Bir aslında son bir defa de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler Derneğini ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTVden naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu.

"Özellikle medya dan ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Birin sonra konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bire destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu.

Kapısında "Yine ilk adım İzmirden, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. örneğin aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu.

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankayada görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi.

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.

Çevik Birin ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk...

Demirel'i Kim Kurtaracak?

Babayı Kim Kurtaracak?
Nisan 2000, Ankara

18 Nisan 1999 seçimlerinin sonra kurulan Bülent Ecevit başkanlığındaki üç partili koalisyon hükümeti bir yıl sonra Nisan 2000de belki de en zor günlerini geçiriyordu. Birçok kişi hükümetin kendi kendine büyük bir sorun yarattığını ve altında kaldığını düşünüyordu ama kazın ayağı pek öyle değildi.

1993te Özalın ani ölümüyle başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına atlayan Türkiyenin en kıdemli politikacısı Süleyman Demirelin görev süresi Mayıs 2000de doluyordu. Anayasaya göre cumhurbaşkanları 7 yıl için seçiliyordu ve bir daha seçilmeye hakları yoktu.

12 Eylül askeri yönetimi tarafından konulan siyasi yasaklar 1987deki referandumda kıl payı bir oyla kaldırıldıktan sonra tekrar siyasete ve kurdurdukları partilerin başına geçen eski liderlerden kendisini en fazla yenilemiş görünen Süleyman Demireldi. 40 yıla yakın bir süredir Türkiyedeki sağın liderliğini yapan bu becerikli ve kıdemli politikacı yaklaşık sekiz yıldır oturmakta olduğu popüler Güniz Sokaktaki evinden politik alana açıkça çıkınca gerçekten de iyi bir performans göstermişti. Aslında askeri yönetimin egemen

olduğu sıralarda perde arkasından yönettiği ve adının baş harflerinden dolayı "Demirelin Yeni Partisi" denen DYPnin başına geçtiğinde sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerden daha ileri laflar ediyor, "Karakolların duvarları camdan olacak" demeye kadar işi vardırıyordu. bilgili bir siyaset adamı havasına bürünen Demirel, 70e yaklaşan yaşının olgunluğunu da kullanarak "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diyerek halkın karşısına çıktı ve 1991 seçimlerinden en çok oyu alarak başbakan oldu.

Ama iki yıl sonra, koalisyon ortağı SHPnin de desteğini alarak Mayıs 1993te de cumhurbaşkanlığına seçilirken bu sözünü hatırlatanlara daha eskiden verilmiş yanıtı da hazırdı; "Dün dündür, bugün de bugün!"

Her neyse, Çankaya Köşküne çıktıktan sonra "bilge devlet adamı" rolüne uygun davranmaya özen gösteren Demirel, özellikle 1997 yılında meydana gelen ve gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" diye adlandırdıkları "28 Şubat süreci" sırasında önemli bir rol oynadı.

Necmettin Erbakanın başkanlığındaki Refahyol hükümetinin devrilmesini sağlayarak ordunun "post-modern olmayan darbe" yapmasını engellemiş bir "demokrasi kahramanı" kesilen Demirelin en azından bir süre daha Çankayada kalması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanının "gerekirse daha bin yıl sürer" dediği 28 Şubat süreci henüz sona ermemişti ve Çankayada güvenilir ve tecrübeli birisinin bulunması gerekiyordu.

İşte bu durumu dikkate alan Ecevit yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gereken Nisan 2000 yaklaştıkça kara kara düşünüyordu. 70li yıllarda en büyük kavgaları yaptığı Demireli artık o da çok takdir ediyor ve çok iyi anlaşıyordu. Kendisinin başbakan Demirelin de cumhurbaşkanı olarak bir süre daha ülkeyi birlikte idare etmelerinde sayısız fayda görüyor ve ne olursa olsun, mevcut statükoyu Mayıs 2000den sonra da sürdürmenin formülünün bulunması gerektiğine inanıyordu.

Nitekim hükümet ortakları MHP ve ANAPın aslında gönüllerinde yatan başka aslanlar olmasına rağmen, devletin "etkili ve yetkili" çevrelerini de arkasına alan Ecevit, Anayasanın ilgili maddesinde değişiklik yapılması için harekete geçti. Hazırlanan değişikliğe göre, cumhurbaşkanlarının 7 yıl için ve sadece bir defa seçilmesini öngören madde 5 yıl için ve iki defa seçilebilecekleri biçiminde tekrar düzenlenecekti. Böylece 7 yıldır görev yapmakta olan Demirele 5 yıl için bir defa daha seçilme şansı yaratılmış olacaktı.

