<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878</id><updated>2011-09-21T15:20:51.089+03:00</updated><category term='Osmanlı Tarihi'/><category term='Frigya Uygarlığı'/><category term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><category term='Dinler Tarihi'/><category term='Genel'/><category term='Medeniyetler Tarihi'/><category term='Tarihi Eserler'/><category term='Tarihi Gizemler'/><category term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Tarih,Tarihi Hikayeler</title><subtitle type='html'>Tarih,Tarihi Hikayeler, Dinler Tarihi, Frigya Uygarlığı,   Genel, Medeniyetler Tarihi, Osmanlı Tarihi, Tarihe Geçen Kadınlar, Tarihi Eserler, Tarihi Gizemler</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>72</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2591090972776043059</id><published>2008-01-15T21:11:00.007+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:40.036+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Kutsal Ahit Sandığı</title><content type='html'>Zaman: İÖ 13. yüzyıl?&lt;br /&gt;Mekân: İsrail&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve vaki olurdu ki, sandık göç ettiği zaman Musa derdi: Kalk, ya Rab ve düşmanların dağılsınlar ve senden nefret edenler senin önünden kaçsınlar. Ve konduğu zaman derdi; Ya Rab, İsrailin on binlerce binlerine dön. SAYILAR 10: 35-36&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski İsrail tarihçelerinde Kutsal Ahit Sandığı, pek çok rolü üstlenmiş muamma bir olgudur. İsrailoğulları Mısırdan çıktıktan hemen sonra çölde yapılan Kutsal Ahit Sandığı, Tanrının Sina Dağında Musaya verdiği Ahit Levhalarının taşındığı kutuydu. Levhalar ve onların içinde bulunduğu sandık böylece Tanrı ile İsrailoğulları arasındaki ahdin tanıklığıydı. Tanrının kesin buyruğu üzerine (Çıkış 25: 10) sandık akasya ağacından yapılmıştı, uzunluğu iki buçuk, eni bir buçuk ve yüksekliği de bir buçuk arşındı, içi ve dışı saf altınla kaplıydı ve üzerinde altın pervaz vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın kapağının üstünde kanatlarıyla sandığı koruyan iki çocuk melek vardı. Sandığın kenarındaki halkalara, akasya ağacından, altın kaplama sırıklar takılır ve sandık bu sırıklarla taşınırdı. Kollar sandığın halkalarında takılı kalır, ondan ayrılmaz ve Tanrının verdiği şehadet sandığın içinde saklanırdı. Sandık gidilen her yere taşınacak ve kamp kurulduğu zaman tam orta yerde bulunan, halis altın iplikle dokunmuş ve "Kefaret Örtüsü" de denilen bir örtünün altında korunacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkış 25: 22de Tanrı Musaya şöyle der: "Ve seninle orada buluşacağım ve seninle Kefaret Örtüsü Üzerinden, Kutsal Ahit Sandığı üstündeki melekler arasından söyleşeceğim." Bu nedenle sandık kimi zaman Tanrının ayak taburesi ve kimi zaman da Merhamet İskemlesi olarak görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrailoğullarını Kenan ülkesine götüren ve oraya vardıktan sonra Erihanın düşüşünde aracı olan sandıktı. Sandık kendi başına da savaşabilirdi ve bir keresinde Ebenezer Savaşında Filistinliler tarafından ele geçirildiğinde sahte bir putu parçalamıştı. Hatta kendisine izin verilmeden dokunan bir İsrailoğlunu bile öldürmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal Ahit Sandığı daha sonra Kral Davud tarafından Kudüse getirildi ve daha sonra Süleyman tarafından yeni tapınağının en kutsal yerine yerleştirildi. Sandık milletin en değerli ve önemli malı ve atalarının Tanrı ile girdiği özel ahit ilişkisinin güçlü bir hatırlatıcısıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz43.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz44.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Kutsal Ahit Sandığı, geleneksel olarak savaşlarda taşınırdı. Jean Fouquetnin (1425-80) bu tablosunda sandık, Eriha çevresinde dolaştırılarak İsraillilerin kenti ele geçirmelerine yardımcı oluyor. (Sağda) Suriyede Dura-Europosta 3. yüzyıldan kalma sinagogdan bir freskte Filistinliler sandığı gönderiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz45.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandığın tekerlekli bir araba üzerindeki klasik görünümü: Celilede Kafernaumdaki sinagogda 4. yüzyıldan kalma bir röliyef. Sandık burada kaplama kapılı, kenarları sütunlu bir Bizans tapınağı olarak betimlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANDIĞIN AKIBETİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu, Kutsal Ahit Sandığını saran mistikliğin yalnızca başlangıcıdır. Zaman boyunca farklı kültürel geçmişten insanların hayallerine hâkim olan Sandık efsanesi âdeta canlı bir durum almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kimse sandığın Babillilerin Kudüsü İÖ 587/6da ele geçirip yıktıkları zaman yok edildiğine inanır. Ancak daha sonraki yıllarda Hahamlar, sandığın kaderi hakkında farklı görüşleri benimsemişlerdir. Peygamber Yeremyanın sandığı Nebo Dağına sakladığına, Kral Yeşuanın (İÖ 639-609) Tapınak Dağının bir mağarasına gizlediğine, Kral Yehoaşın Babile sürgüne giderken yanında götürdüğüne inanılır. En garip inanç da sandığın sunak ateşi için odunların depolandığı odun sundurmasının altına saklanmış olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz46.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz47.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Romada Titus Kemerinden röliyef. Muzaffer Roma askerleri 70 yılında Kudüsü yağmaladıktan sonra tapınak eşyalarını götürüyorlar. Son zamanlardaki bir kurama göre sandık, Romalılar tapınağı yakmadan önce Lût Gölü kıyısındaki Kumrana kaçırılmıştır. (Sağda) İÖ 9.-8. yüzyıldan kalma küçük bir fildişi panoda bir sfenks. Belki de sandığı koruyan melekler buna benziyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer başka garip inanışlar da vardır. Diğer pek çok şeyin yanı sıra sandığın Tapınak Dağına döneceği ve Mesih Çağını kabul için yapılacak yeni bir tapınağın en kutsal yerine yerleştirileceğine inanılmaktadır. Eski Arap vakanüvisleri sandığın Arabistanda güvenli bir yere götürüldüğünü yazarlar. Tapınak Şövalyeleri, Haçlı Seferi sırasında Kudüsü ele geçirdiklerinde sandığı aramışlar ama bulamamışlardır. Yine sandığın Vatikan mahzenlerinde saklandığı iddia edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları onun Mısır Firavunu Şişak (Şoşenk olarak da bilinir, İÖ 945-924) Kenan ülkesine girdiğinde götürüldüğünü düşünürler. Yakın zamanlarda ileri sürülen bir kurama göre Romalılar 70 yılında ikinci tapınağı yaktıklarında sandık yeraltı tünellerinden otuz kilometre ötedeki Kumran civarına taşınmıştır ve hâlâ orada gömülüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka efsaneye göre sandık, tapınağa yerleştirildikten hemen sonra çalınmış ve Kral Süleyman ile Seba Kraliçesinin oğlu Menelek tarafından Habeşistana götürülmüştür. Habeşistandaki Falaşalar, sandığa Habeşistana götürülürken eşlik eden Yahudilerin soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habeş hükümdarının geleneksel unvanlarından biri de "Yahuda Aslanı"ydı ve eski Habeş kraliyet ailesi Davud ile Süleymanın soyundan geldiklerini iddia ederlerdi. Habeş Kilisesi yüzyıllardır sandığın kendi aralarında saklı olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal Ahit Sandığı efsanelerinin esrarı ne olursa olsun, özgün sandığın Musanın zamanından günümüze kadar 3000 yıldır kalmış olması mümkün değildir. Büyük bir olasılıkla sandık, Babilliler İÖ 587 yılında Kudüsü ele geçirip Süleyman tapınağını yerle bir ettikleri zaman imha edilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2591090972776043059?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2591090972776043059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2591090972776043059' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2591090972776043059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2591090972776043059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/kutsal-ahit-sand.html' title='Kutsal Ahit Sandığı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8818072760148931047</id><published>2008-01-15T21:11:00.006+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:37.671+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Kefren Piramidi</title><content type='html'>Kefren Piramidi, grubun ortasında yer alan piramittir ve birçok yönden komşularından geri kalmaktadır. Büyük Piramitin güneybatısında bulunur ve orjinal yüksekliği 143.51 metredir. Temeldeki kenar uzunlukları ortalama olarak 215.26 metredir. Büyük Piramit gibi, pusulanın temel yönlerine oturtulmuştur ama aynı tutarlılığı göstermemekte ve maksimum 6 dakikalık bir sapma yapmaktadır. Taş işçiliği de Büyük Piramitin yanında zayıf kalmaktadır. Ancak, yine de etkileyici bir yapıdır. Biraz yüksek bir yerde inşa edildiği için, daha gösterişli komşularına denk gibi görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;53.13 derecelik eğim açısıyla, aynı yükseklik oranına sadık kalınarak yapıldığı bellidir; bunun oranı 2:3dür. Bu oran, Pisagorun popüler  3:4:5 üçgenine uymaktadır. Bazı otoriteler antik Mısırlıların 3:4:5 dik açılı üçgeni bilmediklerini, bunun hiçbir matematik metininde görünmediğini söylemektedirler. Öyle ya da böyle, Kefren Piramidinde bu görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Keops ve Kefren piramitleri arasında sayısal bir oran da vardır. Temeldeki ortalama kenar uzunluklarını birbirine böldüğümüzde (230.36 - 215.72 = 1.068), yaklaşık 16:15 oranını yakalarız. Bu, Giza platosundaki piramitlerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve tutarlı bir plana dayanarak yapıldıklarını gösterir. Bütün piramitlerin girişi kuzeye bakmaktadır. Kefren Piramidinde ise iki koridor vardır. Biri kazılar sonucunda bulunmuştur; diğeri ise onun yaklaşık 15 metreyle tam üzerinde, piramidin yan tarafında yer almaktadır. Üst koridor 26 dereceyle aşağı inmekte, 14.173 metreye 5.029 metrelik bir odada son bulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piramidin batı tarafında, morg tapınağından vadi tapınağına inen bir geçit bulunmaktadır; bu geçidin sütun ve duvarları hâlâ ayaktadır. Bu Vadi Tapınağının yakınında popüler  Sfenks bulunmaktadır; yüzünün Kefreni temsil ettiği söylenmektedir. ama yüz orantılarına bakıldığında, Sfenksin başka bir firavunu daha model aldığı söylenebilir. Gerçekten de, bu anıtın dikim tarihi hakkında büyük çelişkiler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı otoriteler Sfenksin M.Ö. 5000 yıllarında yapıldığını söylemektedirler. Çevredeki kayalara bakıldığında, rüzgarın kumları çarparak yapabileceğinden çok, yağmurla oluşmuş bir aşınma görülmektedir. Bu durumda Mısırda çok daha fazla yağmurun yağdığı zamanlarda yapıldığı düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırın şu anki iklimi M.Ö. 3100 yıllarında oluşmuştur. Bundan önce, bütün Sahra bölgesinde Mısır da dahil olmak üzere, hava daha nemliydi. Aşınma biçimleri, Sfenksin bu daha önceki nemli iklim döneminde yapıldığını göstermektedir. Üç piramidin dış yüzeyindeki durum, böyle bir nemli iklim aşınması göstermemektedir. Bu durumda piramitlerin daha sonraki tarihlerde, M.Ö. 2500 yıllarında yapıldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Bu yüzden, önce Sfenks yapıldıysa, piramitlerden çok daha önce kullanılan bir gözlem aracı olduğu sonucu da ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapım Yılı: MÖ 2558-2532&lt;br /&gt;Toplam Blok Sayısı: Bilinmiyor&lt;br /&gt;Taban: Herbir köşesi 214.5 metre, toplam 11 akre, 5,166,000 m2&lt;br /&gt;Toplam Ağırlık: Belirsiz&lt;br /&gt;Herbir Taş Bloğun Ortalama Ağırlığı: 2.5 ton, dış bölümdeki bazı koruyucu taşların ağırlıkları 7 ton&lt;br /&gt;Yükseklik: orjinal 143.5 metre, şu anda 136 metre&lt;br /&gt;Eğim Açısı: 53 derece 748"&lt;br /&gt;Yapı Malzemesi: Kireçtaşı ve kırmızı granit&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8818072760148931047?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8818072760148931047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8818072760148931047' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8818072760148931047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8818072760148931047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/kefren-piramidi.html' title='Kefren Piramidi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4509194638378414577</id><published>2008-01-15T21:11:00.005+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:36.515+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Mathilde Franziska Anneke</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1817-1884)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1794 Prusyada, boşanmanın kanuni esaslara bağlandığı Genel Eyalet Hukuku yürürlüğe girer.&lt;br /&gt;1797 Annette von Droste-Hülshoff un doğum yılı.&lt;br /&gt;1833 Leipzigde ilk kadın öğretmenler seminerinin kurucusu Auguste Schmidtin doğum yılı.&lt;br /&gt;1833 Üniversite öğrencileri Frankfurt/Maindaki Merkez Karakoluna saldırırlar.&lt;br /&gt;1847 Mathilde Franziska Annekenin Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın yazısı yayınlanır.&lt;br /&gt;1847 Aynı yıl doktor Heinrich Hoffmannın çocuk eğitimine katkısı olan Stnıwwel peter (Haylaz Çocuk) yayınlanır.&lt;br /&gt;1848 Pariste Şubat Devrimi.&lt;br /&gt;1848 Almanyada Mart Devrimi.&lt;br /&gt;1849 Avusturyada kadınlar belediye seçimlerine katılma hakkına kavuşur.&lt;br /&gt;1850ler Politik sebeplerden dolayı gittikçe daha fazla Alman ABDye göçer. 1852 Almanyada Louise Otto Petersin Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) yayınlanır. 1852 ABDde Mathilde F. Anneke bir Deutsche Frauenzeitung (Alman Kadın Gazetesi) çıkarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"AKIL BİZE özgür OLMAYI EMREDER."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tapu kadastro müdürü Karl Gieslerin kızı Mathilde ve Isabella adlı atı, birbirlerinden ayrılmaz bir ikilidir. Genç kız saatlerce at sırtında gezinir. Annesinin Tilly diye çağırdığı Mathilde gıpta edilecek bir özgürlük içinde büyümektedir. Westfalendeki Blankenstein onun yurdudur. Yakın ve uzak çevrede bilmediği yer yoktur. Veya tam tersi: Çevredeki herkes kalın, siyah topuz saçlı bu korkusuz süvariyi tanımaktadır. Evde özel bir öğretmenden ders alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası, mesleği dolayısıyla Prusya toplumunda oldukça yüksek bir mevkidedir. Anne ve babasının nüfuzlu ve kültürlü dostları, birçok arkadaşları vardır. Mathilde erken yaşta okumaya ve düşünmeye teşvik edilmesine karşın özgürlük tutkusu engellenmeden doyasıya yaşar. Hemen hemen ideal koşullarda yetişir ve bu yıllarda cesaret ve özgüvenini geliştirir; bu iki nitelik geleceğini belirleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 yaşındayken evlenir. Babası mali sıkıntıya düştüğü ve en büyük kızını "iyi bir kapıya" yerleştirmekten başka çaresi kalmadığı için mi evlendirilmiştir? Mathildenin kendisinden yaşça çok büyük olan Alfred von Tabouillot ile niçin evlendiğini ve kendisini tümüyle mutsuz eden bir evliliğe girdiğini açıklayabilecek güvenilir bir kaynak yok. İlk çocuğu Fanny altı yaşına gelince Mathilde boşanmak ister. Fanny kendisine verilir. Açık bir karar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat "Tabouillot Olayı" kafaları karıştırır. O zamanın toplumu için korkunç bir şey olmuştur: Bir kadın boşanma talebinde bulunmuş ve üstelik kocasının ailesine nafaka davası açmıştır. Utanç verici. İmkânsız. Duyulmuş şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mathilde Franziska, evlilik soyadı ile Tabouillot, kızlık soyadı ile Giesler, kabahatsiz olarak boşanmış bir kadın olsa da, küçümsendiğini çok çabuk hisseder. Hakkını alacağı kesindir (Prusyada 1794 yılında yürürlüğe giren Genel Eyalet Hukuku gereği boşanma yasal esaslara bağlanmıştır). fakat tek başına tavır aldığı için, başka her şeyin düzenlenmesi de ona kalır. Ebeveynlerinden yardım istemeyi bekleyemez. Yalnız yaşayan çocuklu bir kadının geçimi için, sekiz taler tutarındaki nafaka yeterli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatını yazarak kazanmak ister. Dua kitapçıkları ve şiir derlemeleri yayınlar. Sonatlar, baladlar, hikâyeler ve gezi izlenimleri yazar. 1840lı yıllarda bir sürü kadın, edebiyat dünyasına girme cesaretini göstermiştir. Ozan Joseph von Eichendorf bunu şöyle yorumlar: "Şiir artık kadınlara kadar düştü!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir deyişle, bu alan kadınlara göre değildir. Bir erkek için, eğer "yoksul bir şair" ise, kraldan emeklilik maaşı bağlanması alışıldık bir şeydi, ama şiir yazan bir kadın için herhangi bir maddi yardım söz konusu değildi. Dul Mathilde Franziska böyle bir başvuruda bulunursa, bu lütfa layık bulunmayacaktır. Gittikçe toplumdan uzaklaşır. Onu destekleyenler yalnızca "Demokrasi Cemiyeti"ne mensup, politik ve toplumsal sorunlarla uğraşmayı iş edinmiş arkadaşlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken Mathilde Franziskanın o zamana kadarki yaşamının altına bir çizgi çektiği gün gelir. Kelimenin tam anlamıyla algılamak gerekir bunu. Kendisinin bizzat derlediği dua kitabının ilk sayfasını boydan boya çizer ve kalın harflerle üzerine "İnsanın zor durumda kaldığında yarattığı Tanrılardan" diye yazar. çok dindar, Biedermeier tarzı şair geçmişi ile ilişkisini kesmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;48 Devriminden önceki kış, otuz yaşındaki Mathilde ilk defa kadın sorunlarına karşı tavrını koyduğu bir yazı yayınlar: Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın. Şöyle yazar: "Niçin kadın hâlâ sessiz sedasız sabreden biri olarak kalsın? neden kocasının ayaklarını yıkayan alçakgönüllü hizmetkâr olmayı sürdürsün? neden aslında kendisi de bir uşak olduğu için, kalbinin despotu haline gelen bir efendinin sabır küpü, dindar hizmetçisi olmaya devam etsin?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezilmişliğin, ana nedeni olarak gördüğü kilisenin öğretilerine karşı çıkar: "Tütsü kokuları ile zihninizi karıştırmak istiyor, parlak sözlerle sizi aldatıyorlar, basit gerçekler yerine çiçek kokulu masallar anlatıyorlar. Zeki şarkıcılar uyanmanızı ve düşünmenizi engelleyen güzel ninniler söylüyorlar. Kadınların alınlarında yazılı imanı güzel sedalarla övmeyi biliyorlar. Ah şu iman! Size söylüyorum, bu düzmece, yalan ve sahte bir hâleden başka bir şey değil. Üstünde, feragatin, acının ve mutsuzluğun, daha doğrusu sıkıntının, hüznün, kederin gözyaşları elmaslar gibi titrek titrek işiyor!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hemcinslerine seslenir: "Ne olur, gözünüzü açın ve sizinle nasıl oyuncak gibi oynandığını görün. Evet, gözlerinizi açın, o zaman saat başı, nasıl aldatıldığınızı, sizlere öğretilen ya da yasaklanan her şeyin ne kadar çelişkili olduğunu görürsünüz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Louise Aston" skandali bu yazının yayınlanmasına neden olan olaylardandır. Louise Aston adlı dul bir kadın 1846da Berlinden kovulur. Bir sürü nedenin yanında, kadının dindar olmayışı da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1847de Mathilde Franziska ikinci evliliğini yapar. Köln İşçi Derneği kurucusu ve başkanı olan Fritz Anneke ile evlenir. Anneke çifti Kölnde ilerici kadın ve erkekler için odak noktası olur kısa zamanda. 3 Mart 1848de Kölnde, Prusya topraklarında Fritz Annekenin başı çektiği ilk devrimci gösteri yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1848 Temmuzunda Fritz Anneke tutuklanır ve hapse atılır. Mathilde Anneke o ay ilk oğlu Fritz Junioru dünyaya getirir. Aynı ay içinde bir şey daha olur: New York eyaletinin Seneca Falls kentinde bir kadın hakları konferansı düzenlenir. Bu konferansta okunan bildirgede kadınlar "ABD vatandaşı olarak tüm hak ve ayrıcalık larını derhal elde etmeyi" talep ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konferansın Amerikadan çok uzaklardaki Mathilde Franziska Anneke ile o ana dek hiç ilgisi yoktur; daha yeni anne olmuş Mathilde bundan kısa bir süre sonra Amerikan kadın hareketleri ile ilişki kuracağını ve yaşamının sonuna dek bu hareket için çalışacağını bilemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlâ Kölndedir ve 48 Devrimine aktif olarak katılır. Tek başına -kocası hâlâ hapistedir- Nene Kölnische Zeitung (Yeni Köln) gazetesini çıkarır. Eyalet ve belediye idaresinin yasamasında ve işçi-işveren ilişkilerinde söz sahibi olmak isteyen, emekçi halkın sesi olan bir gazetedir bu. Bu gazete radikal doğrultusu yüzünden yasaklanınca, Mathilde Anneke kısa zamanda gazetenin adını değiştirerek Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) olarak yayına devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köln Kadın Gazetesinin sadece iki sayısının çıkarılmasına izin verilir. Üçüncü sayısına daha prova baskısı sırasında sansür tarafından el konur. Bundan yaklaşık yarım sene sonra Louise Otto, Dresdende kendi Kadın Gazetesini çıkarır ve üç yıl boyunca bu gazetede fikirlerini açıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mathilde Franziska Anneke büyük baskı altında çalışmaktadır. Gazetecilik çalışması ondan tam mesai istediği gibi, bakmak zorunda olduğu bir bebeği de vardır. "Oğlum bu gece öyle ağladı ki, huysuzluğundan gözüme uyku girmedi," der hapishanedeki kocasına gönderdiği bir mektupta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın hem ailevi yükümlülüğüne bağlı kalmak, hem de zamanın olaylarına etkin olarak katılmak istiyorsa, erkekten iki kat güçlü olması gerekir. Mathilde Franziska Anneke örneğinde bu açıkça görülmektedir. Toplam yedi çocuk doğurmuş ve -mektuplarından anlaşıldığına göre- çocukların eğitiminde kocasının hiç yardımı olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraki yıllarda da bu durum sürekli tekrarlanır: Devrimci Fritz Anneke ne zaman kendisine ihtiyaç olsa, dışarıya, "düşman yaşam"ın içine dalar. Kocası gibi ilerici zihniyetli Mathilde Annekeye ise çocukların sorumluluğunu tek başına taşımak düşer. 1865te "Fritz beni bu konuda çok yalnız bırakıyor," diye yazar kız kardeşine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz Anneke 1848 sonu hapisten çıktığında, Pfalz devrim ordusuna katılır ve kısa zamanda lider durumuna gelir. Mathilde onu izler. Amacı kahramanlık değil, idealleri uğruna kocasıyla birlikte savaşmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çocuklarımı bir süre için güvenli bir yere bıraktım. Süvari giysilerime bürünüp sürekli Fritzimin yanında yer aldım. Dört hafta boyunca uzun yürüyüşlerde, özellikle Übstadttaki sıcak çatışmada kurşun yağmuruna tutulduğumuz halde tek bir kurşun bana isabet etmedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1849 baharında Pfalzda katıldığı devrim hareketini, bir kız arkadaşına yazdığı mektupta böyle anlatır. Kocasını savaşta izleyen, atlardan anlayan, ne korkak ne de nazlı davranan bir kadına ancak hayranlık duyulabilir. O ise, hayranlık yerine mizah konusu edilmiştir. At sırtında, burnu üstünde gözlüğü ile (hiç gözlük takmamasına rağmen) karikatürleri yayınlanmış ve bu görüntülerin atında, onunla "erkekten dönme" diye alay edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarısız devrimden sonra Annekeler kaçmak zorunda kalırlar. Vaktiyle birçok Almanın yaptığı gibi ABDye göçerler. ABDye varmalarından kısa bir zaman sonra Mathilde Franziska Anneke, kocasına savaşta neden eşlik ettiğini açıkladığı Pfalz Savaşından Bir Kadının Anılanım baskıya verir; "Almanyada olduğu gibi bu yabancı ülkede de çoğunuz savaş çağrısına yanıt verdiğim için beni kınayacaksınız. Özellikle sizler. Siz evde oturan kadınlar, bir kadının ne yapabileceği ve ne yapması gerektiği konusunda estetik bir çekicilikle konuşup duracaksınız. Ben de yaptım bunu bir zamanlar. Zaman gelip de kadına olanak verildiğinde, ne yapması gerektiğini bilmediğim zamanlar".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anın sunduğu olanağı kullanmak... Mathilde giderek ikinci vatanı olmaya başlayan bu yabancı ülkede bu ilkeye sıkıca bağlı kalır. 1852de Milwaukeede Almanca bir Kadın Gazetesi çıkarır: Alman dilinde Amerikada bir kadın tarafından çıkarılan ilk feminist gazete. Şunu da bilmek gerekir ki, Milwaukee vaktiyle göçmen Almanların en fazla toplandığı kentti. Bu kentte oturanlar, kendini "kadının kurtuluşu"na adayan yeni gazetenin ilk okuyucularıdır. Yayımcının oldukça kısa bir zaman sonra Alman erkeklerle başının derde girmesine şaşmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1852 Ekiminde şöyle yazar, "Erkekler bu gazeteye karşı çıkmaya yeminli gibi görünüyordu. Sorduğum sorulara şu yanıtı alıyordum: Karım bu konularda yeteri kadar aydınlanmış durumda. Daha fazla aydınlanmasına gerek yok."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mathilde Franziska Anneke yolundan şaşmaz. Amerikan kadın hareketlerinin en aktif üyelerinden Susan Brownell Anthony ile tanışır. 1853te New Yorkta kadın hakları için genel bir miting yapıldığında, Mathilde Anneke ABDde ilk Alman kadın olarak kürsüye çıkar ve toplantıyı protesto etmek isteyen çılgın kalabalığa şöyle seslenir: "Ben buraya gelmeden önce zulmü ve kralların baskısını biliyordum. Bunları kendi benliğimde, arkadaşlarımda, ülkemde öğrendim. fakat buraya geldiğimde, kendi yurdumda olmayan o özgürlüğü bulacağımı umuyordum. Almanyadaki kız kardeşlerimiz çoktandır bu özgürlüğün özlemini çekiyorlar. fakat orada bu arzu erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bastırılıyor. Burada beklentimiz, konuşma özgürlüğüne sahip olmaktır. Burada olmazsa başka nerede olabilir? Hiç olmazsa burada tüm sorunlara ilişkin düşüncelerimizi ortaya koymamıza izin verilmelidir. fakat öyle görünüyor ki insanlık haklarını talep etme özgürlüğü burada bile yok. ama ülkemizin tek umudu özgürlük timsali olarak bilinen bu devlete yönelmiştir!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının sonunda yayınlanan sonuç bildirgesi şöyledir: "Bu hareket yalnızca Amerikanın değil tüm dünyanın sıkıntılarına yöneliktir. Bu nedenle bu konvansiyonun açıklamasını tüm dünya kadınlarına hitaben kaleme alacak, amaçlarımızı ortaya koyacak ve kadınları aynı amaç kapsamında ortak çalışmaya davet edecek bir komite oluşturulmalıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mathilde Franziska Anneke bu komitedeki tek Alman kadındır. O andan itibaren kadın hareketinin çabalarını Amerikada yaşayan Almanlar arasında yaymayı en önemli görevi olarak görür. Daha fazlasını üstlenmesi olanaksızdır. Çünkü Alman-Amerikalılar kadın hareketlerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Mathildeye karşı Anglo-Amerikalılardan daha itici davranmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarmak zorunda olduğu işi "katıksız gericiler" ile uğraşmak, "cehennem azabı" diye niteler. Eşitlik konusunda konuşmalar yapmak üzere Amerikayı baştan aşağı dolaşır. Alman kız çocukları için kendi okulunu kurar ve 18 yıl yönetir. "Bayan Anneke karşı koyulmaz gücü ile bizi coşturmasını biliyordu!" der hayran olduğu öğretmenin ölümünden seneler sonra bir eski öğrencisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz Anneke Yeni Dünyaya karısı kadar alışamamıştır. Karısının uğraşlarının çoğunu kuşkuyla karşılamış, ya da onu hiç anlamamış olabilir. "Benim iç dünyam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bir defa olsun ilgilendiğini de hiç sanmıyorum," der 1865te kocasına yazdığı bir mektupta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1869da "Amerikan Eşit Haklar Birliği" toplantısında ikinci defa konuşmacı olarak kürsüye çıkar. 16 yıl önce ilk kadın hakları toplantısında nasıl ıslıklanıp tehdit edildiğini anımsar, "O günden bu yana ne büyük bir değişim! Kamuoyunda ne devasa bir ilerleyiş... Daha da sevindirici olan ise, son yılların tarihinin kanıtladığı gibi, evrensel gerekliliğin gücü altında aklın ve özgürlüğün sürekli gelişim göstermesidir. Bu her olayı amacına doğru götüren, zamanın karşı konulmaz ilerleyişidir," ve devam eder, "Kadının içinde daha fazla bastırılamayacak olan, her durum ve şartta özgürlük isteyen şey, bilgiye duyduğu açlıktır. Bu özlem, bu zihinsel çaba, bilgiyi, salt bilmek istediği için aramak, kadında olduğu kadar hiçbir insanoğlunda bu denli güçlü baskı altına alınmamıştır. Çünkü erkekler tarafından özellikle biz kadınlar için icat edilmiş, imanla dua etmemiz, yasamız olması gereken hiçbir doktrin yoktur. Yaşam düsturumuz hâlâ eski geleneklerin otoritesidir. Buna biz izin veriyoruz... En yüce ve tek yasa koyucu olarak tanıdığımız akıl, bize özgür olmayı emrediyor!" Bayan Annekenin konuşması çok başarılı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1853teki ilk ABD konferansı küfürler ve kaba tezahüratla kesilmişse de, şimdi çılgınca alkışlanır ve kadın haklarının öncüsü olarak kutlanır. Kendi eyaleti Wisconsini temsilen "National Woman Suffrage Associationa (Ulusal Kadın Seçmenlik Hakları Birliği) delege olarak katılır. Kadınların oy hakkını elde etmeye çalışan bir dernek bu. Fritz Annekeyi bunlar hiç ilgilendirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"New Yorktaki toplantıdan sonra uğraşlarım hakkında tek kelime bile söylememiş olman üzüyor beni. Senin yargılarının benim için her şeyin üstünde olduğunu bilirsin..." diye yazar toplantıdan sonra kocasına. fakat kocası susmaya devam eder. Diğer göçmen Almanlar nezdinde de her zaman olduğu gibi inatçı direnişlerle karşılaşır. Susan Brownell Anthony 1872de yasak olmasına rağmen genel seçimlerde oy kullanma yürekliliğini gösterip bu yüzden para cezasına çarptırılınca, Almanca gazetelerden çıkan gerici seslere karşı derhal ve resmen onun yanında yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1904te "Kadınların Seçim Hakkı İçin Dünya Birliğinin kuruluşunda Susan B. Anthony, "Bayan Anneke kadınların seçim hakkı hareketinde ilk sırada yer almaktadır," diye açıklamada bulunur, Annekenin ölümünden yirmi yıl sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1884 Kasımında Mihvaukeede ölen bu kadının on yıllarca uğruna savaştığı yasa, ancak ölümünden otuz beş yıl sonra yürürlüğe girer; Amerikan Anayasasına ilave edilen 19. madde şöyledir: "Birleşik Devletler vatandaşının seçme ve seçilme hakkı, cinsiyeti nedeniyle ne Birleşik Devletler ne de herhangi bir eyalet hükümeti tarafından reddedilebilir ya da kısıtlanabilir."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4509194638378414577?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4509194638378414577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4509194638378414577' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4509194638378414577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4509194638378414577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/mathilde-franziska-anneke.html' title='Mathilde Franziska Anneke'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1177669096451520104</id><published>2008-01-15T21:11:00.004+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:33.494+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>2. Abdülhamid</title><content type='html'>Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbulda doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendidir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid ibadetlerini aksatmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamidin kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbulda Şişli Etfal Hastahanesini ve Darülacezeyi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbula getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdata ve Medineye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1177669096451520104?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1177669096451520104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1177669096451520104' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1177669096451520104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1177669096451520104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/2-abdlhamid.html' title='2. Abdülhamid'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3314083175664426996</id><published>2008-01-15T21:11:00.003+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:29.560+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Çoban ve Karaoğlan</title><content type='html'>Çoban Sülü, Karaoğlana Karşı&lt;br /&gt;1974, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart dönemi diye adlandırılan süreçten çıkış 14 Ekim 1973 seçimleriyle oldu. Solun üzerinde terör estiren ve toplumsal muhalefeti baskı altına alan bu dönemin sonunda yapılan seçimler Bülent Ecevitin liderliğindeki CHPnin zaferiyle sonuçlandı. 1950de başlayan çok partili sistemde CHP ilk defa bu kadar oy alarak ve seçimlerden birinci parti olarak çıkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart döneminin baskı ve zulmü karşısında tüm toplumsal muhalefet güçleri, tüm sol hareket "demokratik bir söylem" tutturan Ecevitin CHPsini destekliyordu. Dağlara taşlara yazılan "Halkçı Ecevit", "Umudumuz Ecevit", "Karaoğlan" sloganlarının da gösterdiği gibi emekten, özgürlükten, demokrasiden yana güçler ülkede yeni bir dönemin ancak Ecevitin CHPsinin iktidara gelmesiyle açılabileceğini düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanları coşkuyla dolduran büyük kalabalıklara daha sonra adına "Ecevit mavisi" denilen mavi renkli gömleğiyle seslenen Bülent Ecevit de bu talepleri gerçekleştirmeye söz veriyor, kendisine yönelen umutları boşa çıkarmayacağını söylüyordu. Nitekim "Karaoğlan" 1973 seçimlerinden birince parti olarak çıkarken 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan ve köylü kökeni dolayısıyla "Çoban Sülü" lakabıyla anılan Süleyman Demirelin Adalet Partisi ancak ikinci parti olabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart döneminin son "partiler üstü hükümeti" olan Naim Talu hükümetinin yerine Ecevitin liderliğinde bir hükümet kurulacaktı. Ancak bu o kadar kolay olmadı. Büyük Millet Meclisinde ancak 180 milletvekili olan CHPnin koalisyon yapabileceği bir ortağa ihtiyacı vardı. Uzun görüşmeler ve uğraşlardan sonra bu ortak Necmettin Erbakanın liderliğini yaptığı Milli Selamet Partisi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solcu bir partiyle İslamcı bir partinin bu ortak hükümetini çiçeği burnunda Başbakan Bülent Ecevit "tarihsel uzlaşma" olarak nitelendiriyordu. Türkiye Cumhuriyetinin 38. Hükümeti olan ve Ecevitin de ilk defa başbakanlık koltuğuna oturduğu 25 kişilik kabinede CHPnin 18, MSPnin ise 7 bakanı vardı. 12 Mart dönemi artık geride kalıyor ve ülkede bir bahar havası esiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak işler hiç de umulduğu gibi gitmeyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart döneminin yaralarını sarmak üzere bir genel af çıkarılması ve cezaevlerine doldurulan binlerce ilerici, solcu tutuklu ve mahkumun dışarı salıverilmesi hükümetin programında yer alan ve halka söz verilen en önemli vaatlerden biriydi. O dönemdeki Türk Ceza Kanununun popüler  anti-komünist maddeleri 141-142inci maddeler de dahil olmak üzere siyasi nedenlerle cezaevine atılan herkes affın kapsamı içinde yer alacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüşmeler sırasında Adana Cezaevinde yatmakta olan şair Can Yücel, kendisini ziyarete gelen ve "Hadi gene iyisiniz, yakında çıkacaksınız, CHP sizi affediyor" diyen bir dostuna sinirlenmiş, "Önemli olan bu değil, önemli olan halkın CHPyi affetmesidir, bunu anlamaya çalışın" diye yanıt vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak genel af yasa tasarısı Mecliste görüşülürken 20 MSP milletvekilli 141-142inci maddelerin af kapsamı içine alınmasına muhalefetle birlikte karşı oy vermiş ve tam da korkulduğu gibi af gerçek amacı dışına çıkıvermişti. sadece adli tutuklu ve hükümlüler salıverilirken hemen bütün siyasiler içeride kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin istifası, koalisyonun bozulması tartışmaları patlak vermiş ancak bunlar bir sonuca ulaşmadan Anayasa Mahkemesi imdada yetişerek çıkan yasanın "eşitlik ilkesi"ne aykırı olduğunu belirterek, affın kapsamasını genişletmiş ve tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler de yasadan yararlanır duruma gelmişlerdi. Böylece hem hükümet, hem de CHP paçayı kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayında atlatılan bu krizin sonra bu hükümet ne kadar devam edebilir, Erbakana ne kadar katlanılabilir diye tartışırken bu defa Kıbrıs krizi patlak verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir Kıbrısta varolan karışıklıklar, Yunanistandaki cuntanın da desteğiyle 15 Temmuz 1974de Nikos Sampsonun Makariosa karşı düzenlediği bir darbeyle çok kritik bir noktaya sıçradı. Kıbrıslı Türklerin can güvenliği tehlikeye girmişti ve Türkiyeden yardım istiyorlardı. Kıbrısla ilgili anlaşmalarda İngiltere, Türkiye ve Yunanistan "garantör devlet" olarak tanımlanmıştı ve adada varolan statüko bozulduğunda müdahale etmeye hakları vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecevit hükümeti Kıbrısa müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak bu konuda Yunanistanla işbirliği yapmanın olanağı yoktu, çünkü Sampsonun darbesinin arkasında Yunan cuntasının olduğu besbelliydi. İngiltereyi birlikte müdahaleye ikna etmek için yoğun bir çabaya giren Türk hükümeti bir sonuç alamayınca Kıbrısa tek başına müdahale etmeye karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Temmuz sabahı TRT mikrofonlarına heyecanlı bir sesile konuşan Ecevit, Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrısa çıkartma yapmakta olduğunu dünyaya açıklıyor, "Barış Harekatı" adını verdiği bu askeri müdahalenin sadece Kıbrısa değil Yunanistana da barış ve demokrasi getireceğini ileri sürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün süren harekattan sonra Birleşmiş Milletlerin çağrısıyla 22 Temmuzda ateşkes yapıldı, ancak İsviçrede süren görüşmelerden bir sonuç alınamayınca 15 Ağustosta Türk birlikleri ileri harekata devam ederek adanın yaklaşık üçte birini kontrolleri altına aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geride kalan çeyrek yüzyıldan bu yana Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaşmadı ama adaya yapılan askeri müdahale ile birlikte Başbakan Ecevit de "Kıbrıs Fatihi" oluvermişti. Yarım yüzyıl sonra ilk defa savaşa giren Türk ordusunun bir zafer daha kazandığı havası ülkeye hızla yayılmış ve bunu sağlayan Ecevit de birden "kahraman" haline gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüslerin arkasını Ecevitin "miğferli posterleri" süslüyordu. Daha sonra uzun yıllar boyunca Türkiyenin başını çok ağrıtacak bu askeri harekat Ecevitin popülaritesini çok artırmış, Başbakan Yardımcısı Erbakan iyice gölgede kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Af yasası tartışmaları sırasında doruğa çıkan hükümet içindeki kriz ve Erbakanın dayanılmaz kaprisleri olarak sunulan bir takım koalisyon içi sorunlar karşısında kamuoyunun desteğine güvenen Ecevit, Kıbrıs fatihliğini oya tahvil edebileceğini düşündü. Hükümet istifa edecek ve hızla erken seçime gidilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken seçimden CHPnin tek başına iktidara geleceğinden hiç kuşkusu yoktu. Nitekim Ecevit, Kasımda hükümetin istifasını vererek ülkeyi bir erken seçime götüreceğini umduğu süreci başlattı. Ancak evdeki hesap hiç de çarşıya uymayacak ve "Kıbrıs Fatihi" tam bir fiyaskoyla karşı karşıya kalacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten hemen bir seçime gidilse Kıbrıs rüzgarını arkasına alan Ecevit belki de tek başına iktidar olabilirdi, ancak Çoban Sülünün buna izin vermeye hiç niyeti yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yine bir hükümet krizi çıktı. Kontenjan Senatörü Sadi Irmakın başkanlığında 12 Mart döneminin "partiler üstü" hükümet modelini yansıtan, bakanların tümünün TBMM dışından veya kontenjan senatörlerinden oluştuğu bir hükümet kuruldu. Ancak güven oyu alamadı. Alamadı ama bir başka hükümet de kurulamadığı için yaklaşık dört ay ülkeyi yönetmeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda 31 Mart 1975de AP lideri Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisini bir araya getirerek "Milliyetçi Cephe" adı verilen bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı. MHPnin de ilk defa iki bakanla yer aldığı bu hükümet yoğun çatışma ve çalkantılarla birlikte 5 Haziran 1977de yapılan seçimlere kadar, yaklaşık iki buçuk yıl devam edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eline geçen iktidar fırsatını ancak 10 ay değerlendirebilen "Kıbrıs Fatihi" ise Midyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuş, Çoban Sülünün fendi Karaoğlanı yenmişti!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3314083175664426996?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3314083175664426996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3314083175664426996' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3314083175664426996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3314083175664426996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/oban-ve-karaolan.html' title='Çoban ve Karaoğlan'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4874604190351502119</id><published>2008-01-15T21:11:00.002+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:28.459+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>Afrika'nın Sömürgeleşmesi</title><content type='html'>Afrikanın sömürgeleşmesi gayet kısa bir sürede olmuştur. O kadar ki, 1870de Afrikanın ancak onda biri sömürge iken, 1890 da sömürge olmamış kısım ancak onda bir miktarında idi. Afrikanın insanlığın bilgisine açılması devre devre olmuştur ve burada da üç devreyi tesbit etmek mümkündür. Bunlardan ilk devreyi teşkil eden ilk çağlarda, Kuzey Afrikada Mısır ve Kartaca medeniyetlerine rastlamaktayız. Daha sonra bunların yerini Roma İmparatarluğunun dağılmasından sonra ve Osmanlı İmparatorluğunun ortaya çıkışı ile, Kuzey Afrika Osmanlı İmparatorluğunun kontroluna girmiştir. 8inci, 9uncu ve 10uncu yüzyıllarda ise Arap Yarımadasının Doğu Afrika ile temasa geçtiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Somali, Kenya ve Kızıldeniz kıyıları 10. yüzyıldan itibaren Arapların sömürgesi olmuştur. Doğu Afrikanın Arapların sömürgesi olması, bu bölgelerde Arap dil ve kültürünün ve aynı zamanda Müslümanlığın yayılması neticesini vermiştir. Arap dil ve kültürünün bu bölgelerdeki tesiri günümüze kadar devam etmiş ve bugün dahi buralarda mahalli dillerle Arapçanın karışmasından meydana gelen ve "Sahil Dili" manasına gelen Swahili dili konuşulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Doğunun Arap kuşağının Osmanlı İmparatorluğunun kontroluna girmesinden sonra, Doğu Afrikadaki Arap kontrolü de zayıflamıştır. fakat tam bu sıralarda, Avrupalılar Afrika ile alakadar olmaya başlamışlardır. 15inci yüzyıldan itibaren Portakizliler Angola ve Mozambik kıyılarını ele geçirirken, Hollandalılar da Güney Afrika kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Fransızlar ise Afrikaya, 16ıncı yüzyıldan itibaren ve Batı Afrika kıyılarında Senegalden itibaren Afrikaya girmeye çalışmışlardır. İngilizler ise, genellikle Gine Körfezi kıyılarına yerleşmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizcilikte ilerlemiş olan Avrupa ülkeleri Afrikanın kıyılarına yerleşmekle beraber, iklim ve tabiat şartlarının güçlüğü dolayııyla, kıtanın içerlerine girmeye cesaret edememişlerdir. Bu sebeple, 19uncu yüzyılın ortalarına galinceye kadar, Afrikanın iç kısımları ve buralardaki hayat, insanların bilgisine kapalı kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrikanın insanlığın bilgisine açılmasında Nil nehri büyük rol oynamıştır. çok eski çağlardan beri Nil Nehri ve bilhassa Nilin kaynağı insanların merakını çekmekte idi. 19uncu yüzyılda Nilin kaynağını araştırma teşebbüsünde bulunan, İngiliz John Speaktır. 1850de Samuel Bakerde bu nehrin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, lakin başarılı olamamıştır. Nilin kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa açan David Livingstonedur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livingstone, 1842 yılından 1873 yılına kadar Afrikanın içerlerinde yaptığı gezilerde Nilin kaynağını bulmuş ve Afrikanın bilinmeyen kısımlarını insanlığın bilgisine açmıştır. Bu gezileri sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Levingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun gezilerini devam ettirerek, 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongonun iç kısımlarını gezmiştir. Afrikanın, bir bakıma "keşfedilmesi", Avrupa devletlerinin kıyılardan içerlere hücumuna sebep olmuştur. Bu, sömürgeleşmenin hızlanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyıda bir yeri ele geçiren, içerlere kadar olan geniş toprakların kendisinin olduğunu ilan ediyordu. Bu ise, anlaşmazlıkları arttırdı. Bu sebeple Avrupa devletleri, 1885 yılında Berlinde toplanıp "Berlin Senedi" adı ile bir belge imzaladılar. Bu senet, sümürgecilikte "fiili işgal" prensibini kabul ediyordu. Yani, Afrikada bir toprağı fiilen işgal etmedikçe, orasına sahip olunamıyacaktı. "Fiili İşgal" prensibi Afrikaya hücumu daha da hızlandırdı. Her devlet, diğerlerinden önce harekete geçip, daha geniş toprakları işgale çalıştı. Avrupa politikasına ağırlık veren Bismarck bile bu sömürgeciliğe koşuştan geri kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Afrikada Tanganyika (bugünkü Tanzania) 1884de Almanya tarafından işgal edilmişti. Bunun arkasından Almanya Güney-Batı Alman Afrikasını (bugünkü Namibia) ve Gine Körfezinde Togo ve Kamerunu ele geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilterenin Sömürgecilik Faaliyetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrikanın sömürgeleşmesinde aslan payını İngiltere almıştır. İngiltere, Avrupada Napolyon Savaşlarını sona erdiren ve Avrupa haritasına yeni bir şekil veren 1815 Viyana Kongresi kararları ile Hollandanın elinden Güney Afrikadaki Cape sömürgesini almıştır. Bundan sonra, 1840larda, Güney Afrikadan daha yukarılara çıkıp, bugün Güney Afrika Cumhuriyetinin sınırları içinde bulunan Oranj ve Transvaal topraklarını da Cape sömürgesine (Cape Colony) kattı. Daha yukarda da belirttiğimiz gibi, İngiltere 1882 de Mısırı işgal etmekle Afrikanın kuzey ucuna da yerleşmiş olmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1885 Berlin Konferansından sonra ise; Nil Nehrinin bütünlüğünü korumak için, Mısırdan güneye inip Sudanı da ele geçirmek istedi. fakat buradaki Müslüman halkın silahlı mukavemeti ile karşılaşıp iki kere de yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Sudan meselesine bir süre ara verip, tekrar güneye döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1885-1895 arasında, Transvaaldan kuzeye çıkıp Rodezya (bugünkü Zimbabwe) ile Nyasalandı (bugünkü Malawi) aldı ve buradan da daha yukarılara çıkarak Kenya ve Ugandaya girdi. Şimdi arada tek boşluk olarak Sudan kalmıştı. Onun için 1895-96 da yaptığı silahlı mücadele ile 1896 da Sudanı da işgal etti. Sudanın işgali ile İngiltere, Afrikanın kuzeyinde İskenderiyeden güneyinde Cape Towna kadar geniş bir şerit halinde uzayan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş olmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransanın Sömürgecilik Faaliyetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransanın Afrikadaki sömürgecilik faaliyeti, İngiltereninkinin aksi istikamette olmuştur. örneğin İngiltere, Afrikada kuzey-güney istikametinde hareket ederken, Fransa Afrikaya batı-doğu istikametinde girmek istemiş ve bunun için de Senegalden hareket etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransanın 1880lerde Senegalden hareketle batıya doğru ilerlemesi İngiltereyi endişelendirmiştir. Zira bu sırada Gine Körfezine de İngiltere hakimdir ve Fransanın Niger Nehri istikametinde ilerlemesi dolayısıyla İngiltere, Fransanın Niger Nehrini takiben güneye Gine Körfezine sarkmasından korkmuştur. fakat Fransanın İngiltere ile yapmış olduğu bir anlaşma ile, Niger Nehrinden güneye inmemeyi vaad etmesi, bir çatışmayı önlemiş ve İngiltereyi rahatlatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransanın güneye inmesinin İngiltere tarafından engellenmesi, bu devleti doğu istikametinde ilerlemeye adeta mecbur bırakmış olmaktaydı. Bu sebepten ilerlemesine devam ederek bugünkü Mali, Niger, Chad ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti topraklarını ele geçirip Sudana girdi ve Nilin iki büyük kolundan olan Beyaz Nil kıyılarına dayandı. Tam bu sıradadır ki İngiltere de kuzeyden ve güneyden Sudanı işgale başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki devletin kuvvetleri Beyaz Nil üzerinde Kodokda (Fachoda) karşı karşıya geldiler. Nerdeyse aralarında bir savaş çıkacaktı. Çünkü İngiltere Fransanın Sudandan çıkmasında ısrar etti. Fransa, İngiltere ile bir savaşı göze alamadığı için, 1898 yılında Sudandan çekildi ve İngiltere de Nilin bütünlüğünü kendi eline geçirmeye muvaffak oldu. İngiltere ile Fransa Madagaskar üzerinde de çatıştılar. fakat Sudan, İngiltere için daha mühim olduğundan, Madagaskarı Fransaya bıraktı ve oradan çekildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4874604190351502119?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4874604190351502119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4874604190351502119' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4874604190351502119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4874604190351502119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/afrikann-smrgelemesi.html' title='Afrika&apos;nın Sömürgeleşmesi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8275858503139175548</id><published>2008-01-15T21:11:00.001+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:26.043+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Pessinus (Ballıhisar)</title><content type='html'>Pessinus ören yeri, Ankara-Eskişehir karayolu üzerinde Sivrihisar yakınlarındaki Ballıhisarda bulunmaktadır. Pessinus, tanrıların anası Kibele olarak anılan tanrıçanın popüler  kutsal yerleşmesiyle birlikte ?Rahipler Devleti? şeklindeki antik bir Frig yerleşmesiydi. Ana Tanrıçanın şekilsiz taştan yapılmış kült heykelinin (Baitylas) gökten indiğine inanılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent, Bergamalıların egemenliği altında kalmıştı, fakat Galatların saldırısına rağmen buradaki rahipler sınırlı bir özgürlüğe sahip olabilmişlerdi. Kenti beş Frigyalı ve beş de Galat rahiple birlikte bir baş rahip yönetmişti. MÖ. 204 yılında Roma senatosunun Pessinusa elçiler gönderip Kibelenin kült heykelini Romaya getirtmesi ve orada inşa ettirilen bir tapınağa bu heykelin yerleştirilmesiyle kent çok büyük bir üne kavuştu. MÖ. 25 yılında Augustus, Galatia eyaletini kurunca, Pessinus Romalıların yönetimine geçmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8275858503139175548?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8275858503139175548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8275858503139175548' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8275858503139175548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8275858503139175548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/pessinus-ballhisar.html' title='Pessinus (Ballıhisar)'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3455337195206308134</id><published>2008-01-15T21:11:00.000+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:31.947+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Aydınoğulları</title><content type='html'>XIV. yy.da Aydın ve İzmir yöresinde egemenlik kuran beylik. Germiyanoğullarından Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından Menderes yöresinde kuruldu (1330). Oğlu Umur Bey zamanında beylik en canlı dönemini yaşadı. Yunanistan, Mora ve Ege adalarına seferler yapıldı, ganimetler elde edildi. fakat papa tarafından gönderilen Haçlı ordusunun İzmiri alması (1344) ve Umur Beyin öldürülmesiyle gerileme dönemi başladı. Kardeşi Ayasuluk emîri Hızır Bey Haçlılarla anlaşmak zorunda kaldı, 1390da da beylik tamamen Osmanlı egemenliğine girdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3455337195206308134?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3455337195206308134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3455337195206308134' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3455337195206308134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3455337195206308134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/aydnoullar.html' title='Aydınoğulları'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1170974274651420241</id><published>2008-01-15T21:10:00.000+02:00</published><updated>2008-01-15T21:18:23.491+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Antoinizm</title><content type='html'>Tanrıya ermişliği ülkü edinen bir dindir. Kurucusu Belçikalı bir maden işçisi olan Louis Antoinedır. Antoine, kendinde hastaları iyi etme yeteneği olduğunu ileri süren, ispirtizma meraklısı bir kimseydi. Çevresine birçok çömez toplamayı başardı. Bunlar, kiliseler kurdular, bu kiliselerin papazları için özel üniformalar yaptırdılar. Belçikada, Fransanın kuzeyinde, Pariste, Almanyada, Polonyada bu dine inanmış kimselere rastlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Louis Antoine 1905- 1910 yılları arasında kurduğu dinin ilkelerini kaleme almıştır. Buna göre, Antoinizm insanın tanrılaşmasına, madde ile maddeden doğan hastalığın yokluğuna dayanır. Akıl yavaş yavaş kaybolup yerini bilince bırakmalıdır. İnsanın Tanrıya karşı bağımsız olmasını gerektiren ahlâk, başkalarını, bu arada düşmanlarımızı da sevmemizi öğütler. Antoinizme göre, insan ölünce ruhu bedeninden ayrılıp yeni bir bedenle ortaya çıkar. Bu din, hastaların iyileştirilmesini sağlamak bakımından, takdis törenlerine, duaya büyük önem verir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1170974274651420241?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1170974274651420241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1170974274651420241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1170974274651420241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1170974274651420241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/antoinizm.html' title='Antoinizm'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-923686978224604026</id><published>2008-01-11T21:34:00.000+02:00</published><updated>2008-01-11T21:35:01.548+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Eski Liderlere Yasak</title><content type='html'>Eski Liderlere Siyaset Yasağı&lt;br /&gt;12 Eylül 1980 sonrası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan "Milli Güvenlik Konseyi" ordunun en üst komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu. Ordunun "emir-komuta zinciri içinde ve emirle gerçekleştirdiği" açıklanan ve adına "Bayrak Harekatı" denilen bu darbeyle Demirelin 1980 yılı başında kurduğu azınlık hükümeti devrilmiş ve ordu 27 Mayıs 1960tan sonra ikinci defa iktidarı doğrudan ele almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart 1971deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komuta kademesinin istediklerini aynen gerçekleştirerek ve "partiler üstü bir hükümet" kurulmasını sağlayarak geriye çekilmişti. Bir iktidar odağı olmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığı hissedilen parlamento böylece "demokrasi"yi korumuş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu defa generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar ve memleketi daha köklü bir şekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekim cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evrenin radyo ve televizyonlardan okuduğu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin lağvedildiği duyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu. Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin de çalışmaları durdurulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara el koyduğu gün cuntanın aldığı bir diğer önlem de parlamentodaki siyasi partilerin liderlerini "gözetim altına" almak oldu; Başbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Çanakkalede Hamzaköyde "ordunun misafiri" olurken, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakanla Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de İzmirde Uzunadaya gönderildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankarada cezaevine konulacaktı. Demirelle Ecevite ise bir süre sonra Ankaraya evlerine dönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına ilişkin sıkı uyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklananlar bir yana "dışarıda" kalan Demirel ve Ecevitin de cuntaya göre pek rahat durduğu yoktu. Ecevitin daha çok uluslararası ilişkileri baş ağrıtırken, "Tapulu arazimin üzerine gecekondu kurdurmam" diyen Demirelin de ülkenin her tarafındaki siyasi kadrolarıyla ilişkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelince bir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtında Genelkurmay Başkanı üniformasıyla ve cuntanın diğer üyeleriyle şehir şehir dolaşarak meydan nutukları atan Kenan Evrenin konuşmaları tam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyaya bakışını yansıtan basit ve kestirme değerlendirmeler ve mesajlar içeriyordu. İdam cezalarının infaz edilmesi eleştirileri karşısında "Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?" diyen Evren, Kurandan ayetler okuyarak halkı eğitmeye çalışıyor, şeriata karşı uyanık olmaya çağırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasıl çalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmaya kalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarının öldürülmesini kararlaştırmışlardı. Cuntanın hukuktan anladığı ancak bu kadardı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasi liderlere yöneltiyordu. Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyi meşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu. Halkın gözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadar aklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genel başkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlı insanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her hafta sonu bir şehri ziyaret ediyordu. Bir süre sonra bu kadar mahkum ettikleri liderlerin henüz  rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasi faaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981 yılı başlarında Konyada yaptığı konuşmada "Kirlettikleri tencereyi tekrar kendilerine teslim edeceğimizi düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar" diye tehdit eden Evren ve arkadaşları aynı yılın sonunda faaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynı adla bir daha parti kurulamayacağına ilişkin de bir yasa çıkardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kişiden oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleri her türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak "kanun devleti" olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici bir madde, 15. maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasaların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasa maddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlem almayı ihmal etmeyeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçe yöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler. Böylece hiçbir yargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlerce kişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana dek siyasal yaşamın öne çıkardığı, her partinin kendi tarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler bir anda en doğal haklarından yoksun kaldılar. Cunta sözcüleri bu siyasi kadroların 12 Eylül öncesinde "ülkeyi uçurumun eşiğine getirdiğini" iddia ediyor ve "demokrasiye geçince memleket tekrar bu adamlara teslim edilemez" diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesi gerektiğini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasette "mıntıka temizliği" yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanın kendine özgü kurallarından, işleyiş koşullarından ve özerk yapısından habersiz ve bilgisiz bir şekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadan sonra "kendi alanlarında başarılı olmuş" kişilerin siyasete girmesi nasıl beklenebilirdi? ama siyaseti de bir "devlet hizmeti", aslında "askerlik" gibi bir tür "vatani görev" olarak gören kafanın soruna böyle yaklaşmasında şaşılacak bir yan da yoktu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendi seçmen kitlesi açısından "karizmatik" özellikleri olan liderlerin tasfiye edilmesiydi. "Lider sultası" o yıllarda da üzerinde en fazla durulan konulardan biriydi. "Başarısız" veya "kötü" olduğuna kanaat getirilen liderler partilerin iç ilişkileri ve demokrasisi çerçevesinde tasfiye edilemediğine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursa memleketin demokratik yaşamına ciddi bir katkıda bulunulacağına inanılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aşmayan kavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu. Tüm bu önlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiyenin önüne yeni ufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduğu Özal dönemiyle birlikte görülecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece 12 Eylül öncesinin "karizmatik" liderlerinin hepsi yasaklı hale geldiler. Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı. "Siyasetin emekliliği olmaz" kuralı bu defa de işledi ve her biri kendilerine en sadık isimlerden "emanetçiler" bularak 1983 sonrasında kendi partilerini kurdurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda "ikinci sınıf kadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem de taşradaki parti teşkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyinde önemli ölçüde her şey eskisi gibi olmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Turgut Özalın ANAPı eski hiçbir partinin devamı olmadığını söyler ama aslında seçtiği isimde bile Adalet Partisini (APyi) çağrıştırırken, diğerlerinin tümü 12 Eylülün kapattığı partilerin devamı niteliğindeydiler; DYP APnin, SHP CHPnin, RP MSPnin, MÇP ise MHPnin devamıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tuhaf tablo 12 Eylülün "yargısız infazı" olan siyaset yasağının da giderek tartışılmasına yol açıyordu. Nitekim tartışmalar ve kamu vicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAPın karşı çıkmasına rağmen Kasım 1987de siyasi yasaklıların haklarının tanınması için Anayasada değişiklik yapıldı ve referanduma gidildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özalın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması, cuntanın yaptığı infazın toplumsal meşruiyet kazanmasıydı. Ancak kıl payı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesinden yanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başına döndüler. Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylülün başbakanlıktan indirdiği Süleyman Demirel önce başbakan oldu, hızını alamayıp cumhurbaşkanlığına da çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Ecevit iki defa başbakan olurken, 12 Eylülden önce bir gün başbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bile başbakan olmayı başardı. Ömrü yetse belki Türkeş de bu makama oturmayı becerecekti ama onun sonra MHPnin başına geçen Devlet Bahçeli bu göreve hazırlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylülün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi "bit pazarına nur yağdı" sözünü doğrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar bir anlamda başarısız sayılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki de başka bir açıdan da başarılı oldukları söylenebilir; çünkü başbakan veya cumhurbaşkanı olan bu şahsiyetlerin izledikleri politikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklar taşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaştıklarına ve önemlice her konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyen uyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylülün generalleri kalkıp, "Biz size başbakan, cumhurbaşkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyaset yapamazsınız dedik" diye konuşsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-923686978224604026?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/923686978224604026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=923686978224604026' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/923686978224604026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/923686978224604026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/eski-liderlere-yasak.html' title='Eski Liderlere Yasak'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-460892629637600014</id><published>2008-01-11T21:32:00.000+02:00</published><updated>2008-01-11T21:34:19.259+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Banker Skandalı ve Özal</title><content type='html'>Banker Skandalı ve Özalın Önlenemeyen Yükselişi&lt;br /&gt;Temmuz 1982&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım yüzyılda 17 defa IMF ile stand-by veya çerçeve anlaşması imzalayarak ekonomisinin içine sürüklendiği krize çare arayan, istikrar önlemleri uygulayan Türkiye 1970li yılların sonlarında yine bir ekonomik kriz içine girmiş ve kurtuluşu Turgut Özalda bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 yılı başında bir azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel, Özalı da tam yetkiyle ekonomi yönetiminin başına getirmiş ve o da daha sonra "24 Ocak kararlan" diye anılacak bir istikrar paketini uygulamaya koymuştu. Her zaman olduğu gibi "kemer sıkma" politikasına dayanan Özalın programı Türkiyeyi "serbest piyasa düzeni"ne ulaştırma iddiasını taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka toplumsal ve siyasal etkenlerin yanı sıra aynı zamanda böylesi bir ekonomik istikrar programının da siyasi bir gereği olarak 12 Eylül 1980de bir askeri darbe oldu ama Özal görevinden alınmadı. Tam tersine Demirel hükümetinin bir bürokratı iken cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak daha da güçlü bir şekilde misyonuna devam edecekti. Kaya Erdem ise Maliye Bakam olarak Özalın en önde gelen yardımcısıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikilinin serbest piyasa düzenine geçişin bir gereği olarak yaptıkları işlerden biri ise faizlerin serbest bırakılması olacaktı. Türkiyede sermaye birikimi yetersiz olduğu için mali sistem de her zamanki gibi zayıf ve birçok sorunla yüz yüzeydi. Daha hızlı ve vahşi bir sermaye birikiminin sağlanması için serbest bırakılan faizler ve devreye sokulan yeni bazı ekonomik politikalar sonucunda Türkiyedeki banker sayısında bir patlama meydana gelecek ve bankalar büyük ölçüde bu bankerler aracılığıyla halktan para toplar hale gelecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde Türkiyedeki 38 bankanın 31i bu bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlıyor ve böylece mali sisteme yeni kaynak bulunmuş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak denetimsiz ve bilinen alaturka ölçülerin de iyice ötesine giden bu "piyasa bankerleri" olayında ipin ucu fena halde kaçacaktı. Her türlü üç kağıtçı, iflas eden tüccarlar, emekli memurlar, emlakçılar, kaportacılar, kasaplar, ev kadınları veya köşe başındaki bakkal, 18 yaşından 70 yaşına kadar, her yaştan, her baştan ve her cinsten Türk vatandaşı birkaç ay içinde "banker" olup çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981 yılında sayılarının bini aştığı tahmin edilen bankerleri bir ölçüde denetim altına almak için bir yasa çıkarılarak 15 Ekime kadar tekrar başvuru yapmaları istenecek ancak yasal süre dolduğunda başvuranların sayısı 278de kalacaktı. ama başvurmayanlar da faaliyetlerine pekala devam ediyor, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek halktan para toplamalarına kimse bir şey diyemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllık enflasyon yüzde 30larda iken aylık yüzde 10-12 ile para toplayan bu bankerlere güvenilemeyeceğini, hemen hepsinin yakında batmak zorunda kalacağını herkes biliyor, konuşuyor ama bir yandan da evini, arabasını satıp bankerlere yatırarak, bir süre için de olsa bu "saadet zinciri"nden pay kapmak için can atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 milyon liraya lüks bir dairenin satın alınabildiği o günkü rakamlarla bu bankerlerde toplanan para 150 milyar lirayı geçiyordu. Yine o günlerdeki döviz kuru dijkate alındığında bir buçuk milyar dolara yakın bir para toplanmıştı ki, 1981 Türkiyesinin ölçüleri çerçevesinde bu oldukça büyük bir miktardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durumun nasıl bir felakete doğru gittiğini görenler müdahale etmeye çalışacaklar, bankerlerin sıkı bir denetim altına alınmasını ve faiz oranlarında da bazı düzenlemeler yapılmasını isteyeceklerdi. ama Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisi bu tür müdahalelere şiddetle karşı çıkacaklar, bunun "serbest piyasa" mantığına uygun olmadığını söyleyeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981de Özalı Türkiyede "Yılın Adamı" seçen popüler  Euromoney dergisi "Türk Mucizesi"nden söz ediyordu. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal 5 Nisan 1982de İstanbulda yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti: "1981 yılında alınan ekonomik sonuçlar uygulanmakta olan politikaların doğruluğunu göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enflasyon yüzde 30a çekilmiş, yüzde 4,4 büyüme hızına ulaşılmış, sanayi ürünleri ihracatında yüzde 120 oranında artış sağlanmıştır." Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar aynı günlerde yaptığı bir açıklamada "Avrupa bizi kıskanır duruma geldi" diyecek kadar kendinden geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çılgınlık, bu acayip saadet zinciri tabii ki bir gün gelecek kırılacaktı ve o günün gelmesi çok gecikmedi. 1981 sonbaharında bankerler birer-ikişer batmaya başladığında Eylül ayında Maliye Bakanı Kaya Erdem bir gazeteye verdiği demeçte ağzından baklayı çıkarıverdi; "Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır" deyiverdi. Kumarda kazanmak kadar kaybetmek de vardı ve sağlam yatırım yapmayan vatandaş kaybedecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maliye Bakanının bu sözleri birkaç hafta içinde yüzlerce bankerin batmasını, topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmasını getirecekti. Bu bankerlere, örneğin tefecilere bağlı olarak iş yapan firmalar da batıyor ve banka sistemi içinde iş görmeye çalışan büyük sanayi kuruluşları da sallanıyordu. ama Özal "Batan batar, kalan sağlar bizimdir" derken hiç umursamıyordu. Serbest piyasa böyle bir şeydi, yanlış yapan ve aşırı risk yüklenen sonuçlarına katlanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıralarda gazetelere yansıyan ilginç bir olay bankerlere umut bağlayanların kimlere kadar uzandığını gözler önüne seriyordu. O sıralarda 12 Eylül cuntası kendi seçtiği isimlerden bir Danışma Meclisi de kurmuştu ve eski başbakanlardan Prof. Sadi Irmak da bu Meclisin başkanlığına seçilmişti. 27 Kasımda resmi plakalı aracıyla Ankarada bir banker kuruluşunu ziyaret eden Meclis Başkanı 28 Kasım 1981 günkü gazetelere şöyle haber olacaktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dün Ankaradaki nezaket ziyaretlerini sürdüren Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak son ziyaretini bir bankerlik kuruluşuna yaptı. Burada gazetecilerle görüşen Irmak, Tara yatırmadım, çekmedim de. Eski bir dostumdur, ziyaretine geldim dedi. 001 plakalı arabasını Kızılayın göbeğinde kaldırıma çektiren Irmak, ceketinin sağ cebinden dışarıya taşan ve mevduat sertifikasına benzeyen iki adet kağıdın göründüğünü fark edince de hemen pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Irmakın ayrılışından sonra bankerlik kuruluşunun müdürü de bilgi vermekten kaçındı ve sorular karşısında Hesabı vardır da diyemem, yoktur da diyemem. Biliyorsunuz bu konu gizlidir dedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hızla batmakta ve ortadan kaybolmakta olan küçük ve orta büyüklükteki bankerlerden kurtulunmakla kalınmayacak, sıra büyüklere ve en büyüğe gelecekti. "Banker Kastelli" adıyla tanınan Cevher Özden gerçekten de piyasanın en büyüğü idi ve 150 milyar lirayı aşan paranın yaklaşık 100 milyarını toplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bir yandan da piyasanın artık tahammül edilemez duruma gelen risklerini ve potansiyel hasarı denetim altına almak için getirilmek zorunda kalınan kimi önlemler, bankaların mevduat sertifikası satışına getiren sınırlamalar ve daha sonra yasaklamalar Banker Kastellinin de sonunu getirecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1982 yazına doğru artık sadece Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubuna bağlı Hisarbankın ve Özer Çillerin başında bulunduğu İstanbul Bankasının sertifikalarını satmaktan başka bir yolu kalmayan Kastelliye son darbe 18 Haziran 1982de indirildi. Bu tarihte İstanbulda yapılan toplantıda o sırada Türkiyede faaliyet gösteren 40 bankanın hepsinin imzaladığı bir kararla artık "Bankalar bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası satmayacaklar ve pazarlamayacaklar"dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halktaki güvensizlik had safhada olduğu için bankaların bu kararı gazetelerde yarım sayfayı bulan büyük ilanlarla duyuruluyordu, ama aynı gazete sayfalarının diğer yarısında Banker Kastellinin ilanları da çıkmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarında Türkiyenin en popüler  artist ve aktörlerine reklam filmleri çektiren Kastelli, "Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doğar" diyordu. Kastelli gerçekten de tecrübeliydi ve gazetelerde bu ilanlar çıkarken, 19 Haziran Cumartesi günü soluğu İsviçrede alacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçak bileti gidiş-dönüştü ve dönüş tarihi olarak da 22 Haziran Salı günü görünüyordu. ama Banker Kastelli o tarihte dönmeyecek, çok daha sonra Türkiyeye döndüğünde hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek yeni ikamet adresi Bayrampaşa Cezaevi olacaktı. Kastellinin çöküşüyle mali sistemin ağır bir darbe yiyeceğini bilen Özal ve Erdem, Ziraat Bankası ve Pamukbank aracılığıyla Kastelliye büyük miktarda kredi sağlamaya çalışmış ancak başaramamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kastellinin sonra Hisarbank ve İstanbul Bankası da batacaktı. Böylece Türkiye ilk defa o tarihlerde tanık olduğu banka batışlarına daha sonraki yıllarda bir çok defa tanık olacak ve hatta alışacaktı, ama her şeyin ilki en etkili örnek olmaya da devam ediyordu. On binlerce insanı perişan eden, intiharlara yol açan tam bir facia ortaya çıkacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Kastellinin peşinden sürükledikleri bu kadarla kalmayacaktı. Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal engelleyecekti. "Şimdi istifa edersek olayın sorumluluğu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin" diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay sonra, 13 Temmuz 1982de ikisi de istifa edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal ve Erdem Temmuz 1982de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir şekilde tekrar geldiler. Kasım 1983de yapılan seçimlerin sonra Özal Başbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı olarak geri dönecekti. Bu çapta bir skandalin sorumluluğu bile Özalın yükselişini önleyememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatandaş bu ikiliye güvenerek bir buçuk milyar dolarlık bir kumar oynamış ve kaybetmişti ama vatandaş kumarı seviyordu!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-460892629637600014?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/460892629637600014/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=460892629637600014' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/460892629637600014'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/460892629637600014'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/banker-skandal-ve-zal.html' title='Banker Skandalı ve Özal'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-9073735534617644754</id><published>2008-01-11T21:31:00.002+02:00</published><updated>2008-01-11T21:34:16.285+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Turgut Sunalp Olayı</title><content type='html'>Turgut Sunalpin MDPsi Sondan Birinci&lt;br /&gt;Kasım 1983, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evrenin de devlet başkanlığına seçilmesinin sonra 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evrenin cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu. ama ne olursa olsun, 12 Eylülün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu. Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evrenin cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylülün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı. Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterli uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten 12 Eylülden beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu. Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylülcüler rahatlamıştı. ama tekrar dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngilteredeki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar partisi MDPnin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönünün başbakanlık müsteşarı Necdet Calpin kurduğu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada İsmet İnönünün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirelin emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisinin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özalın ANAPı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAPın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Kasım 1983de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı. O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylülü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHPyi kast ederek "dört trend i birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunalp de, Calp de Özalın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özala karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalpin sesi soluğu duyulmaz olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalpden yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özala yüklendi ve Sunalpe oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. Daha sonraları "Sunalp Paşayı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calpin HPsi yüzde 30 oyla ikinci, Sunalpin MDPsi ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özalın ANAPı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye güzel bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalpin MDPsi kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylülün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beterin beteri var!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-9073735534617644754?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/9073735534617644754/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=9073735534617644754' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/9073735534617644754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/9073735534617644754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/turgut-sunalp-olay.html' title='Turgut Sunalp Olayı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1923584141710178858</id><published>2008-01-11T21:31:00.001+02:00</published><updated>2008-01-11T21:34:13.584+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Körfez Savaşı ve Özal</title><content type='html'>Körfez Savaşı ve Özalın Vizyonu&lt;br /&gt;Ocak-Şubat 1991, Irak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım 1989da TBMMde sadece partisi ANAPın oylarıyla cumhurbaşkanlığına seçilerek 12 Eylülün lideri Kenan Evrenin yerine Çankaya Köşküne çıkan Turgut Özal gerçekten de alışılmadık davranışları olan farklı bir siyasal kişilikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılığı yazın üzerinde tişört, altında şortla askeri birlik denetlemesinden, karısı Semra Özalla elele arabesk şarkılar söylemesinden veya Red Kit okumasından kaynaklanmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk Savaş bitip de "küreselleşme" veya "yeni dünya düzeni" adı verilen yeni uluslararası koşullarda ABDnin kesin egemenliğini kabullenerek Türkiyeyi gerçekten de ABDnin bir eyaleti gibi yönetmeye kalkışmasından ve "serbest piyasa ekonomisini yerleştiriyorum" diyerek ortalığı kırıp geçirmesinden kaynaklanan bir farklılığı, kendine özgü bir siyaset anlayışı vardı. Dünyaya Ankaradan çok Washingtondan baktığı söylenebilirdi. Onun bu yaklaşımı kimilerince "vizyon sahibi adam" diye övülse de seveninden çok sevmeyeni olduğu da muhakkaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiyenin 8. Cumhurbaşkanı Irakın Kuveyti işgal etmesiyle patlak veren Körfez krizini heyecanla karşıladı. Nihayet sahip olduğu "vizyon"u kanıtlayabileceği ve kendisini uluslararası arenada sergileyebileceği bir fırsat ayağına gelmişti. Karar verdiğinde gözü kara bir şekilde giderdi ve yine öyle yaptı. Derhal krizi yöneten uluslararası politik kişiliklerden biri havasına girerken Türkiyeye söz verdi: "Bir koyup, üç alacağız. Bu işten çok karlı çıkacağız. 21. asır Türk Asrı olacak."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İranla sekiz yıl süren bir savaştan daha yeni çıkan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak l Ağustos 1990da güney komşusu Kuveyti işgal ve ilhak ederek bu ülkeyi "18. Vilayeti" ilan etmişti. Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıl egemenliğinde kalmış bu bölgede Birinci Dünya Savaşından sonra devletler kurulurken İngilterenin oynadığı rol ve bu coğrafyada nasıl cetvel kullanarak sınırlar çizildiği biliniyordu. Dolayısıyla bu bölgedeki devletler ve rejimler üzerine çok şey söylenebilirdi, ama yine de sonuçta Irak gibi bir ülkeye sınırlarla böyle oynamasına ve kendi istediği gibi düzenlemesine izin vermezlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim "dünyanın patronu" ABD derhal tepki gösterecek ve Irakın çekilmesini isteyecekti. Daha önceki gelişmelerle ABDden bu konuda "yeşil ışık" yandığını düşünen Irak hiç oralı olmayınca savaş hazırlıklarına başlayan ABD bir yandan da Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. BM Güvenlik Konseyi aldığı 660 sayılı kararla Iraka çekilmek için 15 Ocak 1991e kadar süre tanıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anda aldığı 661 sayılı kararla ise Iraka askeri, ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasını istedi. Daha sonra Özal bu ambargo kararını kendi eseri olarak sunacak, "Ambargoyu önce biz başlattık, biz olmasak ambargo uygulanamazdı" diye övünecekti ama Türkiye ekonomik olarak en büyük zarara tam da bu ambargo sayesinde uğrayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irakın verilen süre içinde Kuveytten çekilmeye niyeti yokken ve dünya adım adım savaşa doğru giderken Türkiyenin "vizyon sahibi" Cumhurbaşkanı da Ankarada bütün ipleri eline almış, Türkiyeyi kafasına göre yönetiyor ve çıkacak savaşa katılmanın koşullarını oluşturuyordu. Çankayaya çıkarken ANAPı ve hükümeti emanet ettiği Başbakan Yıldırım Akbulutu zaten pek kimsenin ciddiye aldığı söylenemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında üretilen fıkralar nedeniyle "milletin yüzünü güldüren tek başbakan" diye dalga geçilen Akbulut, Özalın emrindeydi. Ancak hükümetin bazı bakanlarından ve özellikle ordudan Özalın savaşa girme, ABD Iraka güneyden saldırınca kuzeyden de ikinci bir cephe açma politikalarına karşı ciddi bir direniş vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal, bölgeyi Türkiyenin hegemonya alanı olarak görüyor, ABD liderliğindeki güçlerin Irakı kesin olarak yenilgiye uğratacağına ve Saddamın Irakın başından uzaklaşacağına inanıyordu. Savaş sonrasında bölge tekrar düzenlenirken "galip devletler arasında masaya oturmak"tan söz ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musul ve Kerkük konusundaki tarihi iddiaların tekrar canlandırıldığı ve bölgedeki petrole el koyma iştahının kabardığı bu günlerde Irak Kürtlerinin de "hamisi" rolüne soyunan Özalın "emperyal bir vizyona" sahip olduğu açıktı. "Bir koyup, üç alacağız" derken dile getirdiği buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krize ilişkin politikalardaki bu farklılık ve Özalın tarzı Ekim ayında Dışişleri Bakanı Ali Bozer ile Milli Savunma Bakanı Safa Girayın istifasını getirdi. Bunların yerine Dışişlerine yine Özalın has adamlarından Ahmet Kurtcebe Alptemoçin, Milli Savunmaya da dayı oğlu Hüsnü Doğan getirildi. Bakanların istifaları Turgut Özalı pek etkilemeyecekti ama Aralık ayında esas bomba patlayıverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay Özalla anlaşmazlığı dolayısıyla 4 Aralık 1990da istifa ediverdi. Özalın savaş yanlısı politikasını asıl frenleyen de ordunun en yüksek kademesinden gelen bu tepki olacaktı. Torumtayın yerine Doğan Güreş gelecek ama artık Özal savaşa aktif olarak katılma konusunda eskisi gibi inatçı olamayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özalın vizyonunu pek beğenenler daha sonraları "Genelkurmay, Dışişleri ve Milli Savunma çok bürokratik ve klasik" diye yakınacaklardı ama bu tepkiler Özalın Türkiyeyi bir maceraya sokmasını da engelleyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta 15 Ocak 1991 tarihinde BMnin verdiği süre dolduğunda Irak Kuveytten çekilmeyecek ve son anda Fransanın önerdiği barış planını kabul etmeyen ABD ve İngiltere savaşı başlatacaktı. ABD Başkanı George Bush "Kuveytin kurtuluşu başladı" derken ve "Bir galon petrol için değil yeni bir dünya düzeni için savaşıyoruz" diye konuşurken, Saddam Hüseyin de "Savaşların anası başladı" diye meydan okuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Ocaktan 15 Şubata kadar 30 gün boyunca Irak havadan ağır bir bombardımana tabi tutularak dize getirilmeye çalışıldı. İlk gün Iraka uçaklar 18 milyon kilo bomba atmıştı. Komşu halkın üzerine bombalar yağarken Sabah gazetesinin başyazarı Güngör Menginin İslam peygamberi Muhammedin şu sözlerini hatırlatarak, Saddamla dalga geçmesi unutulur gibi değildi: "Sen yerdekilere acı ki, gökte olan da sana acısın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Bağdatı bombalamaya giden Hıristiyan pilotların ve komutanlarının hiç acıması yoktu. Atacakları bombaların üzerine "To Saddam with love" (Saddama Sevgilerle) diye yazdıkları, kalp işareti yaptıkları bu korkunç hava akınlarında Irak halkı büyük kayıplar verecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Şubat 1991de Irak Devrim Komuta Konseyi bölgedeki müttefik kuvvetler çekilir ve Kuveytte serbest seçim yapılırsa çekilebileceğini açıkladı. Sovyetler Birliği bu doğrultuda bir barış planı hazırladı ama ABD yine reddetti ve bu defa çekilmesi için 24 Şubata kadar Iraka süre verdi. Sürenin bitiminde bu defa kara savaşı başlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Irak yine çekilmedi ve bu defa 24 Şubatta başlayan kara savaşı, "Çöl Fırtınası" ancak 100 saat sürecekti. 26 Şubat günü Irak resmi açıklamasında şöyle deniyordu: "Kahraman ordumuz bugün Kuveytten çekilmeye başladı, çekilme bugün tamamlanacak." 28 Şubat günü bir medya &lt;br /&gt;toplantısı düzenleyen ABD Başkanı George Bush, "Irak teslim oldu, Kuveyt kurtuldu" diyerek zaferini ilan edecekti. Bu arada böylesi bir savaşla ilk adımları atılan "yeni dünya düzeni"nin ne olduğu konusunda da herkes bir fikir sahibi olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden ve TBMMden savaşa girme yetkisi alan Özal, İncirlik üssünden kalkan uçakların Irakı bombalamasına izin verdi ama bir kara savaşma girişilmesi mümkün olmayacaktı. Çarpışmaların sürdüğü günlerde yaşanan savaş korkusu ve Irak sınırındaki kentlerden yüz binlerce kişinin Türkiyenin batısına göç etmesinin ötesinde Türkiye asıl zararı ambargo nedeniyle görecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irakla ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi ülkenin tümünü olumsuz etkilerken, Yumurtalık petrol boru hattı da dahil olmak üzere, Irakla ortaklaşa sahip olunan tesisler yıllarca çalışmayacaktı. ama asıl önemli olan Irakla yapılan çok yönlü ticaretin tümüyle durması ve Irakın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden sağlıyor olması nedeniyle bu gelirden Türk ekonomisinin mahrum kalmasıydı. Ürdün ambargoya katılmamış ve Irak da bütün ticaretini Ürdün üzerinden gerçekleştirmeye yönelmişti. Ürdünün bu işten milyarlarca dolar kazandığı belirtiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın sonucunda Saddam Irakın başında kalmaya devam edecek ve aradan geçen yıllara rağmen bu konumunu sürdürecekti. Öyle ki, 10 yıl sonra ABD Başkanlığına George Bushun oğlu George W. Bush gelecek ve neredeyse ilk işi babasının intikamını alır gibi Irakın tekrar bombalanması olacaktı ama Saddam da Bağdatta oturmaya devam edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vizyon sahibi" Turgut Özal ise savaştan iki yıl sonra, Nisan 1993te ani bir kalp krizi ile ölecek ve "Ne büyük adamdı" diye arkasından hayli ağlayan olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli "büyük adam", "vizyon sahibi adam", "hesap adamı" idi, "Bir koyup, üç alacağız" demişti, ama 10 yıl sonra iktisatçıların yaptığı hesaba göre, Türkiyenin ambargo nedeniyle ekonomik kaybı 40 milyar doları bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de 10 yıl sonraki tabloda fiyasko olarak işaret edilmesi gereken şeyin hepsi bundan ibaret değildi. 10 yıl sonraki tabloda şu iki olgu daha sırıtıyordu; bir yandan Türkiye artık Özalın "emperyal vizyonu"nu büyük ölçüde benimsemiş ve bölgesel hegemonya peşinde koşmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan da Bağdata Türk heyetlerini taşıyan uçakların biri inip, diğeri kalkarken Türkiye Iraka henüz  uygulanmakta olan ambargoyu nereden nasıl delerim diye uğraşıyordu!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1923584141710178858?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1923584141710178858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1923584141710178858' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1923584141710178858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1923584141710178858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/krfez-sava-ve-zal.html' title='Körfez Savaşı ve Özal'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6159604315190167505</id><published>2008-01-11T21:31:00.000+02:00</published><updated>2008-01-11T21:34:10.462+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Çevik Bir Olayı</title><content type='html'>Kod Adı Çevik Bir!&lt;br /&gt;Aralık 1999, İstanbul-İzmir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiyede şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Martta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batura benzer bir rol atfedilmiştir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHPnin cumhurbaşkanı adayı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylülde Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir. ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiyeye geri gönderilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubatın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Birdi. "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Birin marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sincanda tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu. Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999da emekli olmak zorunda kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü. ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirelin görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999da Rumelili İşadamları Derneğinin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Birin konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubatın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birselin sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir kötü oldu ve Çankaya Köşküne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özköke Murat Birseli haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım. ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim." Ancak artık iş işten geçmişti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Birin bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hürriyetten Serdar Turgut, NTVnin Çevik Birli yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafaktan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTVdeki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En ağır saldırı ise hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşiden gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşayı Somaliye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercanı, Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit! diyerek Somaliden Türkiyeye posta etmesi üzerine verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz. ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterli açık bir şekilde ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çevik Birin kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. ama kendisine Faruk Gürlerden önce Turgut Sunalpı incelemesini salık veririz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmirde alan Çevik Bir aslında son bir defa de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler Derneğini ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTVden naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Özellikle medya dan ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Birin sonra konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bire destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapısında "Yine ilk adım İzmirden, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. örneğin aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankayada görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevik Birin ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6159604315190167505?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6159604315190167505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6159604315190167505' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6159604315190167505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6159604315190167505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/evik-bir-olay.html' title='Çevik Bir Olayı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4067732306911596439</id><published>2008-01-11T21:30:00.000+02:00</published><updated>2008-01-11T21:34:03.371+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Demirel'i Kim Kurtaracak?</title><content type='html'>Babayı Kim Kurtaracak?&lt;br /&gt;Nisan 2000, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Nisan 1999 seçimlerinin sonra kurulan Bülent Ecevit başkanlığındaki üç partili koalisyon hükümeti bir yıl sonra Nisan 2000de belki de en zor günlerini geçiriyordu. Birçok kişi hükümetin kendi kendine büyük bir sorun yarattığını ve altında kaldığını düşünüyordu ama kazın ayağı pek öyle değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993te Özalın ani ölümüyle başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına atlayan Türkiyenin en kıdemli politikacısı Süleyman Demirelin görev süresi Mayıs 2000de doluyordu. Anayasaya göre cumhurbaşkanları 7 yıl için seçiliyordu ve bir daha seçilmeye hakları yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül askeri yönetimi tarafından konulan siyasi yasaklar 1987deki referandumda kıl payı bir oyla kaldırıldıktan sonra tekrar siyasete ve kurdurdukları partilerin başına geçen eski liderlerden kendisini en fazla yenilemiş görünen Süleyman Demireldi. 40 yıla yakın bir süredir Türkiyedeki sağın liderliğini yapan bu becerikli ve kıdemli politikacı yaklaşık sekiz yıldır oturmakta olduğu popüler  Güniz Sokaktaki evinden politik alana açıkça çıkınca gerçekten de iyi bir performans göstermişti. Aslında askeri yönetimin egemen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olduğu sıralarda perde arkasından yönettiği ve adının baş harflerinden dolayı "Demirelin Yeni Partisi" denen DYPnin başına geçtiğinde sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerden daha ileri laflar ediyor, "Karakolların duvarları camdan olacak" demeye kadar işi vardırıyordu. bilgili bir siyaset adamı havasına bürünen Demirel, 70e yaklaşan yaşının olgunluğunu da kullanarak "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diyerek halkın karşısına çıktı ve 1991 seçimlerinden en çok oyu alarak başbakan oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama iki yıl sonra, koalisyon ortağı SHPnin de desteğini alarak Mayıs 1993te de cumhurbaşkanlığına seçilirken bu sözünü hatırlatanlara daha eskiden verilmiş yanıtı da hazırdı; "Dün dündür, bugün de bugün!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, Çankaya Köşküne çıktıktan sonra "bilge devlet adamı" rolüne uygun davranmaya özen gösteren Demirel, özellikle 1997 yılında meydana gelen ve gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" diye adlandırdıkları "28 Şubat süreci" sırasında önemli bir rol oynadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necmettin Erbakanın başkanlığındaki Refahyol hükümetinin devrilmesini sağlayarak ordunun "post-modern olmayan darbe" yapmasını engellemiş bir "demokrasi kahramanı" kesilen Demirelin en azından bir süre daha Çankayada kalması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanının "gerekirse daha bin yıl sürer" dediği 28 Şubat süreci henüz sona ermemişti ve Çankayada güvenilir ve tecrübeli birisinin bulunması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu durumu dikkate alan Ecevit yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gereken Nisan 2000 yaklaştıkça kara kara düşünüyordu. 70li yıllarda en büyük kavgaları yaptığı Demireli artık o da çok takdir ediyor ve çok iyi anlaşıyordu. Kendisinin başbakan Demirelin de cumhurbaşkanı olarak bir süre daha ülkeyi birlikte idare etmelerinde sayısız fayda görüyor ve ne olursa olsun, mevcut statükoyu Mayıs 2000den sonra da sürdürmenin formülünün bulunması gerektiğine inanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim hükümet ortakları MHP ve ANAPın aslında gönüllerinde yatan başka aslanlar olmasına rağmen, devletin "etkili ve yetkili" çevrelerini de arkasına alan Ecevit, Anayasanın ilgili maddesinde değişiklik yapılması için harekete geçti. Hazırlanan değişikliğe göre, cumhurbaşkanlarının 7 yıl için ve sadece bir defa seçilmesini öngören madde 5 yıl için ve iki defa seçilebilecekleri biçiminde tekrar düzenlenecekti. Böylece 7 yıldır görev yapmakta olan Demirele 5 yıl için bir defa daha seçilme şansı yaratılmış olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demirel için yapılması düşünülen bu değişiklik kamuoyunda da, parlamentodaki partilerde de pek güzel karşılanmıyordu. Durumu garanti altına almaya çalışan Ecevit, milletvekillerinin desteğini sağlamak için emekliliklerini ve özlük haklarını istedikleri gibi düzenlemeyi engelleyen Anayasa maddesini de değişiklik paketinin içine alıyor ve bununla da yetinmeyip hakkında kapatılma davası açılan Fazilet Partisinin desteğini almak için de partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir değişikliği onlara yem olarak atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu hazırlık ve tartışmalara bulaşmamaya özen gösteren Demirel yine "kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diye ortalıkta dolaşıyor ve sorulan soruları "Ben bu olayların dışındayım, benim için yapılan bir şey yok" diye yanıtlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada 40 yıldır Demirelle yaşamakta olan ve artık onunla öleceğinden kuşkuya kapılanlar "yeter artık" diye feryat ediyor, ülkenin Demirelden de, Ecevitten de bıktığını ve 70 yaşını aşan bu politikacılardan artık kurtulmak gerektiğini haykırıyordu. Meclis içinde ise Ecevitin hazırladığı rüşvet ve yemlere karşın durum çok sağlam görünmüyordu. sadece muhalefet değil iktidar partilerine mensup milletvekillerinden de itirazlar yükseliyor, Ecevit ve pek gönüllü olmasalar da başbakana destek olan koalisyon liderleri kendi milletvekillerini kontrol etmekte zorlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Anayasa değişikliğinin Meclisten kolay geçmeyeceği belli oldukça Ecevit de öfkelenip, telaşlanıyor ve "Devlet krizi çıkar" diye kendince herkesi tehdit ediyordu. "Devlet krizi" derken ne demek istediği defalarca soruluyor ama yaşlı başbakan bunu bir türlü açıklığa kavuşturamıyordu. Herhalde kast ettiği "derin devlet"in bu değişikliklerin engellenmesinden hiç hoşlanmayacağı idi ama "demokratik hukuk devleti"ni ağzından düşürmeyen başbakanın bundan daha fazlasını söylemesi de beklenemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin bu adımının Mecliste nasıl sonuçlanacağı pek belli olmamasına rağmen üzerinde ciddi bir şekilde durulacak cumhurbaşkanı adayları da ortaya çıkmıyordu. En ciddi görünen aday 28 Şubatın mimarlarından emekli general "balans ayarcısı" Çevik Bir olmuştu. Bir toplantıda cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklamış ama neredeyse hemen işi bitirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Demirele itirazlar olsa da "hem ağlarım, hem giderim" gibi anlaşılıyor ve Demirelin 5 yıl daha Çankaya Köşkü sakini olmaya devam edeceği az çok kabullenilmiş gibi görünüyordu. Kendisi aleyhine açılan kampanyalardan canı sıkılan Demirel, "Ben şu anda bu tartışmaya taraf değilim, ne yapıyorsa hükümet yapıyor, Meclis karar verecek. Benim elim kolum bağlı, ama bir kavgaya girersem bazılarını anasından doğduğundan pişman ederim" gibi ağır laflar etmekten de kendisini alamıyordu. ama herhalde onun da kanaati tüm bu kargaşaya ve itirazlara rağmen tavuklara bakmak üzere Güniz Sokaktaki evine dönmeyeceği, bir beş yıl daha Çankayada oturmaya devam edeceği yolundaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece düşünülen Anayasa değişikliğine bağlı olarak Demirelin tekrar aday olacağının kabullenildiği ve başka da hiçbir adayın isminin ortaya atılmadığı koşullar içinde Meclisteki görüşmelerin ve oylamaların yapılacağı günlere gelindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmeler sırasında gönlünde Çankaya aslanının yattığı öne sürülen Mesut Yılmazın ANAPının yanı sıra MHPnin de içinin pek rahat olmadığı anlaşılıyordu. Demirel Çankayadan inerse partinin içinin karışacağından tedirgin olan DYPnin de değişikliğe oy vermesi bekleniyordu ama bu cephede de değişikliğe verilecek desteğin umulan kadar olmayacağı görülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FPde ise genel merkez yönetimindeki "ak saçlılar" ile "yenilikçiler" arasında sorun vardı ve ikinciler Demirelin süresinin uzatılmasına şiddetle karşıydılar. En sağlam bir şekilde duran Ecevitin DSPsi gözüküyor, Ecevit sayesinde Meclise geldiklerinin farkında olan DSP milletvekilleri sağlık durumu pek de parlak görünmeyen liderlerini üzmemeye özen gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda Mecliste ele alınan Anayasa değişikliği paketi ilk turda gereken oranda oyu alamadı. Bütün partilerden fire vardı ve bütün partilerin sözcüleri veya milletvekilleri kamuoyuna "resmi" görüş açıklarken bir türlü konuşuyor, oylamalara girince "gerçek" görüşleri doğrultusunda davranıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci tur görüşmelere kadar geçen günlerde koalisyon liderleri durumu kontrol altına almak için tekrar kolları sıvadılar. Ancak durum pek umut vermiyordu. Nitekim ikinci turda da istenilen oy alınamadı ve Ecevit tam anlamıyla hüsrana uğradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes çıkacak "devlet krizi"ni beklerken Başbakan Ecevit şapkasından tavşan çıkarır gibi bir marifet sergileyecek ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezeri Meclisteki tüm partilerin liderlerinin desteğini alan cumhurbaşkanı adayı olarak kabul ettirecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Türkiye 10. Cumhurbaşkanına kavuştu ama bir süre sonra hukukçu cumhurbaşkanı ile başı dertten kurtulmayan Ecevit bu defa de Ahmet Necdet Sezerin 7 yıl olan görev süresini hiç olmazsa 5 yıla indirmek için tekrar Demirel için kabul ettiremediği formül üzerinde düşünmeye başlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorunlu olarak Çankayadan Güniz Sokaktaki evine dönen Demirel ise kızgındı. Ekim ayında siyasete gösterişli bir dönüş yapmak üzere hazırlıklara başladı ama başta kendi bankasını hortumlayan yeğeni olmak üzere, yakını, ailesi olarak kabul edilen iş adamlarına yönelik yolsuzluk operasyonları öylesine gelişti ki, değil siyasete dönmesi Demirelin evinden dışarı çıkması bile zorlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik onun için uygun görülen en yüksek mevki Ombudsmanlık gibi görünüyor ama "aile fotoğrafı"nda yer alan şahsiyetlerle ilgili operasyonlar aynı hızla devam ederse gerçekten de "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" sözü boşlukta kalmayabilir ve kümesteki tavuklarıyla ilgilenmekten başka bir iş bulamayabilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de temkinli konuşmak gerekir. Kırk yıldır siyasette nasıl bir hacıyatmaz olduğunu kanıtlayan Baba yine kurtulmanın ve Kurtar bizi baba diye üstünü başını paralayan kalabalıkların arasına dönmenin yolunu bulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4067732306911596439?