Demirel için yapılması düşünülen bu değişiklik kamuoyunda da, parlamentodaki partilerde de pek güzel karşılanmıyordu. Durumu garanti altına almaya çalışan Ecevit, milletvekillerinin desteğini sağlamak için emekliliklerini ve özlük haklarını istedikleri gibi düzenlemeyi engelleyen Anayasa maddesini de değişiklik paketinin içine alıyor ve bununla da yetinmeyip hakkında kapatılma davası açılan Fazilet Partisinin desteğini almak için de partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir değişikliği onlara yem olarak atıyordu.

Tüm bu hazırlık ve tartışmalara bulaşmamaya özen gösteren Demirel yine "kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diye ortalıkta dolaşıyor ve sorulan soruları "Ben bu olayların dışındayım, benim için yapılan bir şey yok" diye yanıtlıyordu.

Bu arada 40 yıldır Demirelle yaşamakta olan ve artık onunla öleceğinden kuşkuya kapılanlar "yeter artık" diye feryat ediyor, ülkenin Demirelden de, Ecevitten de bıktığını ve 70 yaşını aşan bu politikacılardan artık kurtulmak gerektiğini haykırıyordu. Meclis içinde ise Ecevitin hazırladığı rüşvet ve yemlere karşın durum çok sağlam görünmüyordu. sadece muhalefet değil iktidar partilerine mensup milletvekillerinden de itirazlar yükseliyor, Ecevit ve pek gönüllü olmasalar da başbakana destek olan koalisyon liderleri kendi milletvekillerini kontrol etmekte zorlanıyordu.

Bu Anayasa değişikliğinin Meclisten kolay geçmeyeceği belli oldukça Ecevit de öfkelenip, telaşlanıyor ve "Devlet krizi çıkar" diye kendince herkesi tehdit ediyordu. "Devlet krizi" derken ne demek istediği defalarca soruluyor ama yaşlı başbakan bunu bir türlü açıklığa kavuşturamıyordu. Herhalde kast ettiği "derin devlet"in bu değişikliklerin engellenmesinden hiç hoşlanmayacağı idi ama "demokratik hukuk devleti"ni ağzından düşürmeyen başbakanın bundan daha fazlasını söylemesi de beklenemezdi.

Hükümetin bu adımının Mecliste nasıl sonuçlanacağı pek belli olmamasına rağmen üzerinde ciddi bir şekilde durulacak cumhurbaşkanı adayları da ortaya çıkmıyordu. En ciddi görünen aday 28 Şubatın mimarlarından emekli general "balans ayarcısı" Çevik Bir olmuştu. Bir toplantıda cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklamış ama neredeyse hemen işi bitirilmişti.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Demirele itirazlar olsa da "hem ağlarım, hem giderim" gibi anlaşılıyor ve Demirelin 5 yıl daha Çankaya Köşkü sakini olmaya devam edeceği az çok kabullenilmiş gibi görünüyordu. Kendisi aleyhine açılan kampanyalardan canı sıkılan Demirel, "Ben şu anda bu tartışmaya taraf değilim, ne yapıyorsa hükümet yapıyor, Meclis karar verecek. Benim elim kolum bağlı, ama bir kavgaya girersem bazılarını anasından doğduğundan pişman ederim" gibi ağır laflar etmekten de kendisini alamıyordu. ama herhalde onun da kanaati tüm bu kargaşaya ve itirazlara rağmen tavuklara bakmak üzere Güniz Sokaktaki evine dönmeyeceği, bir beş yıl daha Çankayada oturmaya devam edeceği yolundaydı.

Böylece düşünülen Anayasa değişikliğine bağlı olarak Demirelin tekrar aday olacağının kabullenildiği ve başka da hiçbir adayın isminin ortaya atılmadığı koşullar içinde Meclisteki görüşmelerin ve oylamaların yapılacağı günlere gelindi.

Görüşmeler sırasında gönlünde Çankaya aslanının yattığı öne sürülen Mesut Yılmazın ANAPının yanı sıra MHPnin de içinin pek rahat olmadığı anlaşılıyordu. Demirel Çankayadan inerse partinin içinin karışacağından tedirgin olan DYPnin de değişikliğe oy vermesi bekleniyordu ama bu cephede de değişikliğe verilecek desteğin umulan kadar olmayacağı görülüyordu.