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4067732306911596439/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4067732306911596439' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4067732306911596439'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4067732306911596439'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/demireli-kim-kurtaracak.html' title='Demirel&apos;i Kim Kurtaracak?'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1155956741584889445</id><published>2008-01-11T21:28:00.000+02:00</published><updated>2008-01-11T21:31:20.172+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilginç olaylar'/><title type='text'>Kriz Yaratan Tartışma</title><content type='html'>Cumhurbaşkanı Başbakana Ağır Konuştu, Böyle Oldu!&lt;br /&gt;19 Şubat 2001, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Şubat 2001 Pazartesi günü "Türkiyenin asıl iktidar odağı" olarak değerlendirilen Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı vardı. Her zamanki gibi Cumhurbaşkanının başkanlığında Çankaya Köşkünde yapılan toplantı bu defa çok kısa sürmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah 9.45te başlayan toplantıyı Başbakan Bülent Ecevit ve diğer bakanlar 15 dakika sonra terk etmişler, Köşkün çıkışında gazetecilere açıklama yapmaya yönelen Eceviti Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz engelleyerek "Başbakanlığa gidelim, orada gereken açıklamayı yaparız" demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir süre sonra MGKnın asker kanadı da Çankayadan ayrılınca iyice afallayan gazeteciler büyük bir merak ve telaş içinde ne olduğunu öğrenmek için koşuşturmaya başladılar. Nihayet Başbakan Ecevit saat 11.00de Başbakanlıkta kameraların karşısına geçtiğinde titreyen sesiyle şöyle konuşacaktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"MGK toplantısının açılışında gündeme geçilmeden önce kamu görevlileri önünde Cumhurbaşkanı söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Aynı üslupla yanıt vermemek için toplantıdan ayrılmayı uygun gördüm. Ciddi bir krizdir bu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece ayrıntıları daha sonra öğrenilecek olayın ilk fotoğrafı çekilmişti. Kamuoyunda büyük bir saygınlığı ve güvenilirliği olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Başbakan Eceviti herhalde sert bir şekilde eleştirmiş, o da kızarak toplantıyı terk etmişti. Esas gündem maddesi Avrupa Birliğine sunulacak Ulusal program taslağının görüşülmesi olan MGK toplantısı da böylece başlamadan bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün ilerleyen saatlerinde öğrenilen ayrıntılara göre Cumhurbaşkanı şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gündeme geçilmeden önce bazı konulara değinmek istiyorum. Siz başbakan olarak yasamayı elinizin altına aldınız. Milletvekillerini oy makinesi haline getirdiniz. Yargıya da müdahale ediyorsunuz. DGM savcısı Talat Şalk hakkında tahkikat açtırıyorsunuz. Yaptığınız işler doğru değil. Devlet Denetleme Kurulunun bankaları denetlemesine Denetimin denetlemesi mi olur? diye karşı çıkıyorsunuz? Bu denetimden neden korkuyorsunuz? (Ecevitin yüzünün gerilmesi üzerine) Ters ters bakmayın lütfen. Anayasadaki yetkilerimi kullanarak Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirdim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecevit (sinirli bir biçimde): Bitti mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı devam ediyor: Hayır, bitmedi. İşte dosyalar burada. Bazı bakanların da adları geçiyor. Bir bakanı görevden almayı bile beceremediniz. Çamurun üstünde oturuyorsunuz. Siz temizleyemiyorsanız, biz temizleyelim. Hepsinin üzerine gideceğim, beni engelleyemeyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet Bakanı ve Ecevitin gölgesi Hüsamettin Özkan atılıyor: Şu Anayasadan gönderin de biz de okuyalım. (Cumhurbaşkanı elindeki Anayasayı Özkana fırlatır, Özkan da geri atar.) Burada oturmaya layık değilsiniz. Nankörsünüz. Sizi biz oturttuk, indirmeyi de biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı: Beni Meclis seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özkan: Hukuktan bahsediyorsunuz ama kiraların yüzde 10la sınırlanması kanunu var, siz kendi evinizi yüzde 25 artış yaparak kiraya verdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecevit: Bu şartlarda toplantıyı sürdürmemiz mümkün değil diyerek salondan ayrılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böylece 5 dakikayı bulmayan bu tartışmanın kamuoyuna yansıtılmasıyla birlikte ortalık birbirine girecek ve asıl olarak da olan ekonomiye olacaktı. Bu sözlerle patlak veren siyasi kriz ekonomide tam bir çöküşe yol açan derin bir krizin tetikleyicisi rolünü üstlenecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yılı aşkın bir süredir IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde bir "istikrar programı" uygulayan hükümet ekonomideki çöküşün sorumluluğunu önce cumhurbaşkanına atmaya çalıştıysa da kamuoyunu pek ikna edemeyecek ve "kendim ettim, kendim buldum" hesabı işin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünmeye başlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın saat 11.00de yaptığı açıklamadan sonraki 6 saat içinde Merkez Bankasından 7 milyar doların üzerinde döviz çekilmiş, İstanbul Borsası tepe taklak olmuş, gecelik repo faizleri yüzde 7500e kadar fırlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki büyük kamu bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası ödeme yükümlüklerini yerine getiremiyor, yabancı ajanslar flaş haber olarak şu cümleyi abonelerine geçiyordu: "Turkish banking system is at default." (Türk bankacılık sistemi çöktü.) Borsanın asıl tarihi düşüşü 21 Şubat Çarşamba günü gerçekleşecek ve bir "Kara Çarşamba"yı daha idrak eden endeks tarihinde ilk defa bir günde yüzde 18 değer kaybedecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomide her şey o kadar pamuk ipliğine bağlıydı ki, IMF ile yapılan program çökmüş ve hükümet ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü. İlerleyen günlerde, bizzat Başbakan ekonominin durumunun iyi olmadığını, hatta böylesi bir krizin beklendiğini bile itiraf edecek ve siyasi krizin doğmasına yol açan davranışının gelişmelerdeki rolünü küçültmeye çalışacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Şubat "Kara Çarşamba"yı izleyen günlerde koalisyon liderleri başta olmak üzere ekonomi uzmanlarından büyük sermayenin temsilcilerine kadar hemen her kesim toplantı üzerine toplantı, ortalığı sakinleştirmeye yönelik olarak açıklama üzerine açıklama yaparken ekonomi ise adeta duruyordu. Özellikle bankacılık sistemi tam anlamıyla felç olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kredi faizlerinin ulaştığı inanılmaz rakamlar karşısında kimse bankalara yanaşamaz duruma gelmişti. Çekler ödenemiyordu. Bir hafta içinde binlerce işyeri kapanırken yüz binlerce kişi de işsiz kalmıştı. Hükümet istifa baskısı altına alınırken erken seçim, "teknokratlar hükümeti" gibi öneriler tekrar ortaya sürülmeye başlanmıştı. Büyük sermaye ekonominin yönetiminden şikayet ederek hükümette düzenlemeler ve en azından ekonominin sorumluluğunun tek elde toplanmasını istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta hükümet IMF ile yaptığı programdan vazgeçmek anlamına gelen dövizde dalgalı kur sistemine geçmeye karar verecekti. Aslında bu yüzde 30a ulaşan bir devalüasyon demekti. Böylece ABD dolarının Türk lirası karşısındaki değeri bir anda 680 bin liradan yaklaşık bir milyona yükselirken yıllık oram yüzde 30ların altına indirildi diye sevinilen enflasyon da tekrar yükselişe geçti. Yeni düzenlemeler çerçevesinde 2001 yılında enflasyon oranı yüzde 50de tutulabilirse bu, başarı olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada doğan güvensizlik ortamını gidermek ve büyük sermayenin taleplerine de karşılık vermek üzere ekonominin yönetiminin teslim edileceği bir "sihirbaz" ABDden bulunarak ithal edilecekti. 23 yıldır Dünya Bankasında çalışmakta olan ve Dünya Bankası Başkanının 26 yardımcısından biri olan Kemal Derviş Ankaraya davet edilecek ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılarak krizi aşma görevini üstlenecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık medyanın yeni yıldızı olan Dervişin "ekonominin patronluğu"na getirilişi aslında Türkiyenin son çeyrek yüzyıllık tarihini iyi bilenler için hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyordu. 1958de, 1970de, 1980de, 1994teki büyük devalüasyonları ve ekonomik krizleri adeta kaçınılmaz olarak askeri darbelerin, ordunun siyasete açıktan müdahalelerinin izlediğini bilenler bu durum karşısında tabii ki iyi rüya görmüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin 12 Mart döneminde de Dünya Bankasının bir başka Türk yöneticisinin, Atilla Karaosmanoğlunun aynı şekilde ABDden ithal edilerek ekonominin başına getirildiğini hatırlayanlar bu filmin sonunu az çok tahmin etmelerine rağmen, aradan geçen çeyrek yüzyılda değişen pek çok faktörün varlığını da dikkate alarak durumu, "Du bakali, ne ölçek?" diye gözlerken aşağıdaki fıkrayı da akıllarından çıkaramıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıkra bu ya, yaşlı bir adamın genç bir karısı varmış. çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış. Bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekirin hayatını anlatan bir film olduğunu ve ona gitmek istediğini söylemiş. Adam mecburen izin vermiş ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiş. Ertesi gün kadın sinemaya gitmiş ve dönmüş. Akşam kocası sormuş, ee ne oldu, anlat bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın başlamış anlatmaya. İyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım. Bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor. "Ee", demiş adam, "du bakali, ne ölçek?" Sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peşimden gelmesin mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? "Ee, du bakali, ne ölçek?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film bitti, sinemadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım. Adam da ardım sıra gelmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya başlamız mı? yaşlı koca iyice heyecanlanmış, "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatağa girdim, adam da girmez mi? yaşlı koca yine "Ee, du bakali, ne ölçek?" deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; "Ee, yeter be adam" demiş, "artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1155956741584889445?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1155956741584889445/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1155956741584889445' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1155956741584889445'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1155956741584889445'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/kriz-yaratan-tartma.html' title='Kriz Yaratan Tartışma'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-7064812558490281875</id><published>2008-01-08T21:03:00.000+02:00</published><updated>2008-01-08T21:06:01.903+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Beytlehem Yıldızı</title><content type='html'>Zaman: İÖ 8-4&lt;br /&gt;Mekân: İsrail&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa, Kral Hirodesin günlerinde Yahudiye Beytleheminde doğduğu zaman, işte, Şarktan Yeruşalime müneccimler gelip dediler: "Yahudilerin kralı doğan zat nerededir, çünkü onun yıldızını Şarkta gördük ve ona secde kılmaya geldik. Ve işte Şarkta gördükleri yıldız, önlerince gidiyordu, ta çocuğun bulunduğu yere kadar gelerek üzerinde durdu. Onlar da yıldızı gördükleri zaman taşkın sevinçle sevindiler. MATTA 2: 1-2,9-10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski çağların gizleri içinde Hıristiyan inancına göre İsanın Nasırada Mesih olarak doğduğunu bildiren Beytlehem Yıldızı kadar tartışmalını çok azdır. Matta İncilinde yıldızın tarifi pek kısadır. "Doğu"daki bir yıldızın müneccimlere Yahudiyedeki Mesihi bulmaları için yol gösterdiği söylenir. Onları Mesihin kehanetlerdeki doğum yeri olan Beytleheme Yahuda kralı Hirodes gönderdiği için müneccimlerin yıldızı Beytlehem Yıldızı olarak bilinmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı araştırmacılar "yıldız" falan olmadığına ve hikâyenin İsanın ilahi doğumunun mesajını iletmek amacını taşıyan bir efsane olduğuna inanırlar. Ancak hikâyenin tarihi bir temeli olduğuna inananların sayısı da fazladır. O yıldızı bulma araştırmaları ortaya pek çok kuramın çıkmasına neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsanın doğum tarihi bilinmediği için Müneccimleri Yahudiyeye çekenin ne olduğunu saptamak güçtür. Kitabı Mukaddes araştırmacıları, 25 Aralıkın İsanın doğduğu gün olmayıp, Hıristiyanların 354 yılı civarında benimsedikleri Romalıların Fethedilemez Güneş Bayramı günü olduğuna inanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, Dionysius Exiguus (yaklaşık 533 yılı), takvim yıllarını numaraladığında İsanın doğum yılını yanlış hesaplamıştır. Araştırmacıların çoğu Hirodesin İÖ 4 yılında öldüğü ve İsanın da "Hirodes zamanında" doğduğu için İsanın doğumunu İÖ 8 ila 4 yılları arasında bir zaman çerçevesine oturturlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaman çerçevesi içinde esrarengiz yıldızı arayan araştırmacılar pek çok göksel nesne önermişlerdir. Eski çağlarda "uzun saçlı yıldızlar" denilen kuyruklu yıldızlar, yıldızın "önden gittiği" ve bebek İsanın "üzerinde durduğu" söylendiği için mümkün olabilecek nesnelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kuyruklu yıldız yıldızlar arasında yavaş hareket ettiği için bu durum yıldızın hareketini açıklayabilir. Ancak bir kuyruklu yıldızın görünmesi, bir kralın doğumunun değil, ölümünün işareti sayılırdı. Ayrıca Mattada Hirodes ile Kudüs halkının yıldızı görmedikleri söylenir ki, bu da yıldızın fazla görünmediğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yeni bir yıldız" herkes tarafından görüleceği için aynı şey bir nova için de geçerlidir. İÖ 5. yüzyılda Çinde bir nova kaydı vardır ama Batılı astrolojik kayıtlarda bir kralın doğumunu bildiren yeni bir yıldız göründüğü belirtilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz48.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müneccimlerin bebek İsaya armağanlar vermesi. Bu Roma katakomb tabletinde "Severa tanrı ile git" yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz49.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beytlehem Yıldızı Doğulu üç bilgili adama ya da müneccime yol gösteriyor: İtalyada Ravennada S. Apollinare Nuovo kilisesinde 6. yüzyıldan kalma mozaik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu andaki kuramların çoğu gezegenlerin hareketlerine ilişkindir, ancak İsanın doğduğu zaman gezegenler sayısız kere dünyanın yakınından geçmişlerdi. Gezegenlerin gözle görünür gruplaşması ille de bir kralın doğduğunun alametleri değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma imparatorları gibi kişilerin doğumlarındaki astrolojik durumlar, çağdaş standartlara göre pek etkileyici sayılmazdı. Yıldızın belirsiz bir astrolojik kavram olması Hirodes ile Kudüs halkının ona dikkat etmemiş olmasıyla da vurgulanmaktadır. Yahudiler müneccim astrolojisini uygulamazlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz50.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz51.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Eski çağlarda kuyruklu yıldızlar bir kralın doğumunun değil, ölümünün habercisiydiler. İmparator Augustus Sezar, İÖ 44 yılında görülen meşum kuyruklu yıldızın öldürülmüş Jul Sezarın ruhu olduğunu iddia etmişti. Roma dinarı üzerinde kuyruklu yıldız ile Jul Sezar. (Sağda) 6. yıldan kalma bir Roma sikkesinde Koç (Aries), başını çevirmiş bir yıldıza bakıyor. Üzerinde "Antakya Metropolis halkı" yazılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR ROMA SİKKESİNDEKİ İPUCU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldızın astrolojik anlamı konusundaki yeni bir görüş de İsanın doğum yıllarında Antakyada çıkarılan bir Roma sikkesinden kaynaklanmıştır. Tunç sikkede astrolojik burç olan Koç (Aries), bir yıldızın altında görülmektedir. Claudius Ptolemaiosun Tetrabiblosu, "astrolojinin kutsal kitabı", bize Ariesin Yahudiye, Samariya, İdumea, Coele Suriyesi ve Filistinde insani faaliyetleri kontrol ettiğini anlatır. Bu sayılan yerlerin hepsi Kral Hirodesin ülkesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sikke, Yahudiyenin, başkenti Antakya olan Roma Suriyesine 6. yılda katılmasının anısına çıkarılmış olabilir. Koçun üzerindeki yıldız Yahudiyenin Roma Antakyası hâkimiyeti altındaki yeni kaderini simgeler. Ancak sikkenin önemi astrologların Yahudiyede bir kral doğumu için Koç burcunu gözlemlediklerini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz52.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransalı ressam Giotto di Bondone "Müneccimlerin Tapınması"nı (Capulla degli Scrovegni, Padua) yaparken eski çağlardaki kuyruklu yıldızın mesajının farkında değildi. Bu fresk üzerinde çalışırken 1304ün parlak kuyruklu yıldızından esinlenmiş olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz53.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beytlehemde Milad Kilisesi, İsanın doğum yeri olarak kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astrolojik kaynaklar bize astrologların yalnızca Yahudilerin yeni kralını gözlemekle kalmayıp hangi yıldızın kralın doğumunu ilan ettiğini de açıklamaktadırlar. Bu yıldız "Zeus yıldızı", örneğin Jüpiter gezegeniydi. Jüpiterin krallık vermesi için en uygun zaman gezegenin sabah yıldızı olarak doğma zamanıydı ki, "doğu"da, astrolojik bakımdan bu anlama geliyordu. Ayın Jüpitere yakın geçmesi gibi başka krallık belirtileri de varsa da, bunların hiçbiri "doğu"da olmak kadar önemli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsanın muhtemel doğum zaman çerçevesini incelemek, ortaya olağanüstü bir gün çıkarmaktadır. Jüpiter İÖ 6. yılın 17 Nisanında Koç burcunun doğusundan çıkmıştır. Ay da Koç burcundaydı ve Jüpitere doğru ilerliyordu. (Çağdaş hesaplamalarda Ayın Jüpiterin önünden geçtiği ortaya çıkmıştır.) Ayrıca Güneş de Koç burcundaydı ki, bu da bir kralın doğumu için çok güçlü bir astrolojik durumdu. Satürnün de orada olması Yahudiyede büyük bir kralın doğacak olması için inanılmaz bir alamet oluşturmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romalı Hıristiyan astrolog Firmicus Maternus (Yaklaşık 334 yılı) Koç burcundaki bu koşulların "kutsal ve ölümsüz" bir kişinin doğumunu belirlediğini söylemiştir ki, bu da müneccimlerin Yahudiyeye gitmelerine yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jüpiter, müneccimlerin dikkatini çeken bir şey daha yaptı. Gezegen Koç burcundan çıktı ama yıldızlar arasındaki hareketini tersine çevirdi (Mattaya göre, "...ve işte, Şarkta gördükleri yıldız önlerinden gidiyordu.") Jüpiter, Koç burcuna döndü ve İÖ 6. yıl sonlarında birkaç gün sabit kaldı ("Ta çocuğun bulunduğu yere kadar gelerek üzerinde durdu"). Jüpiterin Koç burcunda sabit kalması da Yahudiyede büyük olayların olacağının alametiydi ve müneccimler Beytlehemde yeni kralı bulacaklarına inanarak sevinmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı Mukaddes dışında müneccimlerin ya da bir başkasının İsanın doğum gününü doğrulaması konusunda bir kanıt yoktur. Ancak ilk Hıristiyanlar İsanın Mesih kehanetini doğrulayarak bir kral yıldızı altında doğduğuna inanıyorlardı. Her ne olursa olsun, insanlar onun doğudaki bu yıldız altında doğup doğmadığı hakkında kendi sonuçlarını çıkaracaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz54.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz55.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) İÖ 17 Nisan 6 günü gezegenler Koç burcunda Yahudiyede Mesihin doğumu hakkında güçlü bir alamet gösterdiler (çizgili kutu). Burçlar yıldızlarla belli belirsiz rastlaşan hayali alanlardı. (Sağda) İsanın doğumunu bildiren en olası yıldız Jüpiterdir. Gezegen İÖ 6 yılında yıldızlar arasındaki hareketini birkaç gün boyunca tersine sürdürmüştür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-7064812558490281875?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/7064812558490281875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=7064812558490281875' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7064812558490281875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7064812558490281875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/beytlehem-yldz.html' title='Beytlehem Yıldızı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4765163015715056198</id><published>2008-01-08T21:02:00.000+02:00</published><updated>2008-01-08T21:03:01.167+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Euromos</title><content type='html'>Halk arasında Ayaklı olarak bilinen kalıntılar Milas - Söke karayolunun 13. kilometresinde, Selimiye Bucağı yakınlarındadır. Bugünkü karayolu, antik kentin içinden geçmektedir. Yörede Mylasadan sonra en önemli kent olmasına rağmen Helenistik dönemden önceki tarihi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Kıyıya uzak bir kent olmasına rağmen MÖ 5. yüzyılda Atina önderliğindeki Delos Birliğine katılan kent, MÖ 201 - 196 tarihleri arasında Büyük İskenderin egemenliği altında yaşadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra bir dönem Mylasanın yönetimine giren kent, kısa süre sonra tekrar bağımsızlığına kavuştu. Kente ait sikke basımı MS 2. yüzyıla kadar devam etmiştir. Kentte 1969dan itibaren birkaç yıl Profesör Ümit Serdaroğlu tarafından kazı çalışmaları yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent Surları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölümler halinde günümüze ulaşan surların MÖ 4. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nekropol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayoldan tapınağa giden yolun her iki tarafında görülebilir. Dikkat çekici özelliğe sahip herhangi bir kalıntıya rastlanmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeus Tapınağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MS 2. yüzyıldan kalma yapı Korint Düzeninde 6x11 sütunlu bir peripterostur. Bugün ayakta kalan sütunların bir kısmının yivsiz olmasından yapının yarım kaldığı anlaşılmaktadır. Kuzey ve batıya bakan yüzlerde bulunan sütunların hepsi nda adak yazıtları; güneye bakan yüzdeki kornişin bir parçası, üzerinde bulunan aslan başlı su oluğuyla birlikte görülebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıya bakan büyük ama oldukça kötü durumda olan yapının oturma sıralarından beşi görülebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agora&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kareye yakın planda olan agoranın dört yanı stoa ile çevrilmişti. Günümüze çok az bir kısmı ulaşmıştır. George Bean burada bulunan ve iyi okunamayan bir yazıtta Kallithenes adlı kişinin kente yaptığı parasal yardım ve İasos yandaşlığının anlatıldığından bahsetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geç Roma ya da erken Bizans döneminde yapılan bina, dere yatağına yakınlığından dolayı hamam olabileceği izlenimini vermektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4765163015715056198?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4765163015715056198/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4765163015715056198' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4765163015715056198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4765163015715056198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/euromos.html' title='Euromos'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-7794442687226531342</id><published>2008-01-08T21:01:00.000+02:00</published><updated>2008-01-08T21:02:16.852+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Fanny Lewald</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1889)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1789 Beden eğitimi okullara ders olarak girer (yalnız erkek çocuklar için).&lt;br /&gt;1796 Beden eğitiminin öncüsü Johannes Guts Muths gençlik için ilk jimnastik kitabını yayınlar. fakat yalnız "Anavatanın erkek evlatları" için.&lt;br /&gt;1810lar Alay konusu olan "Mavi Çoraplı" kavramı, İngiltereden Almanyaya geçer.&lt;br /&gt;1826 Berlinde "Unter den Linden" caddesi ilk defa gaz lambaları ile aydınlatılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri güzel karşılanmaz.)&lt;br /&gt;1831 Bremende son halka açık idam kılıçla yapılır: Zehir hazırlayan Gesche Gottfried adlı kadının başı uçurulur.&lt;br /&gt;1841 Berlinde hayvanat bahçesi açılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri güzel karşılanmaz.)&lt;br /&gt;1846 Berlinde ilk atlı otobüs işletmesi açılır. (Ama kadınların...)&lt;br /&gt;1865 Berlinde ilk Alman atlı tramvayı çalışmaya başlar. (Ama kadınların...)&lt;br /&gt;1875 Berlindeki kız okullarında beden eğitim derslerine izin verilir.&lt;br /&gt;1889 Fanny Lewaldın ölüm yılında Paristeki II. Enternasyonalde Clara Zetkin, kadının ekonomik özgürlüğünü talep eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"BAĞIMSIZLIĞIM, AŞKIMDAN SONRA EN BÜYÜK MUTLULUĞUMDU."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey babaya bağlıdır. Genç Fanny Lewald başka bir aile yaşamını düşünemez. "Ailede herkes babanın sözünü dinler," der yaşam öyküsünde. "Annemiz dükkânda onun işçisi, kölesi ve hizmetkârı. Hizmetini gördüğünde babama sadece Efendi! derdi durmadan. Ve Efendi istiyor bunu!, Baba söyledi bunu! Bu ifadeler tüm ev için Tanrı buyruğu gibi tartışmasızca kabul edilirdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Fanny bir danslı eğlencede hoşça zaman geçirirken "Efendi" derhal eve dönmesini ister. Onu almaya gelen evin uşağının, nedeni hakkında hiçbir fikri yoktur. "O sıralarda sürekli hasta düşen anneme bir şey olmuştur muhakkak, diye çok korkarak aceleyle orayı terk ettim," diye anlatır Fanny.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Büyük bir endişe içinde iki merdiveni çıkıp oturma odasına girdim. Babam divanda rahatça oturmuş okuyordu. Yanında, elinde örgüsüyle annem oturuyordu. Kardeşlerim masa başında okul ödevlerini yapıyorlardı. Babam daha benim bir soru sormama fırsat vermeden son derece rahat bir şekilde, Giderken kapıları açık bırakmışsın. Kapat bakalım kapıları! dedi." Fanny bu tür bir eğitimi katı ve haksız mı bulurdu? "Bunu düşünmek aklıma bile gelmezdi," diyecekti daha sonraları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanny baba evinde en büyük çocuktur. Yahudi bir tüccar olan babası 14 yaşına kadar okula yollar Fannyi. "Bak hele, senin kafan bir erkek çocukta olmalıydı," sözlerini işitir orada, öğrenme hırsı ile dolu olan genç kız. Annesi ise her gün "Hiçbir şey bilgili, fakat pratik olmayan bir kadından daha yararsız ve daha sıkıcı olamaz," diye nasihat verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye rağmen Fanny bir "kitap kurdu" olmaya başlar. Annesi ve babası bu talihsiz özelliğin kızlarının evlenme şansını azaltacağını bilmektedirler. "Daha saygılı, daha saf, daha utangaç olmalıydım," der geçmişine bakarak, "çünkü o ciddi, emin ve kararlı halimle erkeklerin hoşuna gidemezdim. Bakıma muhtaç bu kadar çok kardeşi olan, orta halli bir aile kızını eş olarak seçebilecek birini kolaylıkla bulamayacağım için onlara kendimi beğendirmem gerekirdi." Aslında Fannynin babası kızını evlendirmek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geliri altı kızı ömür boyu beslemeye yeterli değildir. Kızlarından birinin iş sahibi olması o zamanlar söz konusu bile olamazdı. Orta sınıfın ahlak anlayışı bunu kabul edemez, adları kötüye çıkardı. Peki ilk aday ortaya çıkıncaya kadar bir genç kız nasıl zaman geçirirdi? Fannynin babası, en büyük kızı için sorgusuz sualsiz uymak zorunda olduğu "saati saatine günlük program" yapmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanny Marcus İçin Günlük İşler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül sonunda hazırlanmıştır, mevsim değişimine ve diğer dersler başlayıncaya kadar geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Kurallar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahları en geç saat 7de kalkılacak ki, 7.30da giyinme işlemi tamamen bitmiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8.00-9.00 arası piyano dersi. Yeni parçaların çalışılması.&lt;br /&gt;9.00-12.00 arası el işi, malum dikiş örgü işleri.&lt;br /&gt;12.00-13.00 arası eski ders kitaplarının okunması; Fransızca, coğrafya, tarih, Almanca, gramer vs.&lt;br /&gt;13.00-14.30 arası dinlenme ve öğle yemeği&lt;br /&gt;14.30-17.00 arası yukarıdaki gibi aynı el işleri&lt;br /&gt;17.00-18.00 arası Bay Thomastan piyano dersi&lt;br /&gt;18.00-19.00 arası yazı yazma alıştırmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8.00-9.00 arası yeni piyano parçalarının geçilmesi&lt;br /&gt;9.00-10.00 arası el işleri&lt;br /&gt;10.00-12.00 arası kontrbas dersi&lt;br /&gt;12.00-13.00 arası pazartesinin aynısı&lt;br /&gt;13.00-14.30 arası pazartesinin aynısı&lt;br /&gt;14.30-17.00 arası pazartesinin aynısı&lt;br /&gt;17.00-18.00 arası eski piyano parçalarının geçilmesi&lt;br /&gt;18.00-19.00 arası pazartesi gibi yazı alıştırmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi programının aynısı&lt;br /&gt;17.00-18.00 arası eski müzik parçalarının piyanoda geçilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perşembe, cuma, cumartesi akşamları haftanın ilk üç günü programının tekrarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailede hiç kimse Fannynin gizli düşüncelerini sezinleyemez. Tipik bir "bağımlı evlilik" sürdüren teyzelerinden biri günün birinde ona, "Evlendiğimde kendi ölüm fermanımı imzaladığımı biliyordum," diye itirafta bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Fannynin tepkisi şöyle olur: "On beşime bastığım gün, tamamen emin ve âşık olmadıkça kimsenin beni evliliğe ikna edemeyeceğine karar verdim. Gene aynı gün ilk defa bir çocuğun da ebeveynlerine karşı bazı hakları olduğu fikri oluştu kafamda. Daha önce düşünmeye bile cesaret edemediğim, babama karşı da kalıtsal  özgürlük haklarım olduğu fikri gelişti içimde. Düşüncelerim sihirli bir değnek darbesi ile ev ve aile engellerini aşıp, kendime özgü geleceğe ve uzak bir dünyaya doğru yöneldiler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kendine özgü gelecek"; genç Lewald ulaşılması güç bir hedefi artık içinde saklayamaz haldedir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1832: Bir iş gezisinde babasına eşlik edebilecektir. Şimdiye kadar doğduğu Königsberg kentinden dışarı çıkmamış olan 21 yaşındaki bir kız için tam bir serüvendir bu! Ama, "Babamın bir tanıdığı ile konuşurken bana uygun bir koca bulmayı çok istediğini, bir bakıma bu amaçla beni yanına aldığını anlattığını duydum. O an utanç ve öfkeden avazım çıktığı kadar bağırabilirdim. Kendimi evde alıcı bulunamadığı için pazara çıkarılan zavallı bir eşya gibi hissettim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası Königsberge tek başına geri dönerken, Fanny Breslaudan akrabaları ile onların memleketine gider ve 1832-33 kışını orada geçirir. Bir sürü yeni izlenim edinir. İlk defa burada kadınların da "özgür ve açık bir şekilde" düşüncelerini dile getirebildiklerine tanık olur. "Bağımsız olabilmek. Daha fazla öğrenmek. Evlenmeye zorlanmamak" düşüncesini ortaya koyduğunda kimse ona destek olmaz. Bu arada, sonraları liberal bir partinin ileri gelenlerinden olacak olan kuzeni Heinrich Simona âşık olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay ebeveynlerinin evlilik politikasına karşı daha fazla tepki göstermesini sağlar. Genç bir stajyer hukukçu kendisine evlenme teklif ettiğinde, babasına, "İyi bir geçim sağlamak için de kendimi satmam," demek yürekliliğini gösterir. "Başka türlü davranamam! Yapamam! Evlenemem!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada 25 yaşına gelmiştir. Kaderi bellidir. Evde kalmış bir kız olarak solacaktır. "Istırap yılları," der Fanny Lewald bundan sonraki zaman için. Evliliği reddettiğinde babasını düş kırıklığına uğratmıştır. Şimdi ailesine sadece yük olmaktadır. Ne pahasına olursa olsun bir şeyler yapmak ister. Mutsuzca, küçük defterine günde kaç mendil kenarına oya yaptığını, kaç çorap yamadığını not eder. Ayrıca Breslaudaki kuzenini de ihmal etmez ve oradaki akrabalarına da devamlı mektup yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fannynin yazı yeteneği Eıtropa dergisini çıkartan akrabalarından birinin dikkatini çeker. Bu arada şunu da bilmekte yarar var: Mektuplaşma o zamanlar kadınların fikirlerini yazılı olarak ortaya koyabilecekleri ender imkânlardan biriydi. Mektuplar sadece alıcıya haber verme aracı değildi. Onlar başkalarına okunur, ödünç verilir, kopya edilirdi. Mektup yazarken ilk defa edebiyat kurallarıyla tanışılırdı. Ve bu bakımdan Fanny Lewaldın mektupları dikkat çekiciydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fannyden, IV. Friedrich Wilhelmin Königsbergdeki yemin töreni üzerine Europa dergisine haber yazması istenir. Zararsız küçük bir uğraş denebilir. 29 yaşına varmış, ailesi içinde "fazlalık ve arabadaki beşinci tekerlek gibi faydasız ve ayak bağı" olan Fanny Lewalde burada ilk defa bağımsız olma olanağı sunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yazdığı metnin basıldığını görmek ve bunun için de ücret almak imkânını, "Sanki kanatlanmış haldeydim!" diye anımsar Fanny Lewald yaşam öyküsünde; yazar olmak ve bu meslekte kendi işini kurmak istemektedir. Artık kesin kararını vermiştir. İlk romanı Clementineda Fanny Lewald kendi durumunu anlatır: Yaşlanmakta olan bir kız istemediği bir evliliğe zorlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clemenline teyzesine şöyle yazar: "Benim için mutsuzluk kaynağı olacak, sadece laf olsun diye yapılan bir evlilik fikrine tahammül edemiyorum... ama gel gör ki evliliği ne hale getirdiler! Adı geçtiğinde en iyi yetiştirilmiş kızların gözlerini aşağı indirdiği, erkeklerin şakalaştıkları ve kadınların gizlice gülüştükleri bir şey evlilik. Her gün gözümün önünde yapılan evlilikler fahişelikten beter!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cüretkâr cümleler hayretle karşılanır. ama kimin yazdığını henüz kimse bilmez. Çünkü babasının isteği üzerine Fanny yapıtlarını imzasız yayınlamaktadır. Ayrıca yayınlanmadan önce taslakları babasına okutmak ve kız kardeşi ile dönüşümlü olarak ev işlerini yürütmek zorundadır. fakat bağımsızlık rüyasının gerçekleşmesi yakındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1843te elementine yayınlandığında Fanny Berline gider. İlk defa kendi kazandığı para kullanımına hazırdır: "Kendim için satın aldığım her çift eldiven, parasını ödediğim her bardak limonata hoşuma gidiyordu ve şimdiye dek tatmadığım bir haz veriyordu bana. Çünkü ben satın alıyordum, kendi paramla, kendi kazandığım parayla ben ödüyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen ilk romanı ile aynı zamanda, Fanny Lewald Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine adlı bir yazı yayınlar. çok kararlı bir şekilde kız çocuklarının sadece salt evlilik için yetiştirilmemden gerektiğini savunur. Ayrıca ev içinde bireysel eğitime karşı, okullarda toplu eğitimden yanadır. Ev içinde geçirdiği, adının avareye çıkarıldığı kendi umutsuz yılları, durmadan kadının meslek sahibi olma zorunluluğunu dile getiren Fanny Lewaldı bir yazar yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1862de şunları yazar: "Hangi aileye girerseniz girin, akrabaları içinde, canları sıkılmış ve yorgun, kendilerine özgü sevinçleri ve umutları olmayan, boş ve yararsız bir yaşam sürdüren, isteksizce bir topluluk ve eğlenceden diğerine sürüklenen yaşı geçkin, evlenmemiş kızları ya da kız kardeşleri olmayan birine kolay kolay rastlayamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendilerine, çoğu defa ailelerine de yük olanlar için şu sorulabilir: Peki ne olacak onlara? Ne yapmalı onlar için? Bu inkâr edilemez sefalete karşı tek bir çare vardır: Kadınların iş ve meslek yaşamında erkeklerle aynı haklara sahip olmaları."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1875te yazdığı Kadınlardan Yana ve Kadınlara Karşı adlı kompozisyonunda şöyle der: "Ve biz kadınlar 17 yaşımızdan başlayarak oturuyor, bekliyor ve ümit ediyoruz; işsiz güçsüz kuluçkaya yatmış, günbegün sabırsızlıkla, çaresizliğimizi bağışlayacak kadar bizi seven bir erkeğin gelmesini bekliyoruz... Hâlâ egemen olan kast zihniyeti, burjuva kesimindeki kızların meslek sahibi olmalarını yasaklıyor. Kast sözcüğünü bilerek kullanıyorum, çünkü toplumumuzda, Hindistandaki gibi giysiler ve diğer göze batan işaretlerle belli olan bir kast ayrımı yoksa da, bir kast zihniyeti ve önyargısı var." Romanlarının çoğunda Fanny Lewald, aile korunmasından uzaklaşma cesaretini gösteren kadınların kaderini dile getirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adele (1858) bir kadın yazarın hayatını anlatır. Seyahat Arkadaşları (1858) bir kadın piyanistin öyküsüdür. Kurtarıcı (1873) bir kadın oyuncudan söz eder. Bir Yaşam Sorunu (1845) adlı romanında yazar, sadece kadının burjuva eğitim ideolojisinin kurbanı olmadığını, erkeğin de dolaylı olarak kurban edildiğini açıklar: Romanın kahramanı, karısının ev hanımlığı ve bağımlılığı konusunda endişelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanny Lewald ancak otuz yaşını aştıktan sonra gerçekten ailesinden kopar. Başlangıçta çoktan beri kendi parasını kazandığını başkalarından gizlemek zorunda kalır. Kız kardeşleri "saygınlığı"nı ve yazar olarak anonimliğini korumasını rica ederler. Babası, kadın olarak tek başına sokağa çıkması "yakışık almayacağı" için kendisine refakat edecek bir uşak edinmesini emreder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanny ise romanlarını yazmaya devam edeceği yerde nasıl olup da anlamsız el işleriyle uğraştığını anlayamaz zaman zaman. Kendi kazancıyla Berlinde tek başına salaş odasında yaşarken bazen gözleri dolar. Tek başına tiyatroya gitmek. Tek başına müze gezmek, tek başına yolculuğa çıkmak. Tüm bunlara ancak yavaş yavaş cesaret edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1845te İtalyaya yaptığı bir yolculukta Oldenburglu lise öğretmeni Adolf Stahr ile tanışır. Adam evli ve beş çocuk sahibidir. Uzun mücadele ve zorlukların sonra -Stahr bu arada boşanmıştır- on yıl sonra evlenirler. Fannynin gençlik arzusu gerçekleşmiştir: mutlaka evlenmek gerekiyorsa, bu bir aşk evliliği olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lewald-Stahr çifti Berlinde bir önceki yüzyılın ortalarında kültürel yaşamın merkezi olan bir edebiyat salonu kurarlar. Fanny Lewald 1876da ölen kocasının sonra 13 yıl yalnız yaşar. "Yaşlı bir kadın" olarak da birçok geziye çıkar ve roman, deneme, seyahatname ve anılar yayınlar. Gençliğinde çaresizlikle özlediği "dopdolu bir yaşam"a kavuşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne idiysem oydum, gücüm sayesinde," der kendisini betimlerken; "yeteneğim sayesinde, kendim sayesinde - ve özgürdüm! Özgür!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-7794442687226531342?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/7794442687226531342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=7794442687226531342' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7794442687226531342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7794442687226531342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/fanny-lewald.html' title='Fanny Lewald'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6218911463868735832</id><published>2008-01-08T21:00:00.000+02:00</published><updated>2008-01-08T21:01:00.076+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>1. Abdülhamid</title><content type='html'>Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde İstanbulda doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, dindar, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saltanatı süresince bir çok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülus bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: "Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlatlarımıza fermanımız duyurula!" Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Birinci Abdülhamid, siyasi ve askeri ıslahatlara girişti. Avrupai tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. sürat Topçuları Ocağını kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikayet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamidin emriyle idam edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbulda çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "veli" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, 15 yıl 2 ay 17 gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapıda kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6218911463868735832?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6218911463868735832/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6218911463868735832' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6218911463868735832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6218911463868735832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/1-abdlhamid.html' title='1. Abdülhamid'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-370742894841406201</id><published>2008-01-08T20:59:00.002+02:00</published><updated>2008-01-08T21:00:13.927+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Marcus Tillius Cicero</title><content type='html'>Romalı siyaset adamı ve hatip (M.Ö. 106-43).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın soylu ailelerinden birinin oğlu olan Cicero, avukat olarak Romada büyük bir ün yaptı ve gerek yeteneği, gerek atılganlığı sayesinde zamanın mali yolsuzluklarını ortaya çıkardı (Verrese karşı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yoldan zenginliğe ve üne kavuştuktan sonra, 63 yılında konsüllüğe, örneğin Roma Cumhuriyetinin başkanlığına seçildi. Catilinaria adıyla bilinen ateşli söylevleriyle, kendisini devirmek isteyen suikastçı Catilinanın ölüme mahkûm edilmesini sağladı. O tarihten sonra, askeri bir darbeyle iktidara geçen Sezarın tutumu karşısında Cicero uzun bir suskunluk dönemine girdi. fakat 44 yılında diktatörün öldürülmesinden sonra eski canlılığına ve cumhuriyet tutkusuna tekrar kavuşan Cicero, fesatçıların komplolarını açıklamak için Philippicae adlı sert söylevini kaleme aldı. Bunun üzerine, Romanın yeni hâkimleri Ciceroyu öldürttüler; elleri ve başı kesilerek Senatonun kürsüsünden Meclise gösterildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerini açık, duru ve ahenkli bir dille açıklamayı bilen Cicero Eski Romanın en popüler  hatibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cicero, Roma Cumhuriyetinin son döneminde olayların hem kahramanı, hem tanığı, hem de kurbanı oldu. Hitabet yeteneği ve siyasetçi ruhu sayesinde krallar gibi yaşadı. sadece konuşmalarından değil, felsefe öğretileri üstüne düşüncelerinden ve özdeyişlerinden oluşan önemli bir eser bıraktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-370742894841406201?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/370742894841406201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=370742894841406201' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/370742894841406201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/370742894841406201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/marcus-tillius-cicero.html' title='Marcus Tillius Cicero'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-9173228531579972893</id><published>2008-01-08T20:59:00.001+02:00</published><updated>2008-01-08T20:59:33.142+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>Adonis</title><content type='html'>Grek mitolojisinde, aşk ve güzellik tanrıçası Aphroditein sevgilisi, genç bir avcıdır. Efsaneye göre, bir yaban domuzu Adonisi öldürünce, Aphrodite delikanlının her yıl, altı ay yeraltından çıkıp yeryüzüne dönmesi için tanrıları kandırdı. Adonisin böyle her yıl tekrar canlanıp ölmesi. Eski Yunanistanda Adoniya Bayramı olarak kutlanırdı. Bu gelenek, tabiatın her yıl uykuya dalıp, sonradan tekrar canlanmasını temsil ederdi. Bu göreneğin Yunanistana küçük Asyadan (Anadolu) geldiği anlaşılıyor. Çünkü, Frikyalıların Attis, Babillilerin Tammuz tanrıları Adonisi çok andırır. Ayrıca, bunlara tapınılış biçimleri de, bu geleneğin daha önce oralarda yerleştiğini göstermektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-9173228531579972893?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/9173228531579972893/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=9173228531579972893' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/9173228531579972893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/9173228531579972893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/adonis.html' title='Adonis'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3232553897365650324</id><published>2008-01-08T20:58:00.001+02:00</published><updated>2008-01-08T20:58:55.892+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Gordion (Yassıhöyük)</title><content type='html'>Frig Krallığının başkenti Gordionun kalıntıları Ankara-Eskişehir karayolu ve Sakarya ile Porsuk nehirlerinin birleştiği yerin yakınında Polatlının kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordionun geçmişi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar gider. Şehir en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. Midas bu kentte oturmuştur. Gordion, MÖ 7. yüzyıl başlarında Kimmer saldırısına uğramıştır. Şehir, Büyük İskender tarafından bağımsızlığına kavuşturuluncaya kadar 6.yy ortalarından başlayarak Pers istilası altında kalmıştır. Ayrıca Büyük İskender çözenin Asya fatihi olacağına inanılan gördüğümü Gordionda kılıcıyla kesmiştir (MÖ 334).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent Höyüğü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;350x500 metre ölçüsündeki yassı bir höyük durumundaki Frig kenti, Sakarya ırmağının hemen doğusunda yer almaktadır. Arkeologlar, anıtsal bir kapı ile birlikte kral ailesine ait bir çok yapı ve evlere kent duvarlarına ilişkin kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Bunların tümü Frig krallığına en parlak dönemine (MÖ 725-667) tarihlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent Kapısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ 8.yüzyılın sonunda yapılmıştır. Yumuşak kireç taşından 9 metre yükseklikteki kısmı günümüze kadar korunmuş anıtsal bir yapıdır. Kente asıl giriş 9 metre genişliğinde ve 23 metre uzunluğunda üstü açık bir koridorla sağlanıyordu. Kapının iki yanında yer alan kulelerin kente açılan birer kapısı vardır. hepsi  kazılan kuzey avlu depo olarak kullanılıyordu. Güney avlusu ise Pers kapısının büyük güney duvarının korunması amacıyla kazılmadan bırakılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent Merkezi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Höyüğün orta kısmı saraylara ayrılmıştır. Kerpiçten bir duvar (B) dört yapıyı içeren sarayın birinci avlusunu kent kapısından ayırmaktadır. Daha kalın bir duvar (E1, E2, E3) iç avluyu kuzey, batı ve güney yönlerinden çevirmektedir. Olasılıkla bu duvarlar saray yapılarının doğu yönünce de uzanmakta ve böylelikle onları dışarıdan tümüyle ayırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saraylar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci avludaki iki yapı birer megarondur. Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıl taşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesinde sergilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Megaron 3:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, günümüze kadar Gordionda çıkarılmışken önemli yapıdır. İç avluda yer alan yap Frig akropolünün en büyük binasıdır. Yapı, iki sıra ahşap direkle bir orta ve iki yan nefe ayrılmıştır. Arkeologlara göre orta bölüm tek katlı ve yüksek bir salondu. Yan kısımlar ise iki katlı ahşap galeriler şeklindeydi. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan biri olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teras Yapısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terasın batı kesiminde her biri 11x14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış 8 adet megaron yer alır. Her birinde ortada bir ocak ve yanlarda direklerle desteklenen ahşap galeriler bulunmaktadır. Büyük olasılıkla bunlar sarayın günlük işlerinin görüldüğü yapılardır. Megaron 3ün yanına yapılan bir merdivenle yeni oluşturulan terasa geçiş sağlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3232553897365650324?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3232553897365650324/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3232553897365650324' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3232553897365650324'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3232553897365650324'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/gordion-yasshyk.html' title='Gordion (Yassıhöyük)'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-957701917241694191</id><published>2008-01-08T20:56:00.000+02:00</published><updated>2008-01-08T20:58:21.635+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Animizm</title><content type='html'>Animizm, doğada insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. Ruh, sadece insanda yoktur. Canlı cansız her şeyin ruhu vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, teolojik hale fetişizm ile başlamış, buna iyi ve kötü ruhları sokmuştur. Sonra çoktanrıcılığa geçmiş daha az ama daha kudretli ruhları işin içine katmıştır. sonra bu tanrıları tek bir tanrıda birleştirerek tektanrıcılığa geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkel insana göre ruh, bedene veya bedenin belli parçalarına bağlıdır. Can,insanın dışına çıkabilir ama bu halde bile bedeni yönetir. Can (dış can) çalınabilir, yenebilir, geri getirilebilir, bazen yamanabilir, onarılabilir ya da yerine başkası konabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişiliküstülük, sadece bedende değil onun attığı salgılar, saç, tırnak, sperm, idrar gibi bütün atıklarında da bulunur. Onun için bu atıkların kötü niyetli bir başkasının eline geçmemesi için herkes bunları saklar. Hatta bazen buna ayak izi bile eklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin gölgesi, sudaki aksi ve resmi, kişiliğine dahil nesnelerdir. Bu nedenle hemen tüm ilkel toplumlarda insanlar, resimlerinin yapılmasına karşı çıkarlar. Hatta insanın ismi bile bu listeye dahil olabilir. Bazen giysi de kişiliğe ait sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın özü olan can, bedeni terkedince, insan ölür. Bununla beraber ruhun bedende kaldığına ve yaşayanlardan öç alabileceğine inanıldığından, cesede büyük saygı ve özen gösterilir. Ölüler, bu alemin tam tersi bir alemde yaşamaktadırlar. Buradaki her şeyin tersi, ölüler aleminde geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölülerin öbür alemde yaşadığına inanılır. Bu düşünce, hemen hemen evrenseldir. Yine bunun gibi evrensel olan bir başka düşünce ise ölülerin de öldüğüdür. Onlar için geçerli bir sonsuz hayat yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Animizmin başlangıcı, ruhun öldükten sonra varolduğu düşüncesidir. Böylece ruh, insanların etrafında dolaşan, onlara müdahale eden doğaüstü bir hal alır. O zaman bu ruha adaklar adamak, dualar etmek, kurbanlar kesmek eylemleri başlar ki bunlar dinin temel öğelerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla sadece insanın değil, hayvanların ve bitkilerin de ruhları olduğuna, bunların da insanları iyi-kötü yolda etkilediğine inanılarak, bunlara da tapılmaya başlanmıştır. Böylece, önce atalarının ruhlarına tapan insanlar, daha sonra doğaya tapmaya başlamışlardır. Her nesnede ruh olduğuna inanılmasıyla, insanlarda canlı-cansız ayrımı kalkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dinin mistik yanını Levy-Bruhl şöyle anlatıyor: "İlkel zihniyetin müşterek tezahürlerinde nesneler, varlıklar, olaylar, bizim için anlaşılmaz bir şekilde hem kendileri, hem kendilerinden başka şey olabilirler. Yine aynı anlaşılmaz şekilde bir takım kuvvetler, meziyetler, mistik hareketler neşreder veya alırlar ki bunlar oldukları yerde kalmaya devam etmekle beraber, kendilerini yine de bulundukları yerin dışında hissettirirler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maddi alemin dışında, manâ alemi düşüncesini geliştirmişlerdir ki mistik yan budur. Bu insanların ibadetlerinin amacı; manâ ile temasa hazırlıksız oldukları zaman, kendilerini ondan korumak ya da hazır oldukları zaman manânın daha fazlasını benliklerinde tutmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahip, manâya tamamen sahip olan kişidir ve bunu istediği gibi kullanabilir. Tapınak ise manânın büyük miktarda toplandığı yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mistik kuvvetler, doğada da vardır ve insan bunlara hakim olabilir: Bir takım sözler söyleyip, danslar edip, değişik karışımlar oluşturarak ya da bazı ufak heykelcikler yaparak. İşte büyü buradan doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salomon Reinach’a göre büyü, Animizm’in tekniği ve stratejisidir. Bazı nesnelerde büyülü bir kuvvet vardır; felaketi kovar ve mutluluk getirirler. Büyünün iyi tarafı (rahipler yapar) ve kötü tarafı vardır (büyücüler yapar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu inanışşa göre, resmin, heykelin, dansın, müziğin, bütün güzel sanatların ana kaynağı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Animizm’dir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-957701917241694191?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/957701917241694191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=957701917241694191' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/957701917241694191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/957701917241694191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2008/01/animizm.html' title='Animizm'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6792662849262935317</id><published>2007-12-21T20:25:00.002+02:00</published><updated>2007-12-21T20:29:17.988+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Troya Savaşı Efsanesi</title><content type='html'>Zaman: İÖ 13. yüzyıl?&lt;br /&gt;Mekân: Çanakkalenin güneyi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeus bize ünü sonsuza kadar sürecekse de gelmesi çok uzun süren ve yerine getirilmesi çok uzun sürecek olan bu alameti gönderdi. Yılan sekiz yavruyu ve onları yumurtlayan serçeyi yedi ki bu dokuz eder ve biz de Troyada dokuz yıl savaşacağız ama onuncu yılda kenti alacağız. HOMEROS, İÖ YAKLAŞIK 750.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troya Savaşı Efsanesi üç güzel kadın arasındaki rekabet hikayesiyle başlar: Zeusun karısı Hera ve kızları Aphrodite ve Athena. Aralarındaki kıskançlık ölümlü Kral Peleus ile yeni karısı deniz perisi Thetisin düğünlerinde başlamıştı. Uyumsuzluk tanrıçası Eris kutlamaya altın bir elma getirmiş ve bunun oradaki "en güzel kadına" bir armağan olduğunu söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hera, Aphrodite ve Athena elmanın ve unvanın kendilerine ait olduğunu iddia ettiler. Eris hiç de masumane olmayan bir öneride bulundu: Ailesindeki kadınlardan hangisinin elmayı hak ettiğine Zeus karar verecekti. Zeus akıllılık edip bu görevi Troya kralı Priamosun oğlu Parise aktardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hera kendisini seçtiği takdirde Parise akıllara hayallere sığmayacak derecede büyük bir güç vermeyi vaat etti. Athena savaş alanında inanılmaz başarılı olacak tarihi bir zafer vereceğini söyledi. Aphrodite ise, yeryüzünün en güzel kadınının aşkını vaat etti. Paris, siyasal gücü ve askeri zaferi bir yana itip altın elmayı, kendisine o en güzel kadını vaat eden Aphroditee verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karar yüzyıllar ötesine, "Parisin Kararı" olarak ölümsüzleşerek gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz34.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Flâman ressam Peter Paul Rubensin bu 17. yüzyıl tablosunda Priamosun oğlu Paris, altın elmayı Peleusun düğünündeki güzellik yarışmasında Aphroditeye veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZE BİN GEMİ İNDİREN YÜZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Ledanın kızları Helenaydı. Ancak ne yazık ki, Helena, Sparta kralı Menelaos ile evliydi. Daha da kötüsü, bu evliliğin Helenanın diğer talipleri arasında büyük kavgalara neden olacağından korkan ölümlü üvey babası Tyndareos, bütün diğer Yunanlı hükümdar ve savaşçılardan Helenanın Menelaos ile evliliğini koruyacakları sözünü almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troyaya dönen Paris, kendisinin Spartaya, Troya elçisi olarak atanmasını sağladı. Spartaya vardığında Aphrodite gücünü kullanarak Helenayı Parise âşık etti. İki sevgili Menelaosun servetinin büyük bir kısmıyla Troyaya kaçtılar. Böylece Sparta kralının karısını ve servetini geri almak üzere Troyaya karşı "bin gemi" gönderen Yunanlıların açtığı on yıl sürecek olan savaş başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TROYA SAVAŞI: EFSANE Mİ, TARİH Mİ, HER İKİSİ Mİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homerosun İlyadasında yer alan Troya Savaşı hikâyesi İÖ 750 yılından kalmıştır. sonra gelen Yunan tarihçileri, özellikle Herodotos ve Thucydides, Homerosun hikâyesini kabul etmişler ve Troyanın İlyadadâ anlatıldığı gibi Hellespont (şimdi Çanakkale Boğazı) yakınlarında bir kent olduğuna ve Mykenaİ (Argos) kralı Agamemnon liderliğinde birleşen Yunanlılarla yapılan Troya Savaşının gerçek olduğuna inanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş yazarlar ve bilginler daha kuşkulu davranmaktadırlar. Ne de olsa, Homerosun hikâyesini ya da Troyanın varlığını doğrulayacak tarihi kayıtlar yoktur. Ancak İlyadadaki birleşik bir Yunan gücünün -belki de köle ve doğal kaynak elde etmek üzere-Batı Asyaya uzun bir sefer düzenlemiş olması (Herodotosa göre İÖ 1250 sularında) mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz35.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Homerosun Troyası (Troya VI örneğine göre), aşılmaz surlarla sarılmış ve kulelerle korunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLYADANIN TUNÇ ÇAĞI BAĞLAMI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÖ 13. yüzyıl Akdenizi Homerosun zamanından çok uzaksa da, İlyadadâ artık doğru olduğunu bildiğimiz belirli pek çok tanım vardır. Örneğin İlyadanın ikinci kitabında Troyaya karşı silahlı birlik gönderen 164 şehrin listesi ve kısmen de tanımları yer almaktadır. Homerosun saydığı yerlerin çoğu kendi zamanında biliniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Michael Woodun in Search of Trojan War adlı eserinde belirttiği gibi listede Homeros zamanında çoktan terk edilmiş ve Yunan coğrafyacılarının bilmedikleri pek çok yer de vardı. Çağdaş arkeolojik ve tarihi araştırmalar artık bunların gerçek mekânlar olduklarını ve Homerosun onların konumlarını doğru olarak bildirdiğini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz36.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz37.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Troyada ana giriş kapısı ve kule. Homeros, Troyayı "zarif kuleleri" olan bir şehir olarak anlatmıştı. Bu tanım Hisarlıktaki surlara uymaktadır. (Sağda) Homerosun Troyasının Türkiyede Hisarlıktaki höyükte olduğu fikrinin savunucusu Heinrich Schliemann.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz38.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Hisarlık höyüğü kesitinde birbiri üstüne binmiş katmanlar görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TROYA GERÇEK BİR YER MİYDİ? ARKEOLOJİK KANITLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Troya? Arkeologlar ve tarihçiler çok uzun zaman boyunca Çanakkalenin güneyinde tarihte Troad diye anılan bölgede bu kentin kalıntılarını aramışlardır. En çok ilgi çeken bölge Homerosun tanımladığı Troya coğrafyasına uygun olan Hisarlık höyüğüdür. Homerosun Troya için verdiği ayrıntılardan pek çoğu -tam ve kusursuz olmamakla birlikte- arkeolojik araştırmaların bölgede ortaya çıkardığı buluntulara uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troyanın araştırılmasında başta gelen kişi Heinrich Schliemanndır. Schliemann, 1870 ile 1890 arasında Hisarlıkta kazılar yapmış, höyükte birbiri üstünde dokuz kent tespit etmiştir. (Bunlar I-IX olarak numaralanmıştır). Daha sonraki yıllarda Cari Blegen ve daha yakın zamanlarda Manfred Korfmann gibi arkeologlar tarafından Hisarlıkta yapılan kazılar pek çok ara dönemi ortaya çıkarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schliemann ya da diğerleri burasının Homerosun Troyası olduğunu kanıtlayan herhangi bir şey bulmamışlarsa da, Hisarlıktaki arkeolojik kanıtlar, özellikle de Troya VI ve VII(a) katmanları Homerosun zaman ve mekân tanımlarının ayrıntılarından bazılarına uyum göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homerosun İlyadada. Troyayı "zarif kuleleri" ve "büyük kapıları" olan bir şehir olarak tanımlaması epey büyük ve etkileyici olan Troya VIya uymaktadır. Homeros, Troyanın surlarının görkemli bir savunma yapısı olduğunu ama batı kanadının o kadar güçlü olmadığını söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troya Vlnın çevresindeki surlar dört metre eninde ve kimi yerlerde dokuz metre yüksekliğindedir ama batı yanındaki inşaat çok daha zayıftır. Homeros şehrin ana girişinde büyük bir kuleden söz etmiştir. Arkeologlar Troya VInın ana girişinde gösterişli bir kapı bulunduğunu saptamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hisarlık/Troya sakinlerinin Miken dünyasıyla ilişkide olduğu anlaşılmıştır: Kazıda Yunanistandan Tunç Çağı eserleri, özellikle Miken çömlekleri bulunmuştur. Schliemannın çıkardığı gösterişli nesneler güçlü bir kraliyet ailesinin bulunduğunu göstermiştir. "Priamosın Hazinesi" içinde, altın yüzükler, bilezikler ve biri "Helenanın Mücevherleri" olarak anılan iki soluk kesici altın taç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schliemannın karısı Sophienin mücevherleri takınmış olarak çekilmiş fotoğrafı Schliemannın büyük egosunun ve ün düşkünlüğünün simgesi olmuştur. Daha sonraları bu hazinenin aslında Troya IIden (Dokuz kentlik dizinin ikincisi) kaldığı anlaşılmıştır. Sonuçta, bu eserler Troya Savaşından bin yıl öncesine aittir. Hazine, İkinci Dünya Savaşının sonunda esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuş ama sonra 1990larda Moskovada ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, Troya VI ve Troya VII dönemlerinin sonunda yangın ve yıkılmış taş izleriyle büyük bir olayın izleri vardır. Ancak Troya VI askeri bir güç tarafından değil de, deprem sonucu yıkılmış görünmektedir. Truva VIInin bir savaşta yıkılmış olması olasılığı daha güçlü olduğundan Homerosun Troyasına en yakın olan da budur.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz39.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz40.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Schliemannın arkeolojik çalışması sona erdikten yüz yıl sonra Hisarlık höyüğünde kazılar devam etmektedir. 1997de kuzeybatıya dönük Tapınaktan bir görüntü. Schliemann dokuz ayrı yerleşim katmanı bulmuşsa da daha sonraki çalışmalar ara katmanlar da olduğunu ortaya çıkarmıştır. (Sağda) Priamosun hazinesinden altın salçalık. Hazine, İkinci Dünya Savaşı sonunda Berlinden kaybolmuş ve sonra Moskovada bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TROYA ATI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeros, Troya at terbiyeciliğinden sık sık söz eder. At kemikleri ve atlara ilişkin malzeme buluntuları kesin olmamakla birlikte yine Homerosun Troyasına uymaktadır. Troya Atını çok kimse bilir. Yunanlılar tahtadan dev bir at yapmışlar ve bunu Athenaya bir armağan olarak Troya kapılarında bırakmışlardır. Yunan ordusu daha sonra Helenanın kaybını kabul etmiş olarak geri çekilmiştir. Troyalılar zaferi kazandıklarına inanarak dev atı kentlerinin içine almışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece karanlığında atın içinde gizlenmiş olan bir Yunan askeri birliği çıkıp şehrin kapılarını dışarıda gizlenmiş olan askerlere açmışlardı. Böyle bir saldırıya hazırlıklı olmayan Troya erkekleri öldürülmüş, kadınlar yakalanıp köle ve odalık olarak satılmak üzere Yunanistana götürülmüştü. Helena da Yunanlılar tarafından yakalanıp kocasına iade edilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homerosun anlattığı bu Troya Atının tarihi bir geçerliliği olabilir. Yakındoğuda İÖ 13. yüzyıldan kalma yazılı metinlerde ve resimlerde bir kentin savunmasını yıkmak için at biçimli koçbaşları kullanıldığı belirtilmiştir. Tarihçi Michael Wood, İlyadadaki Troya Atının da böyle bir "kuşatma makinesinin biçim değiştirmiş bir hatırlanması olabileceğini ileri sürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz41.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz42.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) İÖ 7. yüzyıl sonlarından kalma Mikonosta Troya Atı kabartmalı bir amfora. (Sağda) Schliemannın karısı Sophie, "Priamosun Hazinesi"nden takıları takınmış. Buna benzer fotoğraflar Schliemannın keşiflerine karşı büyük ilgi uyandırmış ama onun aşırılıklarını ve egosunu da gözler önüne sermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TROYA GERÇEK Mİ, EFSANE Mİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troya Savaşının efsane mi, tarih mi, yoksa her ikisi de mi olduğu kesin olarak saptanamaz. İlyadada Tunç Çağı coğrafyasının, politikasının ve maddi kültürünün bazı doğru tanımları bulunmaktadır ve hikâyenin tümünde bir gerçeklik de bulunmaktadır. Ancak Troya Savaşı efsanesinin ayrıntılarının doğrulanıp doğrulanamayacağı konusunda Amerikan klasikçisi Jeremy B. Rutterin sözleri akıldan çıkarılmamalıdır: "Troya Savaşının tarihselliğine inanmak ya da inanmamak, sonunda insanın benimsediği görüşe göre bir inanç eylemidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troya Savaşının sanata yansımasına bakacak olursak iki önemli yapıt öne çıkar. Biri, Hector Berliozun, librettosunu Vergiliusun Aeneisinden esinlenerek kendisinin yazdığı ve 1855-58 yılları arasında bestelediği (ilk bölümü olan Troyalılar Kartacada, ilk defa 1863te Pariste sahnelenmişti) lirik tragedya Troyalılar, öbürü ise popüler  antik çağ oyun yazarı Euripidesin alevler içindeki Troyadan bir dizi acıklı tablo sergileyen Troyalılarıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6792662849262935317?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6792662849262935317/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6792662849262935317' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6792662849262935317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6792662849262935317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/troya-sava-efsanesi.html' title='Troya Savaşı Efsanesi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6078602747491861679</id><published>2007-12-21T20:25:00.001+02:00</published><updated>2007-12-21T20:25:34.523+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Beçin Kalesi</title><content type='html'>Milas - Ören karayolunun 5. kilometresinde, Milas Ovasına hakim yaklaşık 210 metrelik düz doruklu bir tepenin üzerindedir. 