FPde ise genel merkez yönetimindeki "ak saçlılar" ile "yenilikçiler" arasında sorun vardı ve ikinciler Demirelin süresinin uzatılmasına şiddetle karşıydılar. En sağlam bir şekilde duran Ecevitin DSPsi gözüküyor, Ecevit sayesinde Meclise geldiklerinin farkında olan DSP milletvekilleri sağlık durumu pek de parlak görünmeyen liderlerini üzmemeye özen gösteriyordu.

Bu koşullarda Mecliste ele alınan Anayasa değişikliği paketi ilk turda gereken oranda oyu alamadı. Bütün partilerden fire vardı ve bütün partilerin sözcüleri veya milletvekilleri kamuoyuna "resmi" görüş açıklarken bir türlü konuşuyor, oylamalara girince "gerçek" görüşleri doğrultusunda davranıyordu.

İkinci tur görüşmelere kadar geçen günlerde koalisyon liderleri durumu kontrol altına almak için tekrar kolları sıvadılar. Ancak durum pek umut vermiyordu. Nitekim ikinci turda da istenilen oy alınamadı ve Ecevit tam anlamıyla hüsrana uğradı.

Herkes çıkacak "devlet krizi"ni beklerken Başbakan Ecevit şapkasından tavşan çıkarır gibi bir marifet sergileyecek ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezeri Meclisteki tüm partilerin liderlerinin desteğini alan cumhurbaşkanı adayı olarak kabul ettirecekti.

Böylece Türkiye 10. Cumhurbaşkanına kavuştu ama bir süre sonra hukukçu cumhurbaşkanı ile başı dertten kurtulmayan Ecevit bu defa de Ahmet Necdet Sezerin 7 yıl olan görev süresini hiç olmazsa 5 yıla indirmek için tekrar Demirel için kabul ettiremediği formül üzerinde düşünmeye başlayacaktı.

Zorunlu olarak Çankayadan Güniz Sokaktaki evine dönen Demirel ise kızgındı. Ekim ayında siyasete gösterişli bir dönüş yapmak üzere hazırlıklara başladı ama başta kendi bankasını hortumlayan yeğeni olmak üzere, yakını, ailesi olarak kabul edilen iş adamlarına yönelik yolsuzluk operasyonları öylesine gelişti ki, değil siyasete dönmesi Demirelin evinden dışarı çıkması bile zorlaştı.

Şimdilik onun için uygun görülen en yüksek mevki Ombudsmanlık gibi görünüyor ama "aile fotoğrafı"nda yer alan şahsiyetlerle ilgili operasyonlar aynı hızla devam ederse gerçekten de "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" sözü boşlukta kalmayabilir ve kümesteki tavuklarıyla ilgilenmekten başka bir iş bulamayabilir!

Ama yine de temkinli konuşmak gerekir. Kırk yıldır siyasette nasıl bir hacıyatmaz olduğunu kanıtlayan Baba yine kurtulmanın ve Kurtar bizi baba diye üstünü başını paralayan kalabalıkların arasına dönmenin yolunu bulabilir.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!

"Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır!"

Kriz Yaratan Tartışma

Cumhurbaşkanı Başbakana Ağır Konuştu, Böyle Oldu!
19 Şubat 2001, Ankara

19 Şubat 2001 Pazartesi günü "Türkiyenin asıl iktidar odağı" olarak değerlendirilen Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı vardı. Her zamanki gibi Cumhurbaşkanının başkanlığında Çankaya Köşkünde yapılan toplantı bu defa çok kısa sürmüştü.

Sabah 9.45te başlayan toplantıyı Başbakan Bülent Ecevit ve diğer bakanlar 15 dakika sonra terk etmişler, Köşkün çıkışında gazetecilere açıklama yapmaya yönelen Eceviti Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz engelleyerek "Başbakanlığa gidelim, orada gereken açıklamayı yaparız" demişti.

Kısa bir süre sonra MGKnın asker kanadı da Çankayadan ayrılınca iyice afallayan gazeteciler büyük bir merak ve telaş içinde ne olduğunu öğrenmek için koşuşturmaya başladılar. Nihayet Başbakan Ecevit saat 11.00de Başbakanlıkta kameraların karşısına geçtiğinde titreyen sesiyle şöyle konuşacaktı:

"MGK toplantısının açılışında gündeme geçilmeden önce kamu görevlileri önünde Cumhurbaşkanı söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Aynı üslupla yanıt vermemek için toplantıdan ayrılmayı uygun gördüm. Ciddi bir krizdir bu."