14. yüzyılda bölgeye hakim olan Menteşe Beyliğinin başkentliğini yapmıştır. Beyliğin merkezinin buradan Balata taşındıktan sonra da yerleşim devam etmiştir. Tapu kayıtlarına göre 18. yüzyıla kadar Milasında bağlı olduğu bir kaza merkeziydi. Daha sonra önemini yitiren yerleşim 60li yıllarda terkedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik Mylasa kentinin merkezinin burası olduğuna dair tezler de ileri sürülmektedir. Bu görüşe göre Milasın bugünkü yerleşim alanı Mausolos zamanından beri kullanılmaktadır. Beçinde günümüzde de devam eden kazı çalışmaları Profesör Hüseyin Rahmi Ünal başkanlığında devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç Kale&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menteşe döneminde bugünkü halini alan kale, kısmen bir tapınağın üzerine kurulmuştur. Oldukça harap durumdaki surlarla çevrili alanda varlığı saptanabilen yapılar hamam, sarnıç ve tonozlu bir yapı kalıntısından ibarettir. 80li yıllarda terkedilen köyün kalıntıları da bu alan içerisindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Hamam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. yüzyılda yapılan yapı, kentteki hamamların en büyüğüdür. Üç eyvanlı hamamın soyunma bölümü yıkık haldedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Gazi Medresesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1375 tarihli bu yapı, yeni denemeler getiren medreselerin ilk örneklerinden biridir. Çift eyvanlı, bir kesimi iki katlı, açık avlulu bir yapıdır. Gotik etkili silmeli taçkapısı, ana ve giriş eyvanıyla beraber revaksız oluşuyla da dikkat çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Bey Cami&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Girişi ve duvarlarının bir kısmı ayakta olan yapıda yapılan kazı çalışmalarından ahşap destekli bir cami olduğu anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bey Konağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. yüzyılda yapıldığı zannedilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bey Hamamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enine sıcaklıklı ve çift halvetli hamamın su deposu, külhanı ve soyunmalık mekanı kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızılhan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. yüzyıl sonu ya da 15. yüzyıl başına tarihlenen han iki katlıdır. Alttaki ahır mekanı, kısmen yıkılmış bir tonazla örtülüdür. Üst katta yer alan iki mekanınsa birer kubbe ile örtülü olduğu anlaşılmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6078602747491861679?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6078602747491861679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6078602747491861679' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6078602747491861679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6078602747491861679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/bein-kalesi.html' title='Beçin Kalesi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5078937135568499952</id><published>2007-12-21T20:24:00.001+02:00</published><updated>2007-12-21T20:24:48.367+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Harriet Beecher Stowe</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1896)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1833 Britanya İmparatorluğunda kölelik kaldırılır.&lt;br /&gt;1847 Hamburg-Amerika hattı açılır.&lt;br /&gt;1850 Nüfusu 23 milyon olan ABDde 3,2 milyon zenci köle bulunmaktadır.&lt;br /&gt;1851 The New York Times gazetesi kurulur.&lt;br /&gt;1852 H. Beccher Stoweun Tom Amcanın Kulübesi adlı kitabı yayınlanır.&lt;br /&gt;1852 Aynı yıl Annette von Droste-Hülshoff, Katolik şiirlerini içeren Das Geistliche Jahr (Ruhani Yıl) kitabını yazar ve Theodor Storm, Immenseeyi yayınlar.&lt;br /&gt;1854 ABDde köleliğe karşı programın temelleri atılır ve cumhuriyetçi parti kurulur.&lt;br /&gt;1860 Köleliğe karşı olan cumhuriyetçi Başkan Abraham Lincolnun döneminde ABDde çıkan iç savaş kuzey eyaletlerinin zaferi ile sonuçlanır. Kölelik ortadan kaldırılır. Başkan Lincoln öldürülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"KADINLAR TANRININ VE DOĞANIN ONLARA VERDİĞİ HER türlü YETENEKTEN YARARLANMALIDIRLAR."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet "sorunlu" bir çocuktur. Huzursuzdur, olur olmaz zamanlarda yüzünü çarpıtır, çoğu zaman dalıp gider. Tek iyi özelliği İncili severek okumasıdır. Kutsal Kitaptan sayfalarca metni ezbere söyleyebilmesi, tutucu bir Kalvinist rahip olan babası Lyman Beecherı memnun etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Püriten bir adamın çoğalma arzusu içinde, büyük bir çocuk sürüsü olsun ister. Harrietin beş büyük, iki küçük kardeşi vardır. Becetler ailesi Kuzey Amerikada New Englandda yaşamaktadır. Harriet annesini kaybettiğinde beş yaşındadır. O andan itibaren de disiplin, feragat ve mutlak itaat isteyen babasının etki alanına girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı buçuk yaşında su gibi okuyabilen Harriet, şiir okuduğunda bir düş dünyasına dalıp gitmektedir. "Şiiri çok seviyordum ve bir gün bizzat şiir yazmak tek hayalimdi," der ileride gençlik yıllarını anımsadığında. Kendisinden on bir yaş büyük olan kız kardeşi Catherine, ona sürekli örnek gösterilmiş olmalı. Catherine geçimini öğretmen olarak sağlamakta ve küçük kız kardeşini de himaye etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders verdiği "Hartford Kız Akademisinde, Harriet Latince, İtalyanca ve Fransızca öğrenir. Ayrıca 15 yaşındayken edindiği taze bilgileri daha küçük çocuklara aktarmak zorunda kalır. Catherinein rehberliğinde yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başlar. Severek mi? Genç Harriet yazdığı bir mektupta şöyle der: "Kendimi öylesine yararsız, öyle zayıf ve bitkin hissediyorum ki! En iyisi, gençken ölmek."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat çok dindar yetiştirilmiştir ve bu tür düşüncelere kaptıramaz kendisini. Boşu boşuna dertlenmeye devam eder: "Olamaz. Boşuna yaşamıyorum. Tanrı bana yetenek verdi ve ben bu yetenekleri onun emrine sunmak istiyorum. Eğer Tanrım bu yeteneklerimi kabul ederse mutlu olurum. Tüm güçlerimi daha da etkinleştirebilir. Varlığımı yaratan Tanrı bana yeteneklerimi ortaya çıkarmamı ve onları kullanmamı da öğretebilir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 yaşındayken söylediği bu sözler tüm yaşamı boyunca geçerliğini koruyacaktır. Güzellik konusunda Tanrının onu ödüllendirmediğinden emindir. Burnunu çok uzun, kafasını çok büyük bulur. Çağdaşları özellikle dalgın dalgın boşluğa baktığında yüzünün aptalca bir ifadeye büründüğünü söylerler. Buna ilaveten genç bir kız olarak durmadan dinler, az konuşur. Konuşunca da sert ve beklenmedik zamanlarda konuşup çevresindekileri irkiltir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sade, gösterişsiz" denir ona. örneğin güzel biri değildir, hiçbir cazibesi yoktur. Bunun neticesi olarak hayranları da olmaz. Buna alışmak zorunda kalır. Ne de olsa öğretmen olarak kazandığı ile geçinebilmekte, üstelik düş kurmaya da vakti kalmaktadır. Çocuklar için kitaplar yazmaya başlar. faydalı bir işin cılız öğretmen maaşına biraz katkısı olabilir. Ne var ki hayal kırıklığına uğrar: Kendisinden daha güzel, daha akıllı olan büyük ablası Catherine, Harriet Beecheri daha ilk kitabının yayınlanışıyla gölgede bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet 8 Mart 1833te gazetesini açtığında, kendi kitabının duyurusunu bulur: Çocuklar İçin Yeni Coğrafya - Yazan: Catherine E. Beecher. Harrietin yazdığı çocuklar için coğrafya kitabı ablasının eseri olarak göklere çıkarılır. Nasıl böyle bir şey olabilir? O zamanlar Harrietten daha popüler  olan Catherine Beecher, bu konuda yayımcıya ricada mı bulunmuştur? Ya da yayımcı büyük bir soğukkanlılıkla tecrübeli bir öğretmenin adı ile daha iyi kazanç sağlayacağını mı düşünmüştür? Her zaman olduğu gibi çok derinden incinmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç hafta sonra Kentuckyye bir yolculuk yapar. Mary Dutton adında bir kadın meslektaşı onu bu geziye ikna etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla "unutulmaz" bir gezi olacaktır Harriet için, ama o henüz bundan habersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, burada sözü yaklaşık yirmi yıl sonra Harriet Beecher Stoweun popüler  kitabı Tom Amcanın Kulübesini okuduğunda birdenbire bu Kentucky yolculuğunu anımsayan bayan meslektaşına bırakalım: "Harriet o sıralar etrafında olup bitenleri sanki hiç fark etmezdi. Çoğu zaman sanki düşüncelerine dalmış gibi oturup kalırdı. Zenciler bize komik gösteriler yapıp, havada takla attıklarında onlara hiç bakmıyormuş gibi görünürdü. Daha sonraları Tom Amcanın Kulübesini okuduğumda, bu yolculuğun her sahnesini birbiri ardına tekrar anımsadım. Öylesine aslına sadık kalarak anlatılmıştı ki, birdenbire anladım: Bu öykü için malzeme burada toplanmıştı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Harriet çelişkili izlenimler ve deneyimlerle kafası dolu halde, sevmediği öğretmenlik mesleğine geri döner. 1833 Ağustosunda Western Monthly Magazinede bir öykü yarışması ilanına rastlar. Yazarlık hayalini bir türlü aklından çıkarmayan Harriet jüriye başvurur ve Ünde Lot adlı bir öyküsünü yollar. Birincilik ödülünü kazanır. 1834 Nisanında öyküsü dergide basılır. 1843te, örneğin dokuz yıl sonra bu öykü, Mayflower kitabında yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu başarıdan sonra yüreklenip, yeteneğine güvenerek yazmayı meslek haline dönüştürebilirdi. fakat Harriet Beecher başka bir yola sapar. Çoktan beri evde kalmış bir kız olarak bilinen Harriet, 1836 Ocakında evlenir. Kocası Calvin Ellis Stowe, babası ve altı kardeşi gibi din adamıdır. Yedi çocuğu olur. Hayır, aslında sekiz. Çünkü ruhsal bunalım içindeki kocasına da annelik yapar. Bu yıllarda yazması pek mümkün olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Edebiyatla uğraşacaksam özel bir odaya ihtiyacım var," der 1842de kocasına yazdığı bir mektupta. "Geçen kış çocukların odasında rahat bırakmadılar beni. Çocuklarımız hele şu sıralarda öyle bir yaş dönemine giriyorlar ki, onları denetimden yoksun bırakamam. Böylesine koşullar altında düşüncelerimi yazarlığımla onlar arasında paylaştırmaya hakkım var mı acaba?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir yerde de şöyle der: "Şu anda evde rahatsız edilmeden kalabileceğim bir yer yok. Odaya çekilip kapımı kilitleyecek olsam, on beş dakika içinde mutlaka biri kapı kolunu sarsmaya başlıyor." Stowe ailesi az parayla geçinmek zorundadır. Yorucu ev işleri, ev bütçesini denkleştirmek için sürekli hesaplamalar, çocukların endişesi derken Harriet gittikçe yıpranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1845 yılında karanlık, yapış yapış, yağmurlu, sisli, kötü bir günde anne ve ev kadını Bayan Stowe şunları yazar: "Ekşi süt, ekşimiş et kokusu ve ekşi kokan her şey beni hasta etti. Elbiseler kurumuyor, ıslak olan hiçbir şey kurumuyor. Her şey küf kokuyor. Bir daha asla bir şey yemek istemeyeceğim gibime geliyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci çocuğunun doğumundan sonra aylar boyu hasta yatar. Brattleboroda (Vermont) su kürü verilir. Oturma banyoları ve buz gibi sularda duş alması gerekir. Bütün bu yöntemlerden sonra eve döndüğünde altıncı defa hamile kalır. Daha bu doğumun yorgunluğunu üstünden atmadan bulunduğu kenti kolera kasıp kavurur. Harriet çocuğunu kaybeder. Ayrıca Stowe ailesinin mali durumu da gittikçe kötüleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1850 yılında yedinci ve son çocuğunu dünyaya getirdiğinde, tüm ailevi sıkıntılara rağmen tekrar para kazanmaya başlar. İngiliz tarihi dersleri verir ve dergilere makaleler yazar. 1850 yılı, yaşamında önemli bir dönüm noktası olur. O sırada "Fugitive Slave Act" (Kaçak Köle Yasası) yürürlüğe girmiştir. Bu yasaya göre kuzey eyaletlerindeki vatandaşlar kaçmış köleleri eski sahiplerine geri yollamakla yükümlüdürler. Aksi takdirde cezalandırılacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harrietin akraba çevresinde bu insanlık dışı yasa üzerine sert tartışmalar olur. O ve kocası en azından bu yasaya uymazlar. Calvin, Kentuckyde bir plantasyondan kaçan ve aranan bir zenciyi saklar. Başka ne yapılabilirdi? Kölelik politik bir meseledir ve politika da erkek işidir. Günün birinde Bostondaki yengesinden bir mektup alıncaya dek böyle düşünmektedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet Beecher Stowe. "Hatti," diye yazar, en çok sevdiği erkek kardeşi Henry Ward Beecherin karısı; "kalemimi senin gibi kullanabilseydim, köleliğin ne denli utanç verici bir şey olduğunu tüm ulusun anlayabilmesi için bir şeyler yazardım." Harrietin çocukları, annelerinin kendilerine bu mektubu okuduğunu ve "Evet, bir şeyler yazacağım," dediğini hatırlayacaktır sonraları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En küçük çocuğu Charles Edward hâlâ süt emmekte ve geceleri yanında yatmaktadır. Planını uygulaması için fazla vakti yoktur, ama gündelik ev işlerini yaparken kurduğu hayallerde gittikçe daha fazla konusunun içine dalar. Zencileri çocukluk günlerinden beri tanımaktadır. Babasının hizmetkârları arasında da zenciler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğinin büyük bir bölümünü Cincinnatide, kölelik bölgesinin sınırında geçirmiştir. Bunun da ötesinde babasının semineri zencilerin köleliğine karşı muhalefetin odak noktası olmuştur. Sanki aradan yaklaşık yirmi yıl geçmemişçesine, Kentuckyye yolculuğunun anıları onun içinde hâlâ canlılığını korumaktadır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Resim yapan bir ressam gibi yazacağım. Tablolar yaratacağım. Tablolar etkiler. Tablolara kimse itiraz edemez." Bu amaçla Harriet Beecher eserine başlar. Önceleri sadece geceleri yazmaya zaman bulur. fakat "kalbiyle" yazar. Şundan emindir: "Bir öykü bir çiçek gibi gelmeli ve büyümeli." Bu cümlesi İngiliz ozan John Keatsi çağrıştırır. Keats şöyle demişti: "Şiir bir çiçekteki yapraklar gibi doğal gelişmek zorundadır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet, yirmi beş yıl sonra en küçük oğluna yazdığı bir mektupta Tom Amcanın Kulübesinin nasıl oluştuğunu anımsar: "Halkımız tarafından kölelere reva görülen haksızlık ve vahşet konusunda neredeyse üzüntüden kalbim parçalanıyor... Bazı geceler sen yanımda uyurken çocukları ellerinden alınan zavallı köle anneleri düşündüğümde ateş gibi yaşlar akardı gözümden."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1851 ilkbaharında öyküsünün ilk bölümü bitmiştir. Önce ailesine okur, sonra da Washingtonda National Era adında saygın bir gazeteye yollar: Yazı işleri kendisine bu öyküden üç ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını önerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat roman başını alıp gider. Tom Amcanın Kulübesi on ay boyunca National Era gazetesini doldurur. Yazar tamı tamına 300 dolar alır yaptığı iş için -üç aylık sözleşme için garanti edilen rakamın aynısını. fakat bu onu şaşırtmamış gibidir. Çünkü çalışmak onun için bir "Tanrısal görev"dir: "Tanrıma eseri bitireyim diye dua ederdim." Okurları durmadan romanın her bir kahramanından daha fazla bahsetmesini istediklerini yazarlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet Beecher Stoweun yarattığı tiplemelerle öylesine özdeşleşmişlerdir. Henüz zengin sayılmaz. Derin derin düşünür: "Yazarlığımla sanırım yılda 400 dolar kazanabilirim, ama bunu bir zorunluluk olarak görmüyorum. Çocuklara ders verdikten, küçüğü besledikten, alışveriş yaptıktan, giysileri onardıktan, çorapları yamadıktan sonra bir de oturup gazeteye yazı yazamayacak kadar yorgun oluyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanının kitap olarak piyasaya çıkmasının ona daha fazla ün katacağına ve her şeyden önce daha fazla para getireceğine inanmamaktadır Harriet Beecher Stowe. Bostonda büyük bir yayınevi, kitabın güneyde işlerini kötü edeceği korkusuyla kitap taslağını geri çevirir. En sonunda böyle bir riske girebilecek genç bir yayıncı bulur. Köleliğe karşı savaş kuzeyde bile pek tutulan bir konu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet Beecher Stoweun kendisi de, konuyu çok objektif bir şekilde ortaya koyduğu için kitabının kuzeyde pek ilgi görmeyeceği ve güneyde de pek yankı uyandırmayacağını söylemektedir, ilk sekiz hafta içinde 50.000 adet satıldığında, bu ani, müthiş başarıya en çok yazarın kendisi şaşırır. Özellikle kuzeyin hayranlığına karşı, güneyde bir öfke seli doğmasına hayret eder. 1853 Ocakında Tom Amcanın Kulübesi Birleşik Devletlerde 200.000 baskıya ulaşmış ve Almancaya, Fransızcaya çevrilmiştir. "Zencilerin köleliği" konusu yalnız ABDde değil, tüm dünya kültüründe en güncel sorun haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet Beecher Stowe 1853 yılında ilk defa Avrupaya yolculuk yapar. İngiliz, İskoç prensleri ve dükleri tarafından ağırlanır. Alkışlanır, saygı görür, ama saldırıya uğrayıp, incitilir de. Karşıtları onu olayları çarpıtmakla ve romanının "yalan dolu bir masal" olmasıyla suçlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine daha uzun başlıklı ikinci kitabını yayınlar: "Eserin gerçekliğini kanıtlayan açıklamalarla, hikâyenin dayandığı gerçek olayları ve belgeleri ortaya koyan Tom Amcanın Kulübesinin Anahtarı". Derlenen birçok belgenin arasında, 22 Ekim 1852 tarihli Nashville - Gazettete çıkan Satış İlanından alıntı yapar burada:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Satılık: 10 yaşından 18ine kadar iyi gelişmiş kızlar, 24 yaşında bir kadın ve çok şirin 3 çocuklu 25 yaşında çok işe yarar bir kadın. Mür: Williams Glower."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harriet Beecher Stowe 30dan fazla eser yayınlamıştır. Külliyatı 16 ciltten meydana gelir. fakat diğer kitaplarının hiçbirisi Tom Amcanın Kulübesinin başarısına ulaşamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahminine göre ani başarısından sonra belli bir doğallığı kaybetmesinin nedeni şudur: "Başlangıçta hiç kimse benden bir şeyler beklemiyordu. Kimse bana karışmıyordu ve özgürce yazabiliyordum. Şimdi beni rahatsız eden, bir atraksiyon olarak tanıtılmam. Tüm gözler üstümde. İnsanlar benden bir şeyler bekliyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye rağmen tüm kitapları iyi satmıştır. Kuzey ve güney eyaletleri arasında, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanan iç savaşın bitiminden sonra, Stowe ailesi Floridaya taşınır. Harriet kadınların oy verme hakkını savunanlar arasına katılır ve Heart and Home dergisinde tüm mesleklerin kadınlara açılmasını isteyen başyazılar yazar. Çünkü "kadınlar Tanrının ve doğanın onlara verdiği her türlü yetenekten faydalanmalıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;85 yaşına yaklaştığı son yıllarında, adına bir sürü efsaneler yaratılmıştır. Rivayete göre Başkan Abraham Lincoln bir toplantıda ona şöyle demiştir: "Demek bu büyük savaşı başlatan küçük kadın sizsiniz." Bu ifade doğru olsun olmasın, Beecher Stoweun Tom Amcanın Kulübesi adlı kitabı yazarak o zamanlar milyonlarca insanı seferber ettiği gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harrietin bir kadın yazar olarak görev anlayışını, İngiliz hikayeci George Eliota yazdığı bir mektupta görüyoruz: "Kitap, karanlığa uzatılan ve başka bir eli tutabileceği umulan bir el gibidir."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5078937135568499952?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5078937135568499952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5078937135568499952' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5078937135568499952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5078937135568499952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/harriet-beecher-stowe.html' title='Harriet Beecher Stowe'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4820986858562762831</id><published>2007-12-21T20:23:00.000+02:00</published><updated>2007-12-21T20:24:00.812+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>1. Abdülaziz</title><content type='html'>Sultan Birinci Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbulda doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultandır. Ela gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecidin vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrafçı bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda bir terlik, bir entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecid, onun eğitimine çok önem verdi. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok gelişmiş olan Sultan Birinci Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin planını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4820986858562762831?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4820986858562762831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4820986858562762831' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4820986858562762831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4820986858562762831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/1-abdlaziz.html' title='1. Abdülaziz'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8411207222009773772</id><published>2007-12-21T20:22:00.001+02:00</published><updated>2007-12-21T20:23:13.143+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Babür İmparatorluğu</title><content type='html'>Hindistanda kurulan büyük Türk devleti (1526-1858).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba tarafından Timurun, ana tarafından Cengiz Hanın soyundan gelen Zahirüddin Muhammet Babür, Fergana hükümdarı olduğu zaman (1494) on bir yaşında bir çocuktu. Bu yüzden saltanat iddiasında bulunan amcasının, dayısının ve daha başkalarının hücumuna uğradı. Hepsiyle çarpıştıysa da sonunda tahtından oldu (1501).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAHT PEŞİNDE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babür bu çarpışmalar içinde pişmiş cesur, iradeli, ince zekâlı bir adamdı. Yenilgisinden yılmadı, yanındaki askerleri ile birlikte Afganistana geçti, büyük bir güçlükle karşılaşmadan Kabili ele geçirdi (1504). Merkezi Kabil olmak üzere küçük bir devlet kurdu, Fergana ve Semerkanttan kaçıp gelen Türkleri de buralara yerleştirdi. Bir süre eski ülkesini geri almak, egemenliğini Türkistana yaymak için savaştıysa da bir sonuç alamadı. Bunun üzerine gözünü Hindistana çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HİNT PADİŞAHI BABÜR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar Hindistan kargaşalık içinde bir ülke, bir ülkeden de öte âdeta bir kıtaydı. Babür bunu fırsat bilerek güneye yöneldi. Zaten o sırada Delhi padişahlığı için kendisine başvurmuşlardı. Bu fırsattan yararlanarak Hindistana yürüdü, 1524te Pencapı, 1526da kanlı bir çarpışma sonunda Delhiyi ele geçirdi. Art arda diğer büyük şehirleri de ele geçirerek 1528e kadar Kuzey Hindistanın fethini tamamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babürün kurduğu imparatorluk 1858e kadar 332 yıl sürdü. Babürün ölümünden sonra yerine geçen Hümayun devrinde imparatorluk sarsıntı geçirdiyse de onun oğlu Ekber Şah zamanında en yüksek kudretine ulaştı. Avrupalıların Büyük Moğol İmparatorluğu adını verdikleri bu büyük Türk-Hint İmparatorluğu Babür ve Ekber şahların attığı sağlam temeller sayesinde yüzyıllarca yaşadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BABÜRNAME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babür, aynı zamanda sairdi. Başından geçenleri, başarılarını ve yenilgilerini bu eserinde anlatmıştır. Türkçenin Çağatay diyeleğinde yazılmış olan Babürname büyük dillerin hepsine çevrilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8411207222009773772?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8411207222009773772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8411207222009773772' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8411207222009773772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8411207222009773772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/hindistanda-kurulan-byk-trk-devleti.html' title='Babür İmparatorluğu'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-649313898326151260</id><published>2007-12-21T20:21:00.000+02:00</published><updated>2007-12-21T20:22:10.634+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>Admetos</title><content type='html'>Grek mitolojisinde, Teselyanın Ferai kentinin kralıdır. Apollon, tanrılar tanrısı Zeus kendisini Olimpostan sürünce, çobanlık etmeye başlamıştı. O günlerde Admetostan çok iyilik gördüğü için, onun Alkestisle evlenmesini sağladı. Admetos, eceli gelince, ailesinden kendi yerine ölmeye razı olacak birini bulabilirse, ölümden kurtulabilecekti. Gelgelelim, ağır hasta düşünce, kendi yerine ölecek hiç kimseyi bulamadı. En sonunda, karısı Alkestis kendini onun yerine feda etti. Admetosun hikâyesi "Dede Korkut Masalları" ndaki "Deli Dumrul" hikâyesini çok andırır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-649313898326151260?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/649313898326151260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=649313898326151260' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/649313898326151260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/649313898326151260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/admetos.html' title='Admetos'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-658695569678205418</id><published>2007-12-21T20:20:00.000+02:00</published><updated>2007-12-21T20:21:33.906+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Büyük Tümülüs</title><content type='html'>Gordiondaki büyük tümülüs, mezar odasının çukur içinde değil de zemin yüzeyinde yapılmış olmasıyla dikkat çeker. Mezar odası (iç boyutlları 5.15x6.20, yüksekliği 3.25m), kireç taşından kaba bir duvarla çevrilmiştir. Bu 53 metre boyundaki tümülüsün yapılış tekniğine gösterilen özen, tam mezarın Friglerin en güçlü döneminde yaşayan bir krala ait olduğunu düşündürmektedir. Çeşitli iddialara göre mezar ya Midasa ya da Midasın babası Gordiasa aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anadolunun piramitleri” denilen tümülüslerden biri olan Büyük Tümülüsün 53 metre altındaki mezar odasının bozulmadan ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya konulan başarılı arkeolojik uygulamalardan biridir. Kazı başkanı Roudney S. Young eski tümülüsün 250 metre çapında ve 70-80 metre yüksekliğinde olabileceğini tespit etmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-658695569678205418?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/658695569678205418/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=658695569678205418' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/658695569678205418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/658695569678205418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/byk-tmls.html' title='Büyük Tümülüs'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2892558287301203232</id><published>2007-12-21T20:16:00.000+02:00</published><updated>2007-12-21T20:20:47.253+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Agnostisizm</title><content type='html'>Bu anlayış, Tanrının varlığı karşısında şüpheci bir tavır almaktır. Bu görüş, İlkçağda Sofist filozof Protagoras tarafından öne sürülmüştür. Protagorasa göre, Tanrının duyularla algılanamaması, insanın ömrünün kısa oluşu, Tanrı hakkında bilgi edinmeyi engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huxley, agnostisizm deyimini ilk kullanandır. Ona göre, duyularımızın kavrayamadığı şeyler arasında Tanrı kavramı da vardır. Tanrıyı duyularımızla algılayamadığımız için var olup olmadığını yargılayamayız. Agnostisizm, doğrudan Tanrıyı reddetmemekte, ancak onu bilmenin mümkün olmadığını öne sürmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2892558287301203232?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2892558287301203232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2892558287301203232' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2892558287301203232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2892558287301203232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/agnostisizm.html' title='Agnostisizm'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2038297017008341576</id><published>2007-12-17T20:57:00.001+02:00</published><updated>2007-12-17T20:57:22.331+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Ölü Gömme Geleneği</title><content type='html'>Frig beyleri ölülerini ya kayalara oyulmuş mezarlara ya da tümülüslere gömerlerdi. Kaya mezarlarının çoğu soyulmuş oldukları için mimari dışında fazla bilgi vermezler. Buna karşın tümülüsler, örneğin yığma mezar tipleri Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordiondadır. Bu yığma toprak mezarları kentin sırtlarında yer alır ve sayısı 100e yaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu türde ölü gömme tekniği gelişmiş olarak birden ortaya çıkar. Bu durum tümülüs mezarlarının Frigyaya dışarıdan gelmiş olduğuna işaret eder. Gerçekten de Arnavutluk ve Makedonyada soylu kişileri gömmek amacıyla tümülüs mezarların MÖ 1800-1500den itibaren kullanıldığı bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frigya tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap yapısı çok ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerine uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de, Yunanistandan gelen etkilerle yakılmaya başlamıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanmış, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilmiş , sonra da kuru kilden tepe yığılmıştı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artıyordu. Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frig tümülüslerini, Lidya ve Yunan mezarlarından ayıran; mezar odaları yapımında taş yerine tahta kullanılması, yığma tepe toprağının çevreye yayılmasını önlemeye yarayan krepis duvarı ve mezar odasınına geçit veren dromos kullanılmamasıdır. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerde olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kitleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköyde çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Boğazköy ve Pazarlıdaki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankarada yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankarada bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2038297017008341576?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2038297017008341576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2038297017008341576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2038297017008341576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2038297017008341576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/l-gmme-gelenei.html' title='Ölü Gömme Geleneği'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-723440124548240210</id><published>2007-12-17T20:56:00.001+02:00</published><updated>2007-12-17T20:56:53.051+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Din ve Kibele İnanışı</title><content type='html'>Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Birgün Midasın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenosu buldular. Dionisosu ararken yolunu kaybetmişti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midasın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenosu, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı... Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisosun yanına götürdü onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dionisos, Silenosa tekrar kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka birşey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık... Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdügü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek... Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen Dionisosa koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıkabasa yedi içti. Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ikinci öyküsü daha vardır Midasın. O da Apollonla ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas: “Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla güzel sesler çıkarıyordu; ama Apollonun gümüşten lirası her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi. Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollona verdi. ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Panı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midasın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı. Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midasın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.” Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıçaya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıçanın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attisi çıldırtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attisin kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attisin kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-723440124548240210?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/723440124548240210/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=723440124548240210' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/723440124548240210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/723440124548240210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/din-ve-kibele-inan.html' title='Din ve Kibele İnanışı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5149244951931497822</id><published>2007-12-17T20:55:00.002+02:00</published><updated>2007-12-17T20:56:10.258+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Mimari</title><content type='html'>Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolunun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlıda tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz. Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş kerpiçten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı. Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlıdan başka Anadolunun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordionda rastlandı. Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadoluda eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır. Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likyada da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalıların Gordionda son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordionda şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı. Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yer alan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır. Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midasın mezarı olarak gösterilen Yazılıkayadaki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadoluda bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir. İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, tekrar yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanantının Gordiona girmesine neden oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5149244951931497822?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5149244951931497822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5149244951931497822' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5149244951931497822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5149244951931497822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/mimari.html' title='Mimari'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1337220026468247147</id><published>2007-12-17T20:55:00.001+02:00</published><updated>2007-12-17T20:55:31.889+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Dil ve Yazı</title><content type='html'>Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gordionda bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir. Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktatır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1337220026468247147?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1337220026468247147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1337220026468247147' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1337220026468247147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1337220026468247147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/dil-ve-yaz.html' title='Dil ve Yazı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-508969301464639824</id><published>2007-12-17T19:16:00.000+02:00</published><updated>2007-12-17T20:54:58.913+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Frigya Uygarlığı'/><title type='text'>Friglerin Tarihi</title><content type='html'>Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabona göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadoluya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadoluya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesinde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolunun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordiona adını veren Gordiastır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianosa göre Gordias Thelmessoslu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midasın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanına dek yayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahyadan Kızılırmaka, Ankaradan Denizliye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midasın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlardır. Midas, Asurlarla barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistandaki Delphoi Apollon Tapınağına armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordionda yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadoluya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartuları güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmaka kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midasda (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-508969301464639824?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/508969301464639824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=508969301464639824' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/508969301464639824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/508969301464639824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/friglerin-tarihi.html' title='Friglerin Tarihi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6859390467372580435</id><published>2007-12-11T14:47:00.002+02:00</published><updated>2007-12-11T14:51:20.107+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Atlantis</title><content type='html'>Zaman: Bilinmiyor (İÖ yaklaşık 9600?/1520? / efsane)&lt;br /&gt;Yer: Akdeniz? / Atlas Okyanusu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solonun anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim. PLATON, KRİTİAS, İÖ 4. YÜZYIL.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATLANTİS: EFSANENİN İÇERİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantisin doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platonun Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki "mükemmel" toplum konuşmasına değinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en popüler  diyalogu olan Devlete atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokratese Devlette sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlette vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: "O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle." Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritiastır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropidesten, o da Yunan bilgesi Solondan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısırda Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platonun kendi anlatımına göre Kritiastâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz26.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz27.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platonun (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantisi ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircherin Atlantis haritası (1678). Platonun da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunlarının ötesine, Atlas Okyanusunun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜKEMMEL DEVLET, ATİNADIR, ATLANTİS DEĞİL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırlı rahipler Solona "bütün kentlerin en iyi yönetileni" olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platonun mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atinasıdır. Rahipler Solona, eski Atinalıların en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar "Avrupanın ve Asyanın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti" savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet "Herakles Sütunları"nın ötesinden, Atlas Okyanusundan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantisti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis, ta Mısıra kadar kuzey Afrikanın tümünde egemendi. Ancak Kritiasın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokratese şöyle der: "Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solonun anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim."&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz28.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz29.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Giritin doğusunda Zakrostaki Minos sarayından kristal bir vazo. Minosluların sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platonun diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanyada bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan "Elche Leydisi". Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATLANTİS İÇİN TARİHİ BİR KAYNAK MI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platonun zamanındaki Yunanlıların perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minosluların Giriti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı çağdaş bilimadamları Atlantisin yeri ve boyutları Kritiasta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platonun hikâyesinin Yunanistanın doğusunda ve Ege Denizinde Giritin kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoanınkinin iki katıdır. Theradaki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları için Minosluların Giriti Atlantistir ve Platon, Kritiasta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Giritin yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Theradaki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bilimadamları Theradaki popüler  Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minosluların buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platonun da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platonun Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz30.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz31.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşında (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Ispartanın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnellynin "Dolphin Boğazı"nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantisin denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881de, "Atlantis: The Antediluvian World" adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Donnellyye göre Platonun Atlantisi Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupanın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnellynin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantise, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatskynin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantislilerin uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantislilerden çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz32.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz33.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Giritte Knossosta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Giriti önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platonun zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minosluların Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platonun Görüşü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platonun, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Kritiasın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platonun tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platonun Atlantisinin Minos Giriti ile Theranın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atinayı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşının anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Ispartanın politik yapısı Platonun eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, Kritiasta Atlantiste belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platonun vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritiasın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon, görüşünü belirtmek için Atlantisi neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platonun Atlantisi ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalıların Atlantislileri yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platonun bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYAT VE ATLANTİS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis efsanesi, Ortaçağda Yunanlılardan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Baconun fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen "Nova Atlantis (Yeni Atlantis)", İsveçli Rudbeckin "Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)", Kristof Kolombu, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguerin "LAtlantida" adlı şiiri, Gerhardt Hauptmannın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoitin "Atlantide" adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusunun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6859390467372580435?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6859390467372580435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6859390467372580435' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6859390467372580435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6859390467372580435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/atlantis.html' title='Atlantis'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5136494796061628632</id><published>2007-12-11T14:47:00.001+02:00</published><updated>2007-12-11T14:47:35.608+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Selimiye Camii</title><content type='html'>Edirnedeki popüler  Türk camii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunî Süleymanın oğlu Selim II tarafından Edirnede popüler  mimar Sinana yaptırılan Selimiye Camii, selâtin camilerinin en popüler lerinden biridir. Yapımı 1569dan 1675e kadar 6 yıl sürmüş ve yaptıran padişahın adıyla anılması için de Selimiye adı verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimar Sinan bu camiyi yaparken o zamana kadar hiç bir mimarın başa­ramadığı bir işi başarmış, önceki bü­yük cami ve kiliselerde görülmemiş bir ustalıkla bütün camiyi tek bir kubbeyle örtebilmiştir. Bu yüzden Mimar Sinanın şöyle dediği söylenir: «Şehzade Camiini çıraklığımda, Süleymaniye Camiini kalfalığımda, Selimiyeyi ustalığımda yaptım».&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de o zamana kadar bu gibi eserlerde ana kubbe kademeli olarak yarım kubbelerin üstünde yükselirdi. Sinan, bu camide ana kubbeyi 8 filayağına dayanan sekiz köşeli bir kasnak üzerine oturtmuştur. Kasnak filayaklarına, filayakları da dış desteklere kemerlerle bağlanmıştır. Kubbenin yüksekliği 15,86 mdir (Ayasofyanın kubbesinden l m daha yüksek). Caminin içi İznik çinileriyle süslenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜÇ ŞEREFE ÜÇ MERDİVEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caminin dört köşesinde yer alan dört minarenin dördü de üç şerefelidir. Giriş kapısının iki yanındaki minarelerin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılır. diğer minareler birer merdivenlidir; her birinin yük­sekliği 70,889 mdir. Minarelerin kubbeye yakınlığı camiye ayrı bir estetik güzellik vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selimiye bir külliye olarak yapılmıştır. Taş duvarlarla sınırlı geniş avlunun içinde dârülsıbyan (çocuk okulu), dârülkurra (Kuran kursu) ve medrese vardı. Ortasında oymalarla süslü bir şadırvan bulunan revaklarla çevrili Selimiye Medresesi şimdi müze haline getirilmiştir. Caminin cümle kapısı mermer sarkıtlarla süs­lenmiştir. Avlunun dış kapısında bile ince bir işçilik göze çarpar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5136494796061628632?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5136494796061628632/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5136494796061628632' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5136494796061628632'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5136494796061628632'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/selimiye-camii.html' title='Selimiye Camii'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-910235237826401794</id><published>2007-12-11T14:46:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T14:47:01.081+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>George Sand</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1804-1876)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1805 1. Napoleon Avusturya ve Rusyayı yener.&lt;br /&gt;1810 1. Napoleon, yazar Germaine de Staelin en önemli yapıtı Almanya Hakkındaki yasaklar ve yok eder.&lt;br /&gt;1810 Kompozitör Frederic Chopin doğar.&lt;br /&gt;1813 1. Napoleona karşı Alman Kurtuluş Savaşı.&lt;br /&gt;1827 Goethe Dünya Edebiyatı kavramını ortaya atar.&lt;br /&gt;1830 Pariste Temmuz Devrimi.&lt;br /&gt;1830 Fransada medya a uygulanan sansür kaldırılır.&lt;br /&gt;1832 Goethenin ölüm yılı. George Sandın ilk romanı (Indiana) yayımlanır.&lt;br /&gt;1839 George Sand ve Frederic Chopinin Mayorka gezisi.&lt;br /&gt;1848 Pariste Şubat Devrimi - George Sand bu devrime katılır. La Cause du Peuple dergisini kurar.&lt;br /&gt;1855 Pariste Dünya Sergisi.&lt;br /&gt;1855 Pariste ilk bonmarşe (süpermarket) açılır.&lt;br /&gt;1855 George Sand, Balzacın ricası üzerine İnsanlık Komedyasının önsözünü yazar.&lt;br /&gt;1857 Gustave Flaubertin Madame Bovary adlı yapıtının piyasaya çıkışı.&lt;br /&gt;1863 Gustave Flaubert ile George Sand arasındaki mektuplaşmanın başlaması.&lt;br /&gt;1867 Pariste ilk pnömatik posta (hava medya cı ile borulardan mektup iletimi).&lt;br /&gt;1876 George Sandın ölüm yılında Almanyanın ilk kadın doktoru kendi muayenehanesini açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"EYLEMLERİ KONUŞTURABİLİRSİNİZ, ama İNANÇLARI DEĞİL; DÜŞÜNCE özgür OLMALIDIR."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aurora, şafak kızılı - 19. yüzyıl başında yetişmekte olan bir genç kız için ne şiirsel bir isim! Genç Aurora aslında sevimli, uyumlu, toplumsal kuralların izin verdiği ölçüde zarif, çıtkırıldım ve aşırı süslü püslü olabilirdi. fakat bu Fransız kızı; Aurora Dupin, sözü edilen bu özelliklerin hiçbirine sahip değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Beni çok tuhaf buluyorlardı," diye tanımlar kendisini, daha sonra genç kızlık yıllarını anlatırken. "Körpe kemiklerim sertleşmişti. İradem, bedensel yorgunluğu yenme gücüne erişmişti. Ne aptalca bir temizlik tutkusu, ne de tüm erkeklerin hoşuna gitme arzusu egemendi mantığıma." Parisin güneyinde, Berrydeki Nohant çiftliğinde, büyükannesinin yanında yaşayan 16 yaşındaki Auroranın, öyle "tuhaf" gelişmesi nedensiz değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört yaşındayken babası Albay Dupini kaybetmişti. Gelinini reddeden büyükanne Dupin, küçük Aurorayı yanına almış, 1817de on üç yaşındaki torununu, ölçülü bir eğitim ve itibarına uygun görgü kurallarını edinebilsin diye Paristeki İngiliz Augustin Manastırına göndermişti. Öğrenci Aurora yaklaşık üç yıl manastır kurallarına uygun olarak yaşayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her gün belirli bir saatte uyanacağım... sadece sağlığımı korumak için gerekliyse uykuya zaman ayıracağım ve hiçbir zaman tembellikten yatakta kalmayacağım... Kendimi faydasız düşlere ve verimsiz düşüncelere kaptırmaktan özellikle kaçınacağım. Yüreğimde ne olduğuna bakılacak olsa, yüzümü kızartacak fantezilere kapılmayacağım. Karşı cinsten kişilerle yalnız kalmaktan hep kaçınacağım... En saygıdeğer niyetle de olsa bana herhangi bir teklif yapılacak olursa, bunu en kısa zamanda ebeveynlerime bildireceğim..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlar yatılı okulda çok sıkı gözetim altında yaşadıkları için "karşı cinsten biriyle yalnız olmalarına" zaten hiç olanak yoktur. Aurora manastır hayatının etkisi altında İncili, azizlerin ve din şehitlerinin yaşamlarını okumayı tutku haline getiren bir genç kız olur ve en büyük hedefi rahibeliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında büyükanne Dupin bu tür etkileri hiç hesaba katmamıştır. Auroranın bu niyetini öğrendiğinde derhal onu manastırdan alır. 1820 Şubatında Aurora Nohanta geri döner. Bu aşırı koruma altında kalmış, en katı kurallarla eğitilmiş kız, birdenbire özgürlük ve bağımsızlığı yaşar. Bu herhalde Auroranın kendisine de "tuhaf gelmiştir. Gene de çok kapalı giyinmek zorundadır ve yalnız başına tek adım bile atmasına izin verilmez. Şimdi artık hiç kimse onunla ilgilenmemektedir: "Her konuda kendi başımın çaresine bakmaya terk edilmiştim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükanne hastalanır. Şimdiye dek hep erkek çocukları eğiten ev öğretmeni Dechartes, Auroranın da bir erkek gibi giyinmesini tavsiye eder. O da "erkek giysisi, kasket ve tozluk" giyip, öğretmeni ava çıktığında ona eşlik eder. "Bana gelince, yeni giysilerimi durmadan çalılıklara takılı kalan işlemeli eteklerimden daha rahat ve kullanışlı buluyordum," diye belirtir o zamanı anlatırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmkân buldukça bundan böyle de pantolon giyme olanağı yaratacaktır. Parisi erkek giysileri ve çizmeleriyle, merakla ve öğrenme hırsıyla bir baştan ötekine dolaşacaktır. Tiyatroda, kabarede, müzelerde ve kahvelerde erkek giysileriyle oturacaktır -çünkü ilgi çekmeden ve refakate gereksinme duymadan istediği her yere bu giysilerle gidebilmektedir. Herkes onu üniversiteli bir genç sanmaktadır. "Hiçbir şey beni yapmak zorunda olduğum ve yapacağım şeylerden alıkoyamaz," diye yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kalbim bana adalet duygusu ve cesaret veriyorsa, önyargılara aldırmam bile." Ve: "Dünya ile ilgim zaten çok az." Evet, yazmaya başlamıştır. İlk taslakları yastığının altında saklar. 17 yaşındadır şunları yazdığında: "Ahlaki konularda adaletin cinsiyeti olmaz. Erkektir veya kadındır, Tanrı nasıl istemişse; fakat Onun yasası hep aynıdır. İster bir çocuğun annesi olsun, ister bir ordunun generali; insanın vicdanı tek yargı organı olduğu için, eğer istersem, ihtiyatı elden bırakıp tüm azarları ve koğuşturmaları göze almak pahasına tehlikeli ve güç görevleri üstlenebilecek yeteneğim var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükannesi ölünce, 17 yaşındaki Auroraya Nohant çiftliği, Pariste özel bir ev ve Narbonne Oteli miras kalır. Ölümünden önce büyükannenin torununa söylediği son cümle "En iyi arkadaşını kaybediyorsun," olur. Kaçık tabiatlı öğretmeni Dechartes, Aurorayı garip bir tören düzenlemeye ikna eder. Büyükannesi gömülmeden önce Aurora onunla babasının mezarına gidecek, mezar açılacak ve Aurora babasının iskeletini öpecektir. Aurora bunu kabullenir ve hiç de garip bulmaz. Aurora gerçekten güç ve tehlikeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;görevlerden korkmaz. Aslında garip olan şey daha 18ini bitirmeden gayet resmi bir şekilde evlenmesi ve sanki bir gecede "ruhani işleri" bir yana bırakmasıdır. Hatta -en azından kendi iddiasına göre- "en ufak bir pişmanlık" duymamasıdır. Aurora şimdi Madame Dudevantdır ve nikâhından tamı tamına dokuz ay sonra bir erkek çocuk annesi olur. Madame Dudevant mutlu mudur? Birkaç ay için mutlaka. ama sonraları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evli çiftin ortak yanlarının pek az olduğu ortaya çıkar. Bunun dışında genç kadın yavaş yavaş evlilikte kadının haklarının ne kadar az olduğunu anlamaya başlar: Romanında serbest aşk ve sevgisiz bir evliliğin engellerini yıkmak için mücadeleye başlayıncaya kadar birkaç yıl daha geçecektir. Daha sonraları kâğıda dökeceği düşünce ve duyguları şimdiden kafasına yerleşmiştir ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Casimir Dudevant karısını kaçık ve delişmen olarak nitelemektedir. Daha kötüsü, kocasının yazı masasında sakladığı, içinde bir tomar en kötü bedduaların bulunduğu paketi Auroraya "vasiyet" olarak bırakmasıdır. Aurora onu bulup okuyunca kesin kararını verir. Artık bir gün daha bu adamla yaşayamayacaktır. "Aman Tanrım! Nasıl bir vasiyet bu! Bedduadan başka bir şey yok! Bana karşı kötü, gerçek arzularının ve öfkesinin tümünü biraraya getirmiş. Sapıklığım hakkındaki tüm düşünceleri, karakterimi aşağılayan tüm duyguları... Bu ders beni nihayet uykudan uyandırdı!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madame Dudevant kocasından yılda 3000 frank nafaka ister. Yılın 6 ayını Pariste, kalan zamanı Nohantta geçirmek istemektedir. İsteklerinin hepsi hemen gerçekleşecek ve de en ufak bir tartışmaya girilmeyecektir. Öylesine kararlıdır ki, kocasının bu isteklerini kabul etmekten başka bir seçeneği kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris, 1831: Dokuz yıllık bunaltıcı evlilikten sonra Aurora tekrar kendini bulur. Kendi diktiği erkek giysileri, sağlam, demir ökçeli çizmeleri ile kenti bir ucundan ötekine dolaşır: "Kendimi bir dünya seyahati yapabilecek kadar güçlü hissediyordum. Giysimin şimdi korunacak hiçbir şeyi kalmamıştı; her havada ve günün her saatinde dışarı çıkabiliyordum... Basitliğiyle her türlü şüpheyi uzaklaştıran giysimi çok büyük bir güvenle taşıdığım için ne kendim ne de giysim dikkat çekiyordu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aurora Dudevant -hâlâ bu adı taşımaktadır- Pariste bir çatı katında genç yazar Jules Sandeau ile birlikte yaşamaktadır. İkisi birlikte daha sonra J. Sand imzası ile yayınlanacak olan -Rose et Balance- adlı kitabın yazımında çalışırlar. Günün birinde kayınvalidesi Aurorayı ziyarete gelir ve aralarında şu konuşma geçer: Madam Dudevant:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kitap yayınlama niyetinde olduğunuz doğru mu?&lt;br /&gt;- Evet, Madam.&lt;br /&gt;- Ah, çok tuhaf bir düşünce bu.&lt;br /&gt;- Evet, Madam.&lt;br /&gt;- Peki. Güzel güzel da, umarım taşıdığım adı basılmış kitap kapaklarına koymazsınız!&lt;br /&gt;- Aaa, tabii ki hayır Madam, hiç endişelenmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudevant adını bir kitap kapağında okumak zorunda bırakmaz kayınvalidesini. Dolayısıyla yazarlık kariyerine kendi seçtiği bir takma adla başlar. George Sand adını alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu edebiyat dünyasına attığı ilk adımlarında izleyelim biraz da. Geçtiğimiz yüzyılda bir kadın geçimini yazarak kazanmak isterse ne olur? İlişkiler kurmaya çalışır, korunacağını umar. Bunu bir genç adam da yapardı. ama Aurora Dudevantın yaşadıkları erkek cinsiyetli tanınmamış bir yazarın asla başına gelmezdi. George Sand daha sonraları iki tipik olaydan söz eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeybatı Fransanın soylularından romancı Mösyö de Keratryyi ziyaret eder. "Açık konuşacağım," diye selamlar adam Aurorayı, "Bir kadın yazmamalı... Beni dinleyin: Kitap yapmayın. Çocuk yapın!" Bu sözler üzerine Aurora yüksek sesile gülerek şu yanıtı verir: "Ama rica ederim Beyefendi, bu reçeteyi siz kendinize uygulayın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna benzer bir deneyim taslaklarını okusun diye verdiği yazar Henri de Latouche ile yaşanır. Yazar sakin bir şekilde taslağa bakar, sonra bilgi edinmek için "Çocuklarınız var mı Madame?" diye sorar. "Maalesef var! ama ne onları yanıma alabiliyorum ne de onlara geri dönebiliyorum." o "Ve siz Pariste kalmayı ve geçiminizi kaleminizle kazanmayı istiyorsunuz?" - "Bunu mutlaka yapmak zorundayım. " - "Bu hiç de güzel değil, çünkü başarı şansınız olacağını sanmıyorum. İnanın bana: En iyisi, tekrar kocanıza dönmeniz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, demin anlatılan sahnede George Sanda karşı öylesine itici davranan Latouche, giderek onun en iyi arkadaşlarından biri ve destekçisi olur. Mizah dergisi Figaronun yayıncısı olan Latouche onu kendi redaksiyon ekibinin içinde çalıştırır. Bu, Georgea öğrenme ve aynı zamanda para kazanma olanağı verir. "Gazeteler Bav George Sanddan övgüyle söz ediyorlardı. Yazarın kalbinin ve ruhunun trend lerini açması için bir yerlerde bir kadın parmağının işin içinde olabileceğini fark etmişlerdi. fakat tarzı ve yargıları ancak bir erkekten beklenecek kadar erkeksi, diye açıklamada bulunuyorlardı." Tek başına çıkardığı ilk romanı Indianaya (1832) medya ın tepkisini, Hayatımın Öyküsünds böyle anlatır George Sand.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca tarzının ve yargılarının "tipik erkeksi" olarak değerlendirilmesi, onu hiç kızdırmaz. Önemli olan kitabıyla başarıya ulaşmasıdır, hem de büyük başarıya. şahsen tanıdığı Balzac onu "büyük yetenek" olarak kutlar. Yazar ve eleştirmen Sainte-Beuve, "Söylemek gerek, Madam, siz gerçekten ender ve güçlü bir yaratıksınız," der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerinde kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır. Bu okurlarının çoğuna "dokunaklı" gelmiş olabilir; aslında mesele yazarla roman tipleri arasında karşılaştırma yapmaktır. Leliada (1833) George Sand kendisini anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ahlak dışı" olarak değerlendirilmesine rağmen bu kitabı ile de inanılmaz bir başarıya ulaşır. Erkek takma adıyla bir kadın yazar, çoğunlukla kadın ve erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri ortaya koymaktadır. Rahatça uzun hikâyeler yazabilmektedir, kendisine eziyet etmeden. Bir gecede rahatlıkla otuz sayfa kadar çıkarabilmektedir. Bir kitabı bitirir bitirmez, yeni bir roman üzerine çalışmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1866da yazar Gustave Flaubert ile sürdürdüğü mektuplaşmalardan birinde cümlelerin kaleminden ne kadar rahat aktığını anlatır. Geceler boyunca bir tek kelimenin arayışı içinde olan Flaubert ise ona hak verir: "Aklınıza gelen fikirler bir sel gibi zengin ve canlı. Bende ise incecik bir sızıntı gibi. Bir şelale oluşturabilmek için bir sürü hüner göstermek zorunda kalıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yaşamı boyunca kalıcı olan bu büyük enerjiye sahip olmasaydı, George Sand oynadığı farklı rollerin üstesinden gelemezdi. Bir yazar olarak işini tutkuyla yapmıştır. 19. yüzyıl Fransasının en popüler  erkeklerinin sevgilisi ve arkadaşıdır. Bir anne olması, kendisini diğer kadın yazarlardan ayıran gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1832 ilkbaharında George Sand üç buçuk yaşındaki ikinci çocuğa Solangeı Pariste yanına alır. Hâlâ Casimir Dudevant ile evlidir. Ancak 1836da ondan boşanır. fakat yalnız değildir. "Boşandıktan sonra Alfred de Musset ve Frederic Chopin ile tutkulu aşk ilişkileri yaşadı." (Yeni Brockhaus sözlüğünden bir alıntı.) Tabii (boşanmasından önce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başlayan) bu "maceralar" George Sandın özgeçmişinden soyutlanamaz. Herhalde hiçbir aşk ilişkisi üzerine Sand/Musset üzerine olduğu kadar çok yazı yazılmamıştır. En yalın edebiyat tarihlerinde bile "romantik âşıkların modeli" olarak bu iki ozan çıkar ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 yaşındaki "Weltsehmerz" ozanı ve o zamanlar Pariste gündemde olan - Goethenin Werther tercümelerinden de etkilenmiş bulunan- Musset, yirmi dokuz yaşındaki George Sand ile tanışır. birlikte Venedike giderler. Daha yolda iken şiddetli tartışmalar başlamıştır. Barışmalar. Kıskançlık sahneleri. Musset hastalanır. Sand, Musseti tedavi eden İtalyan doktora âşık olur. Musset yalnız başına Parise döner. Sand doktor ile birlikte birkaç hafta sonra Parise dönüş yapar. tekrar barışırlar. Sonra da kesin olarak ayrılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşk dramı bir dizi kitaba konu olur. İlk olarak Alfred de Musset bu mutsuz aşkını Zamanımızda Bir Çocuğun İtirafları (1836) kitabında anlatır. George Sand bu kitaba Elle et Lui (Kadın ve Erkek) adlı romanı ile karşılık verir. Şimdi de Alfredin erkek kardeşi Paulündür söz sırası ve Lui et Elle (Erkek ve Kadın) kitabını yayınlar. Daha sonra Mussetin eski kız arkadaşının da bu konuda söyleyeceği olacaktır. Lui (O) adını verir kısaca romanına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Sandın hareketli yaşamı, zamanının ileri gelenleriyle çok yönlü ilişkileri aslında ciltler doldurabilir. fakat bunun yanında bir özelliği çoğunlukla görmezlikten gelinir: George Sand aynı zamanda bir annedir. Ve bu görevini çok ciddiye almıştır. Yazar olarak yeteri kadar para kazanır kazanmaz küçük kızını, daha sonra da büyük oğlunu yanına alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne dek sayısı zaten az olan çocuklu kadın yazarların da çok azı günlük yaşamlarını çocuklarıyla birlikte geçirdikleri için George Sandın bundan yaklaşık 150 yıl önce bu "çifte yükü" nasıl sırtlandığını duymak ilginçtir. Gün boyu küçük kızı ile Luxembourg Parkına gezmeye gittiğini ve ancak akşamları kızı uyuyunca yazmaya fırsat bulduğunu anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm çalışan annelerin tipik vicdani rahatsızlıklarını da bilmektedir: "Çocuklarımla birlikte olduğum zamanlar sadece onlar için ve onlarla yaşamak istiyordum. Arkadaşlarım bana geldiklerinde onları yeterli göremediğimi ve aralarında dağıldığımı belirterek kendimi suçluyordum. Gerçek yaşamın bir düş gibi yanımdan gelip geçtiğini ve romanın hayal dünyasının acı gerçekliğiyle ruhuma çöktüğünü hissediyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki çocuğu ve besteci Frederic Chopin ile 1838-39 kışını Mayorka adasında geçirir. Daha sonra bu "aile gezisi" hakkında etraflı ve canlı bir yazı yazar: Mayorkada Bir Kış. Sık sık tekrar basılan bir metindir bu. Oldukça dindar olan Mayorkalılar üzerinde bu dört gezgin korkutucu etkiler uyandırmış olmalı. George ve kızı pantolon giyerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğerlerinden ağır hasta olan Chopin (sadece bu nedenden ötürü zaten yeterli şüphelidir) çocukların gözleri önünde George Sand ile birlikte yaşamaktadır. Sand onun gözdesi gibidir. Ayrıca hiçbiri kiliseye gitmez. 34 yaşındaki aile anası George kiliseye gitmek yerine, soğukkanlılıkla kayalara tırmanır, yataktaki böceklere kızar, çorba içindeki akreplere küfür eder ve bütün bunları daha sonra esprili, renkli seyahatnamesinde dile getirir. Bu yapıtı 150 yıl önceki gibi bugün de hâlâ aynı zevkle okunabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı boyunca daha bir sürü gezi yapar ve bu gezileri yazıya döker: "Gezi sanatı neredeyse yaşamın bilimidir. Bu gezi bilimiyle gurur duyuyorum." Tozlu, güneşten yanmış, dağınık saçlarıyla etrafı inceler ve kendisini "ip cambazı" sandıkları için keyiflenir. Dayanılmaz bir güç vardır içinde. Özgürlüğünü kocasına karşı nasıl savunduysa, sevgililerine karşı da savunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Honore de Balzac gibi çağdaşları, onun "erkeğin başat kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu" kabul ederler. fakat bu onun edebiyat alanındaki başarılarının da aynı eşitlik anlayışı ile kabul edileceği anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü bir roman yazarı olmasına rağmen Academie Françaisee kabul edilmez, örneğin. Bu şeref erkeklere aittir. Peki George Sandın buna karşı tavrı ne olur? Bir yazısında düzene saygı duyduğunu ve üyelerin erdemlerini kabul ettiğini belirtir. fakat kendisinin eskimiş ve çağın gerisinde saydığı bir kuruma üye olmaya da ihtiyacı yoktur. Tabii onun bu açıklamalarını hemen hemen hiç kimsenin kabul etmemesi doğaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insanın "Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş" diye arkasından konuştuğunu hisseder. Bu sözlere George Sandın yanıtı, "Tam aksine, bu ciğer çoktan kokuşmuş," şeklinde olur. (Ayrıca Academie Françaisee Sandın ölümünden 102 sene sonra ilk defa bir kadın kabul edilecektir; yazar Marguerite Yourcenar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Sand 72 yaşında ölür ve Nohanta, genç kız olarak baskısız ve uzlaşmasız, "tuhaf biri olarak büyüdüğü yere gömülür. Cenaze törenine Gustave Flaubert, Ernest Renan, Alexandre Dumas gibi Fransanın popüler  yazarları gelir. Mezarı başındaki görkemli anma konuşmasını Victor Hugo kaleme almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Sandın son yıllarında onunla mektuplaşan ve düşünce alışverişinde bulunan Gustave Flaubert, Sanda karşı âdil olmaya çalışan nadir kişilerden biridir. Rus yazar Ivan Turgenyeve 1876 Haziranında şöyle yazar: "Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu; ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şefkat olduğunu bilmek için onu benim tanıdığım gibi tanımak gerekir."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-910235237826401794?