Böylece ayrıntıları daha sonra öğrenilecek olayın ilk fotoğrafı çekilmişti. Kamuoyunda büyük bir saygınlığı ve güvenilirliği olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Başbakan Eceviti herhalde sert bir şekilde eleştirmiş, o da kızarak toplantıyı terk etmişti. Esas gündem maddesi Avrupa Birliğine sunulacak Ulusal program taslağının görüşülmesi olan MGK toplantısı da böylece başlamadan bitmişti.

Günün ilerleyen saatlerinde öğrenilen ayrıntılara göre Cumhurbaşkanı şöyle demişti:

"Gündeme geçilmeden önce bazı konulara değinmek istiyorum. Siz başbakan olarak yasamayı elinizin altına aldınız. Milletvekillerini oy makinesi haline getirdiniz. Yargıya da müdahale ediyorsunuz. DGM savcısı Talat Şalk hakkında tahkikat açtırıyorsunuz. Yaptığınız işler doğru değil. Devlet Denetleme Kurulunun bankaları denetlemesine Denetimin denetlemesi mi olur? diye karşı çıkıyorsunuz? Bu denetimden neden korkuyorsunuz? (Ecevitin yüzünün gerilmesi üzerine) Ters ters bakmayın lütfen. Anayasadaki yetkilerimi kullanarak Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirdim."

Ecevit (sinirli bir biçimde): Bitti mi?

Cumhurbaşkanı devam ediyor: Hayır, bitmedi. İşte dosyalar burada. Bazı bakanların da adları geçiyor. Bir bakanı görevden almayı bile beceremediniz. Çamurun üstünde oturuyorsunuz. Siz temizleyemiyorsanız, biz temizleyelim. Hepsinin üzerine gideceğim, beni engelleyemeyeceksiniz.

Devlet Bakanı ve Ecevitin gölgesi Hüsamettin Özkan atılıyor: Şu Anayasadan gönderin de biz de okuyalım. (Cumhurbaşkanı elindeki Anayasayı Özkana fırlatır, Özkan da geri atar.) Burada oturmaya layık değilsiniz. Nankörsünüz. Sizi biz oturttuk, indirmeyi de biliriz.

Cumhurbaşkanı: Beni Meclis seçti.

Özkan: Hukuktan bahsediyorsunuz ama kiraların yüzde 10la sınırlanması kanunu var, siz kendi evinizi yüzde 25 artış yaparak kiraya verdiniz.

Ecevit: Bu şartlarda toplantıyı sürdürmemiz mümkün değil diyerek salondan ayrılıyor.

İşte böylece 5 dakikayı bulmayan bu tartışmanın kamuoyuna yansıtılmasıyla birlikte ortalık birbirine girecek ve asıl olarak da olan ekonomiye olacaktı. Bu sözlerle patlak veren siyasi kriz ekonomide tam bir çöküşe yol açan derin bir krizin tetikleyicisi rolünü üstlenecekti.

Bir yılı aşkın bir süredir IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde bir "istikrar programı" uygulayan hükümet ekonomideki çöküşün sorumluluğunu önce cumhurbaşkanına atmaya çalıştıysa da kamuoyunu pek ikna edemeyecek ve "kendim ettim, kendim buldum" hesabı işin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünmeye başlayacaktı.

Başbakanın saat 11.00de yaptığı açıklamadan sonraki 6 saat içinde Merkez Bankasından 7 milyar doların üzerinde döviz çekilmiş, İstanbul Borsası tepe taklak olmuş, gecelik repo faizleri yüzde 7500e kadar fırlamıştı.

İki büyük kamu bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası ödeme yükümlüklerini yerine getiremiyor, yabancı ajanslar flaş haber olarak şu cümleyi abonelerine geçiyordu: "Turkish banking system is at default." (Türk bankacılık sistemi çöktü.) Borsanın asıl tarihi düşüşü 21 Şubat Çarşamba günü gerçekleşecek ve bir "Kara Çarşamba"yı daha idrak eden endeks tarihinde ilk defa bir günde yüzde 18 değer kaybedecekti.

Ekonomide her şey o kadar pamuk ipliğine bağlıydı ki, IMF ile yapılan program çökmüş ve hükümet ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü. İlerleyen günlerde, bizzat Başbakan ekonominin durumunun iyi olmadığını, hatta böylesi bir krizin beklendiğini bile itiraf edecek ve siyasi krizin doğmasına yol açan davranışının gelişmelerdeki rolünü küçültmeye çalışacaktı.

21 Şubat "Kara Çarşamba"yı izleyen günlerde koalisyon liderleri başta olmak üzere ekonomi uzmanlarından büyük sermayenin temsilcilerine kadar hemen her kesim toplantı üzerine toplantı, ortalığı sakinleştirmeye yönelik olarak açıklama üzerine açıklama yaparken ekonomi ise adeta duruyordu. Özellikle bankacılık sistemi tam anlamıyla felç olmuştu.

Kredi faizlerinin ulaştığı inanılmaz rakamlar karşısında kimse bankalara yanaşamaz duruma gelmişti. Çekler ödenemiyordu. Bir hafta içinde binlerce işyeri kapanırken yüz binlerce kişi de işsiz kalmıştı. Hükümet istifa baskısı altına alınırken erken seçim, "teknokratlar hükümeti" gibi öneriler tekrar ortaya sürülmeye başlanmıştı. Büyük sermaye ekonominin yönetiminden şikayet ederek hükümette düzenlemeler ve en azından ekonominin sorumluluğunun tek elde toplanmasını istiyordu.

Sonuçta hükümet IMF ile yaptığı programdan vazgeçmek anlamına gelen dövizde dalgalı kur sistemine geçmeye karar verecekti. Aslında bu yüzde 30a ulaşan bir devalüasyon demekti. Böylece ABD dolarının Türk lirası karşısındaki değeri bir anda 680 bin liradan yaklaşık bir milyona yükselirken yıllık oram yüzde 30ların altına indirildi diye sevinilen enflasyon da tekrar yükselişe geçti. Yeni düzenlemeler çerçevesinde 2001 yılında enflasyon oranı yüzde 50de tutulabilirse bu, başarı olacaktı.

Bu arada doğan güvensizlik ortamını gidermek ve büyük sermayenin taleplerine de karşılık vermek üzere ekonominin yönetiminin teslim edileceği bir "sihirbaz" ABDden bulunarak ithal edilecekti. 23 yıldır Dünya Bankasında çalışmakta olan ve Dünya Bankası Başkanının 26 yardımcısından biri olan Kemal Derviş Ankaraya davet edilecek ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılarak krizi aşma görevini üstlenecekti.

Artık medyanın yeni yıldızı olan Dervişin "ekonominin patronluğu"na getirilişi aslında Türkiyenin son çeyrek yüzyıllık tarihini iyi bilenler için hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyordu. 1958de, 1970de, 1980de, 1994teki büyük devalüasyonları ve ekonomik krizleri adeta kaçınılmaz olarak askeri darbelerin, ordunun siyasete açıktan müdahalelerinin izlediğini bilenler bu durum karşısında tabii ki iyi rüya görmüyorlardı.

Örneğin 12 Mart döneminde de Dünya Bankasının bir başka Türk yöneticisinin, Atilla Karaosmanoğlunun aynı şekilde ABDden ithal edilerek ekonominin başına getirildiğini hatırlayanlar bu filmin sonunu az çok tahmin etmelerine rağmen, aradan geçen çeyrek yüzyılda değişen pek çok faktörün varlığını da dikkate alarak durumu, "Du bakali, ne ölçek?" diye gözlerken aşağıdaki fıkrayı da akıllarından çıkaramıyorlardı.

Fıkra bu ya, yaşlı bir adamın genç bir karısı varmış. çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış. Bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekirin hayatını anlatan bir film olduğunu ve ona gitmek istediğini söylemiş. Adam mecburen izin vermiş ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiş. Ertesi gün kadın sinemaya gitmiş ve dönmüş. Akşam kocası sormuş, ee ne oldu, anlat bakalım.

Kadın başlamış anlatmaya. İyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım. Bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor. "Ee", demiş adam, "du bakali, ne ölçek?" Sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peşimden gelmesin mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? "Ee, du bakali, ne ölçek?"

Film bitti, sinemadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım. Adam da ardım sıra gelmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya başlamız mı? yaşlı koca iyice heyecanlanmış, "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatağa girdim, adam da girmez mi? yaşlı koca yine "Ee, du bakali, ne ölçek?" deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; "Ee, yeter be adam" demiş, "artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?"