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/910235237826401794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=910235237826401794' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/910235237826401794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/910235237826401794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/george-sand.html' title='George Sand'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3013836563858093636</id><published>2007-12-11T14:45:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T14:46:18.254+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Abaza Paşa İsyan</title><content type='html'>Sultan Genç Osmanın öldürülmesini bahane eden sipahiler 22 Mayıs 1622 günü ayaklandılar. Abaza Paşanın ayaklandığı haberinin de İstanbula gelmesi üzerine Genç Osman faciasını bahane eden sipahiler ikinci defa ayaklandılar. Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine, Sultan Genç Osmanın katillerinden olan Cebecibaşı ve Genc Osmanın katledilmesinde Cebecibaşına yardım eden Kara Davut idam edildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3013836563858093636?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3013836563858093636/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3013836563858093636' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3013836563858093636'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3013836563858093636'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/abaza-paa-isyan.html' title='Abaza Paşa İsyan'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4314393921202111626</id><published>2007-12-11T14:44:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T14:45:40.984+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Avarlar</title><content type='html'>İkinci Türk İmparatorluğunu kuran kavim (lll.-IX.yy.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hun İmparatorluğundan sonra Orta Asyada, Avar İmparatorluğu kuruldu (M.S. III. yy.). Kore Yarımadasına kadar yayılan bu devlet önce Çinlilere yenildi (458), sonra Göktürkler tarafından yıkıldı (522).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yenilgiden sonra, Avarların büyük bir bölümü batıya göç etti. Bir süre Volga dolaylarında ve Güney Rusyada yaşadıktan sonra, Macaristan merkez olmak üzere Tuna yöresine yerleştiler ve yine büyük bir imparatorluk kurdular. 573-882 yılları arasında toprak anlaşmazlığı yüzünden Bizans ile birkaç kere savaştılar, bu savaşların çoğu yenilgiyle sonuçlandı. Böylece Avarlar zayıf düştüler, sonunda Şarlman (Büyük Kari) Avar İmparatorluğunu ortadan kaldırdı, Avar kavmi İslavlara karışarak eridi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avarlar da birçok Türk kavmi gibi göçebe bir kavimdi. Devlet çeşitli kabilelerden oluşan bir federasyon biçimindeydi. Bir asker ve savaş düzeni içinde yaşayan Avar Devletinin başında bir kağan bulunurdu. genellikle atlı olan Avarların başlıca silâhı ok ve yaydı, ama kılıç da kullanırlardı. Avarların bir kısmı zamanla göçebelikten çıkıp yerleşik hayata girmiştir. Bunlardan bir kısmı ticarette başarı göstermiştir. Macaristanda kazılan on beş bin kadar Avar mezarında, Avarların yaşayışı ile ilgili pek çok eser bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVAR KAVALI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macaristanda Janoshida (Szolnik ili) bölgesinde 1933 yılında yapılan bir kazıda, bir erkek iskeletinin el kemikleri arasında bulunan bu çifte borulu kavalın ses delikleri 2+5 şeklindedir. Benzerlerine Kafkasya. Volga ve Türkistan dolaylarında bugün de rastlanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4314393921202111626?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4314393921202111626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4314393921202111626' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4314393921202111626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4314393921202111626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/avarlar.html' title='Avarlar'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6397372454436357154</id><published>2007-12-11T14:42:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T14:44:39.802+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>Amerika Bağımsızlık Savaşı</title><content type='html'>Bu savaş aslında bir bağımsızlık savaşı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine 13 İngiliz Kolonisinin İngiltereye karşı ayaklanmasında vergi meselesi temel sebep olmuştur. Zira 1756-1763 Yedi yıl Savaşları sonucunda İngiltere, Fransadan Hindistan sömürgesini kapmış olsa da bu savaş esnasında oldukça çok para harcamış ve bu açığı gidermek için Amerikadaki kolonilerine ağır vergiler dayatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1765te vergi meselesinden çıkan sürtüşme, 1775lerde iyice dallanıp budaklandı. 1776ya gelindiğinde Thomas Jeffersonın kaleminden çıkan Bağımsızlık Beyannamesinin ilanı ile 13 Koloni ve İngiltere arasında çıkan çatışma "Bağımsızlık Savaşı" haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların kalıtsal , yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır. Bu içeriğe sahip Bağımsızlık Beyannamesi, demokrasi ve siyaset bilimi açısından, ilk defa olarak insanların kalıtsal  sahip oldukları hak ve hürriyetleri ve demokrasinin temel ilkelerini belirlemesi nedeniyle çok önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada savaşın bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi üzerine, Sevil Berberi ve Figaronun Düğünü operalarının yazarı Beaumarchaisin ileri sürdüğü fikirler çevresinde Fransa askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikalılara yardım etmeye başladı. Fransa, bu şekilde İngiltereden 7 yıl Savaşlarının hıncını çıkarmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1778de Amerika ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Bu arada Fransız General Lafayette, 1777den beri yanındaki gönüllü gruplar ile Amerikada İngilizlere karşı çarpışmakta ve oradaki bağımsızlığa gidişi adım adım gözlemektedir. Amerikaya yaptığı yardımlar, Fransız bütçesini ve ekonomisini altüst etmişse de Amerika 1783 yılında bağımsızlığına kavuşacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6397372454436357154?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6397372454436357154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6397372454436357154' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6397372454436357154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6397372454436357154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/amerika-bamszlk-sava.html' title='Amerika Bağımsızlık Savaşı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8487312373725223671</id><published>2007-12-11T14:41:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T14:42:39.092+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Afrika Dinleri</title><content type='html'>Afrika insanının dinsel dünyası Avrupalılarınkinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte Avrupa dininin temelinde yatan birçok kavramda Mısır, Hint ve Avrupa etkisini birarada görmek mümkündür. Bu nedenle de çeşitli inanç sistemleriyle dolu olan Zenci Afrikanın dinsel yaşamını bütünüyle kavramak oldukça güçtür. Ne var ki, Afrikadaki yerli dillerin yeterli öğrenilmesi ve Afrika asıllı incelemecilerin katkıları ile Afrika dinleri daha bir açıklık kazanmış, dinsel olguları açıklamak için gerekli olan terim ve kavramları saptamak kolaylaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrikadaki ilkel çağdaş dinler arasında en çok Animizm, Fetişizm ve Totemizm yaygındır. Özellikle Orta Afrikada, Asyada ve Pasifik Okyanusunun bazı adalarında, hâlâ, yaklaşık olarak 140 milyon kadar insanın kabul ettiği Animizm (Canlıcılık) inanışına göre, yalnız canlı varlıkları değil cansız varlıkları da, birer rufa yönetir. Animizmi tabiatta insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden din olarak tanımlayabiliriz. Zenci Afrikada Animizm, tslamiyetten hemen sonra gelmektedir. Yapılan istatistiklere göre Afrikadaki müslüman sayısı 102 milyon, animist sayısı 95 milyon, Hıristiyan (katolik, protestan ve kıptî) sayısı ise, yaklaşık olarak 60 milyondur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Animizm terimini, ilk defa 1871 yılında antropolog E.B. Taylor "ruhsal varlıklar" a inanma anlamında kullanmıştır. Taylora göre animizm, tikel ruhların ölümden ya da bedenin tahribinden sonra da yaşamaya devam ettikleri inancına dayanır. Buna göre ruhlar, önemle-lerine göre, değişik düzeylerde bulunan ve tikel ruhlardan tanrılara kadar uzanan bir hiyerarşi meydana getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taylor, "ruh" kavramının kökenini, insanların rüyalarında ve hayallerinde temellendirmiştir. Ona göre ilkel insanlar, özellikle uyku sırasında ruhun bedenden ayrılıp dolaştığını, değişik biçimler aldığını düşünmüşler, bu yüzden insanın ölümünde de ruhun, ama bu defa sürekli olarak, bedenden ayrıldığını sanmışlardır, Çağdaş antropoloji açısından kesinlikle bilinen bir şey varsa o da, birbirinden çok farklı kültür ortamlarında yaşayan insan topluluklarının tümünde "hayalet-ruh" kavramının bulunduğudur. Taylor, bu verilere dayanarak "Animizm" i, dinlerin evreminde bir başlangıç aşaması saymıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Animizm, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra başıboş kalmadığına, canlı ya da cansız başka nesnelere de girdiğine, başka bir deyişle "ruh gücü"ne inanır. Yalnız hayvanlar yada bitkiler değil, taşlar bile, ölümle bedenden ayrılan insan ruhu için birer barınak meydana getirir. Animizm inancına göre, ruhun bedenden kesinlikle ayrılması için, ölümü beklemek de şart değildir. Ruh, geçici bir süre için bedenden ayrılıp, canlı ya da cansız başka bir bedene girebilir, daha sonra tekrar eski bedeninedönebilir. Dinsel anlamda fetişizm düşüncesi de bu inanca bağlanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8487312373725223671?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8487312373725223671/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8487312373725223671' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8487312373725223671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8487312373725223671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/afrika-dinleri.html' title='Afrika Dinleri'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5158822091440264877</id><published>2007-12-06T23:53:00.000+02:00</published><updated>2007-12-06T23:55:15.978+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Musa ve Çıkış</title><content type='html'>Zaman: İÖ 13. yüzyıl?&lt;br /&gt;Mekân: Mısır/Sina Yarımadası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrailin Allahı Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki, çölde bana bayram etsinler. ÇIKIŞ 5: l&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevratın Çıkış Kitabı İsraillilerin Mısırda baskı altında bulunmalarının ve Musa tarafından kölelikten kurtarılmalarının hikayesiyle başlar. Musa İsrailli bir çiftin oğlu olmasına rağmen Mısırlı bir prenses tarafından yetiştirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğinde bîr İsrailli köleyi döverken yakaladığı Mısırlı bir kâhyayı öldürmüştür. Yaptığı iş açığa çıkınca Musa çöle kaçmak zorunda kaldı. Burada Yanan Çalı önünde Tanrıdan bir vahiy aldı. Bunun sonucunda Mısıra döndü ve kardeşi Harun ile İsraillilerin salıverilmelerini talep etti. Firavun bu isteği reddederek ülkesinin başına on felaket getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailenin ilk doğan çocuğunun ölmesi olan onuncu felaket bütün Mısırlı aileleri de etkilediği için Firavun İsraillilerden Mısırı terk etmelerini istedi. Tanrı Mısırın doğusundaki çölde İsraillilerin geçebilmeleri için Kızıldenizin açılmasını sağladı ama sonra sular yine kapandı ve Firavun fikir değiştirdiği için onları kovalayan Mısırlılar boğuldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim adamlarının hepsi Musanın varolduğuna ya da Mısırdan çıkışın yazıldığı gibi olduğuna inanmaz. Çoğu, on felaketin ve Kızıldenizi geçme mucizelerinin sunulduğu biçimiyle efsanevi olduğuna inanırlarsa da, özellikle Çıkış, Sayılar ve Tesniye kitaplarında yeralan metinlerde tarihi bilgiler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki düşünce akımına genelde "minimalist" ve "maksimalist" adları verilir ve Çıkış hikâyesi üzerindeki tartışma İsrail tarihi için Tevratın bir kaynak olarak kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin daha büyük tartışmanın bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz14.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sina Dağı ve çevresindeki dorukların havadan görünüşü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimalistler, on felaket ve Kızıldenizin yarılması mucizeleri konusunda Mısırda, Sinada ya da başka bir yerde kesin kanıtlar olmaması üzerinde dururlar. Onlar Tevrattaki hikâyelerin sözde anlattıkları olaydan çok sonra, İÖ 6. ve 2. yüzyıllar arasında ortaya çıktığına inanırlar. Ayrıca o zaman tarih yazmak diye bir şey olmadığından Tevrattaki hikâyeler yalnızca efsane ve folklor olarak güvenilmez ve yanlıştır. Arkeolojik ve tarihi araştırmalar bu nedenle Tevrata ışık tutamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan çoğunluk görüşünü oluşturan "maksimalistler", Tevratın, anlattığı olaylardan çok sonra yazılmış olduğunu kabul etmelerine rağmen, metinler konusunda farklı görüşe sahiptirler. Nabukadnezzar ve Babilliler İÖ 587/6da Birinci Tapınakı yıkıp halk liderlerini Kudüs ve Yehudadan Babile sürgüne götürmüşlerdi. İşte Tevratın kitaplarından çoğu sürgünlerin çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklarından toplanarak orada son şeklini almıştır. Bu nedenle Tevrat hikâyelerinde önemli miktarda tarihi bilgi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilimadamları Sina Dağında Yasayı (Torah) alan Musanın başında bulunduğu gruba ilişkin bir metin oluşuna işaret ederler. Musa önderliğinde Çıkışa ek olarak Tevrat metinlerinde Sinada pek çok yolculuk hakkında izler bulunduğundan eski İsraillilerin uzun bir dönem içinde gidip gelmiş oldukları en azından mümkündür. Çıkış yolu ve bugün Sinada adları bilinmeyen mekânların yerleri konusunda emin olmak imkansızsa da bu bilimadamları arkeolojik ve tarihi araştırmaların kutsal kitap hikâyeleri üzerine ışık tutabileceğine inanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz15.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrailliler Kızıldenizi geçerlerken kendilerini kovalayan Mısırlılar sularda boğuluyor. Suriyede Dura-Europostaki sinagogdan bir fresk, 3. yüzyıl ortaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MISIRDAKİLER İSRAİLLİLER MİYDİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimalistler ne Musa ya da Çıkış için ne de Kenanda İsrailli varlığı için somut bir kanıt olmadığını ve Tevratın bu bölümünün daha sonraki bir dönemde uydurulduğunu savunurlar. Ancak maksimalistler Mısır, Sinada ya da başka bir yerde Musa ve Çıkışla ilişkili belirli bir şey olmamasına rağmen, Mısırda Sami ırkından insanların bulunduğuna ve ÎÖ 13-12 yüzyıllarda Yehudanın merkezi yaylalarına yeni bir halkın geldiğini gösteren ikinci derecede kanıtlar bulunmasına işaret ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar Mısır tarihinin bilinen gerçeklerini kullanarak İÖ 19. yüzyıldan ve belki de daha öncesinden Sami göçebe gruplarının Mısıra ticaret yapmaya, gıda maddesi almaya ve bazıları da mümkün olursa özellikle Nil deltasının doğu kısmına yerleşmeye geldiklerini gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu göçebeler arasında İsraillilerin ataları, Yakubun liderliğindeki patriyarkal klanlar da vardı. Bunlar Mısıra Yusufa katılmaya gelmişler ve kendilerine şimdi Doğu Delta Bölgesiyle ilişkilendirilen Goshen ülkesine firavun emriyle yerleşip firavunun hayvanlarını gütme görevi verilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırlıların bir zayıflık döneminde özgün yerleşimcilerin soyundan gelenler Delta Bölgesinde kendi hâkimiyetlerini elde edip başkentlerini Avariste kurdular. Bunlar tarihte Hiksoslar adıyla anılırlar ki, bu kelimenin anlamı "yabancı dağlık ülkenin reisleri" demektir ve bu da güney Kenanın iyi bir tanımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÖ 16. yüzyıl ortalarında tekrar başa gelen yerli bir hanedan bunların liderlerini Mısırdan kovmuştur. Sami köylülerin çoğu ülkede kalmışlar ve deltanın tarımcı nüfusunun bir parçası olmuşlardır. Tevratta "Yusufu bilmeyen yeni bir kral" (Çıkış 1:8) tarafından "esir edilen"ler bu insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada herhalde İÖ 1307de iktidara gelen ve üsleri yaptıklarına bakılırsa Doğu Delta Bölgesiyle ailevi bağları olan 19. hanedan firavunlarına yapılan bir atıftır. Bunların başkenti Avaristen pek uzak olmayan Pi-Ramessu idi (Tevratta Raamses, günümüzde Qantir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu firavunlar aralarında Pi-Atum (Tevratta Pithom, günümüzde Teli el-Rataba) da olan başka kentler de kurdular ve Sina ile diğer yerlerden bedevilerin girişini önlemek için bir sınır kaleleri zinciri ve ikmal depoları inşa ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavunlar bu işlerde bölge halkını Ortaçağ Avrupasındakine benzeyen bir angarya çalışma sisteminde kullandılar. Mısır köylüleri arasında diğer göçmenlerin yanısıra Hiksosların soyundan gelenler de vardı ve hiç kuşkusuz bu insanların hepsi bu zorunlu çalışmadan kaçmak istiyorlardı. Böylece İsraillilerin karışık bir halk grubuyla birlikte Mısırı terk ettikleri söylenir (Ve İsrailoğulları, çocuklardan başka altı yüz bin kadar yaya erkekler olarak Ramsesten Sukkota göç ettiler. Ve koyunlar, sığırlar, pek çok hayvanlarla karışık çok halk da onlarla beraber çıktı. (...) Ve İsrailoğullarının Mısırda oturdukları müddet dört yüz otuz yıl idi. Ve vaki oldu ki, dört yüz otuz yılın sonunda Rabbin bütün orduları Mısır diyarından aynı günde çıktılar. Onları Mısır diyarından çıkardığı için Rabbe çok ehemmiyetle tutulacak bir gecedir. Çıkış 12:38-41).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle pek çok uzman Çıkışın en iyi İÖ 13. yüzyılda II. Ramsesin uzun hükümdarlığı dönemine (İÖ yaklaşık 1290-1224) uyduğuna inanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz16.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz17.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Musa, On Emirin yazılı olduğu tabletleri taşıyor, İsrailliler aşağıda; Alba Kitabı Mukaddesi, 1422. (Sağda) İsrail Merneptah Dikilitaşında, firavunun Kenandaki zaferleri ve İsrail halkının yok edilişi anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HİCRET YOLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musanın İsraillileri Mısırdan hangi yoldan çıkardığı gerçekten tam bir muammadır. İbrânice "Yam Sufun İngilizceye neden "Saz" (Reed) Denizi yerine Kızıl (Red) Deniz olarak çevrildiği bile bilinmemektedir. Ve bu denizin nerede olduğu da bilinmemektedir. İsrail yerleşim alanlarının yerleri konusunda bir fikirbirliği de yoktur, ancak bu şaşırtıcı değildir: Sinanın bedevi kabileleri İbrani yer adlarını devam ettirmeyeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicretin ve çöllerde dolaşılan yolların ve Sina Dağının yerinin de izini sürmek mümkün değildir. İsraillilerin Kenana doğru yollarına devam etmeden yaklaşık kırk yıl konakladıkları Kadeş-Barnea, Kuzeydoğu Sinadaki Ayn Kudeyrat vahası olabilir ama bölgede o dönemden kalan herhangi bir bulguya rastlanılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VAAT EDİLEN ÜLKE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa ölüp de Moabda Nebo Dağına gömülünce (Tesniye 34:1,5) halkını Şeriadan geçirip Kenan dağlık ülkesine götüren Yeşu oldu. Yeşu ve Hâkimler kitaplarında anlatılan fetihlerin pek bir kanıtı yoksa da bu tepelerde ilk defa küçük çiftçi köyleri kurulduğunun delilleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar İÖ 13 ile 11. yüzyıllar arasından kalmadır. Aynı dönemde Doğu Akdeniz kıyılarından topraklar Ege dünyasından gelen göçmenlerin saldırısına uğramaktaydı. Mısır metinlerinde bu gruplardan "Deniz İnsanları" olarak söz edilir. Bunların arasında şimdi Gazze Şeridi olarak bilinen.yere yerleşen Filistinliler vardı. Kıyı ovalarındaki karışıklıktan kaçanlar dağlık iç bölgede kendilerine yeni köyler kurdular ve burada doğudan gelen İsrailliler ile karşılaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki grubun birlikle kurdukları tarım köylerinde pek çok teknolojik yeniliğe rastlanılmıştır. O çağın kıyı yerleşim birimlerinin aksine bu köylerin çoğundaki hayvan kalıntıları arasında domuz kemiklerine rastlanılmamış olması ilginç bir gerçektir. (Daha sonraki Yahudilikte domuz eti, dini yasalarla yasaklanmıştı.) Bu olgu dağlık köylerde yalnızca İsraillilerin varlıklarını işaret etmekle kalmayıp, bu toplulukları onların inançlarının yönettiğini de gösteriyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsraillilerin İÖ 12. yüzyıl sonları ve 11. yüzyılda Kenan ülkesinde bulunduklarının kesin bir kanıtı daha vardır. Mısır firavunu Merneptah, hükümdarlığının beşinci yılında (İÖ yaklaşık 1219) Mısır hâkimiyetini tekrar kurmak umuduyla bölgede bir sefere çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavun Merneptah, daha sonra Karnakta fetihlerini anlatmak için diktiği bir anıtta Kenan ülkesinde diğerlerinin yanı sıra İsrail halkını da tümüyle ortadan kaldırdığını belirtmiştir. İsraillilerin varlığının Tevrat dışında yer aldığı ilk belgenin, onun tümden imha edildiğini iddia etmesi çok ilginçtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Musa ve Çıkış konusunda doğrudan doğruya bir kanıt yoksa da, fazlasıyla var olan çevresel kanıtlar gözardı edilemez. Bu sonuçta özel bir inanç ya da iman konusu olarak kalacaksa da, Tevratta nakledilen olayların temelde gerçek olduğuna inananlar için, bu metinler hep bir esrar gölgesi altında olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz18.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsraillilerin Sina yarımadasından Kenana muhtemel göç yollarını gösteren harita.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz19.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırda Luksorda Medinet Habu duvarlarında resmedilmiş Deniz İnsanları. Başlıklar, Filistinliler olduğunu gösteriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5158822091440264877?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5158822091440264877/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5158822091440264877' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5158822091440264877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5158822091440264877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/musa-ve-k.html' title='Musa ve Çıkış'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5366216235264236757</id><published>2007-12-06T23:51:00.002+02:00</published><updated>2007-12-06T23:52:28.241+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Paskalya Adası</title><content type='html'>Şilinin batısında Büyük Okyanusta ada. Yüzölçümü 179 km2.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu volkanik ada adını, Hollandalı Jacob Roggeveen tarafından 1772 yılının Paskalya günü keşfedilmiş olmasına borçludur. 1888den beri Şiliye aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polinezya Adalarının en doğusunda bulunan Paskalya Adası, dünyanın en ıssız, aynı zamanda en esrarlı beldelerinden bindir. Bilginler, bu adanın ilk halkının Güney Amerikadan mı, Polinezyadan mı geldiğini henüz keşfedemediler. Bu insanlar her halde olağanüstü gemicilik niteliklerine sahiptiler, çünkü adaya en yakın kara 2000 km uzaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada, sarımtırak bir volkanik taş­tan, tek parça olarak yontulmuş dev boyutlu heykelleriyle popüler dür. Heykellerin hepsinin, uzun kulaklı koskocaman başları vardır ve bacaksız bir gövde üzerine oturtulmuşlardır. Bu heykellerin en büyüğünün yüksekliği 30 metreyi bulur ve bunların sadece yontulmuş saçları bile 30 ton çeker. Ada halkı, bu heykelleri kraterin çevresinden bulundukları yere kadar nasıl getirebilmiş, nasıl dikebilmişlerdir? Bu heykellerin anlamı nedir? Henüz hiç kimse bu gizemleri çözebilmiş değildir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5366216235264236757?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5366216235264236757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5366216235264236757' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5366216235264236757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5366216235264236757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/paskalya-adas.html' title='Paskalya Adası'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1762934878802256681</id><published>2007-12-06T23:51:00.001+02:00</published><updated>2007-12-06T23:51:55.375+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Annette von Droste-Hulshoff</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1797-1848)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1810 Münster, Fransız İmparatorluğuna katılır.&lt;br /&gt;1813 Anncttc von Droste Hülshoff, Grimm Kardeşler ile tanışır.&lt;br /&gt;1816 Grimm Kardeşlerin Alman Masalları yayınlanır.&lt;br /&gt;1823 Kölnde ilk Rosenmontag eğlence resmi geçidi yapılır.&lt;br /&gt;1825-26 Drostenin Köln, Bonn ve Koblenz gezisi.&lt;br /&gt;1834 J.A.L. Werner genç kızlar için beden eğitimi kitabını yayınlar.&lt;br /&gt;1837 Münsterde Levin Schücking ve Drostenin de üyesi olduğu bir "Heeken - Yazarlar Derneği" kurulur.&lt;br /&gt;1843 Levin Schücking, Luise von Gali adlı kadın yazarla evlenir.&lt;br /&gt;1848 Drostenin ölüm yılı: Fransada Şubat Devrimi ve Almanyada Mart Devrimi.&lt;br /&gt;1862 Levin Schücking ilk Droste biyografisini yayınlar.&lt;br /&gt;1878-79 Cotta Yayınevinde Levin Schücking tarafından derlenen, Drostenin Bütün Eserleri çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"YÜZ YIL SONRA OKUNMAK İSTİYORUM, BELKİ BAŞARIRIM."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailede "Annette" diye çağrılan Anna Elisabeth Freiin von Droste zu Hülshoff, ilk şiirini biraz önce bitirmiştir. İlk eserini altın yaldızlı varaka sarar ve doğru Hülshoff şatosunun kulesine çıkar. Rüzgâr okunun altındaki horozlu merteğin boşluğunda saklanacak ve "sonsuzluğa adanmış" olacaktır bu eser. Şu dizeleri kâğıda dökmüştür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel sevgili horozcuk, yaklaş ve elimden gagala yemini Gel anık sevgili küçük adam Gel ki kaçıp gitmesin o elinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehtap gümüş parlaklığında&lt;br /&gt;Nasıl da bakıyor dünyaya&lt;br /&gt;Bir pınardan daha sessiz parlıyor&lt;br /&gt;Ey mehtap, yaklaş biraz daha dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşfedilmemiş ozan yedi yaşındadır. Jenny, Werner ve Ferdinand adlı kardeşleriyle ailenin devamlı adresi olan Westfalen eyaletinin Münster kenti yakınındaki Hülshoff şatosunda taşralı bir soylu kızı olarak yetişmektedir. Çocukluğu şöyle betimlenir: Hastalıklı, narin, tuhaf. Özellikle son özelliği olan "tuhaflığı", annesini endişeye düşürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annettein oldukça aşırılığa kaçan duygusal ifadeleri vardır. Bir gece önce gördüğü bir düşü anımsadığında hüngür hüngür ağlayabilmektedir. Kendi kendisiyle konuşur, hayal kurar. Ata yadigârı şatonun etrafında saatlerce tek başına dolaşır. Yalnız gezileri sırasında çiftçilerin yanına gider, orada anlatılan tuhaf olayları ve hayalet öykülerini adeta nefes almadan dinler. Annette bir de kibirli ve kişilikli olmaya başlamasaydı, tüm bunlar hazmedilebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyanoda gelişigüzel melodiler çalar, kendi şiirlerini yazmaya çalışır, arkadaş ve akraba çevresinde "komedi oynamaya" bayılır. Sahnelemelerinde alçakgönüllü ve çekingen değildir. Aile dostu Graf Friedrich Leopold von Stolberg, Annettein ebeveynine yazdığı bir uyarı mektubunda genç kızın "mağrur ve şahsiyetli" olduğunu yazar. Çocuk ve Ev Masallarının ortak yayımcısı Wilhelm Grimm de onu çok sert yargılar: "Yazık ki benliğinde aceleci ve tatsız bir yan vardı... mutlaka yükselmek istiyor ama bu iki özelliği arasında bocalıyordu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında kendisi için Westfalen masal ve efsanelerini toplamasını memnuniyetle karşılarken, Annette tevazuyu yine de elden bırakmamalıdır. Annette uyum göstermeyi öğrenir. Bunu tüm yaşamı için öğrenir. Güpegündüz perdeleri çekili durumda yatağına yatıp, sıcak çay içerek "sakinleşmek" zorunda az mı kalmıştır? Örgü örmek ve piyano çalmak dışında başka şeyle uğraşması az mı engellenir? fazla okumaması gerektiği az mı söylenir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat: "Tuhaf ve deli dolu mutluluğumu kitaplardan, romanlardan kazanmadım ben. Bunlar zaten benim içimdeydi," diye itiraf eder yirmi iki yaşındaki Annette, baba dostu (kamu hukuku profesörü) Anton Matthias Sprickmanna yazdığı bir mektubunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annette von Droste-Hülshoff "içinde olanları" daha da eleştirir. Sessiz, sakin. Çocukluğunda ilk dizelerini altın varağa sarılı olarak ailesinden sakladığı gibi - gizlice. Hayatının sonuna dek ailesinin ve sınıfının göze batmayan, uyumlu bir ferdi olarak kalır. Kırk beş yaşında bile annesine yazdığı mektupları "itaatkâr kızın Nette" diye imzalar. Her şeye rağmen Drostedir. "Dünyaca popüler  kadın ozan"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On altı yaşındaki Annette von Droste-Hülshoff un Bertha adında tamamlanmamış bir tiyatro eseri vardır ve bu eserdeki kahramanın eline aşağıdaki dizeler uyarı olarak tutuşturulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rufum çok erkeksi, çok yücelerde&lt;br /&gt;Kadın gözü izleyemez seni ötelerde&lt;br /&gt;Yüreğini daraltan korku bu&lt;br /&gt;Ve solmuş körpe yanaklarında.&lt;br /&gt;Assalar kadınlar semalarını&lt;br /&gt;Kaçarlar kendi öz benliklerinden.&lt;br /&gt;Güneşe ermek isterler ötelerde&lt;br /&gt;Yınmak isterler de bulutları kartal üstünde&lt;br /&gt;Yapayalnız kalırlar sisli vadilerde.&lt;br /&gt;Yarışmak isteseler de tüm erkeklerle&lt;br /&gt;Kadın değillerdir anık, çifte cinsiyetleriyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dizeleri yazarken, genç Annette, kendisini betimlemek ve disipline sokmak istemiştir. Uyar mı bunlara?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok küçük yaşlardan beri "dişi" olmama konusunda içine çok büyük bir korku yerleşmiş olmalı. Yine de dış görünümüyle zamanının ve konumunun gereği bir genç kız nasıl olması gerekirse, tam öyleymiş gibi bir izlenim bırakır. Çağdaşları onu kocaman mavi gözleri, açık sarı bukleli saçlarıyla zarif ve ince biri olarak tanımlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok önemli kadınsal bir özellik olan itaatkârlık bakımından da eksiği yoktur. Uslu uslu "çevre turu" dedikleri, yöredeki çiftliklerde yaşayan soylu akrabaları ziyaret amaçlı gezilere katılır. Bükendorf çiftliğindeki büyükannesi için "dini şarkılar" içeren bir kitap yazmayı planlar. Kadın eliyle yazılmış bu tür şiirler törelere de uygundur. Buna karşılık genç Annettein kurduğu bazı arkadaşlıklar "aşırı maceracı" olarak nitelenebilir. On altı yaşındayken Westfalya eyaletinde kendisinden birkaç yaş büyük olan Katherine Busch adlı yazara büyük bir ilgi duyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katherine "Westfalyanın Ozanı" olarak kutlanır. fakat Katherine, Modestus Schücking ile evlenir ve artık sadece eş, ev kadını ve ana olmaya karar verir. Annette o anda arkadaşının taşıdığı Schücking soyadının ileride kendisi için ne denli önemli olacağını sezemez. O sadece Katherine şiir yazmayı temelli bıraktığında, bir meslektaşını yitirdiğini sanmaktadır. Peki ya Annettein hiç talibi yok mudur? Kimse ona teklifte bulunmamış mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1820de (Droste üzerine yazılanlarda belirtildiği gibi) "gençlik felaketini" yaşar. Hatta sözü edilen "büyük bir yaşam krizi"dir. İlgi duyduğu iki erkek vardır. Hani denir ya, "umuda kapılmış", ikisi de o türden işte. O yaz olanlar, işin içinden çıkılacak gibi değildir. Drostenin her biyografi, olayı başka türlü yazar. Belki Annette delikanlılarla olan ilişkilerinde çok beceriksizdir. Belki diğerlerinin uyduğu oyun kurallarına uyamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki kendi duygularını analiz edememiştir. Her ne olursa olsun, iki erkekten de "ortak bir red mektubu" alır. Sessiz sedasız ortadan yok edemeyeceği bir mektup. O zamanlar mektuplar aile ve arkadaş çevresindeki her bireye hitaben "resmi açıklama" niteliğindeydi. Annette (o hep tuhaf değil miydi?) bu durumda ve aile çevresinde kendisini eskisine göre daha da yalnız hissetmiş olsa gerek. Hiç kimseden anlayış görmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız kardeşi Jenny daha sonraları şöyle diyecektir: "Annette evlilikten söz ederken, sağlığı pek yerinde olmadığı ve bağımsızlığına çok önem verdiği için evliliğin kendisine göre bir iş olmadığını söylerdi sadece." Annettein kendisini burada belirtildiği gibi ifade etmiş olması imkânsızdır. O, hayatının sonuna kadar ailesiyle son derece uyumlu ve söz dinler bir kadın olarak kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annette içine kapanır. Yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra kız arkadaşı Elise Rüdigere eski günleri anımsayarak "Vaktiyle çok gençtim, çok kibirli ve mutsuzdum ve binlerce defa ölmeyi diledim," diye yazar. Çoktan üne kavuştuğunda ve Alman edebiyat tarihine "Die Droste" olarak girdiğinde, hakkında şu yorum yapılır: "O bir dâhinin yazgısı olan yalnızlığa mahkûmdu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, yalnız kalır. Eş ve anne olmaz. ama yıllar sonra karşılıksız seveceği erkeğin, kendisine "Annecik" demesine izin verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygularını maskelemek için mi? Daha küçük bir kızken, hiç kimseye sezdirmeden, alay ve aşağılanmaya katlanmayı öğrenmiş olmalıdır. Belki de yetişkin bir kadın olarak annecik rolüne sığınmasının nedeni, bu rolün ona kendi duygularının açıklanmasına izin vermesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama henüz pek "olgun" değildir. Kendi kendisiyle ve kendisine karşı savaş verir ve "aşk için hiçbir organa sahip olmadığı" duygusu içindedir. Bu sırada yazmaya başladığı -dini şarkılar- üzerinde çalışmaya devam eder. 1820 Ekiminde annesine verdiği müsveddeye yazdığı ithafta "Belki de şarkılarım gizli kalmış bazı hasta damarlara basacaktır; çünkü hiçbir düşüncemi saklamadım, en gizli düşüncelerimi bile. Hoşuna gider mi bilmiyorum; bunları belirli bir kişi için yazmadım. Bununla birlikte kızının eseri olarak senin doğal mülkiyetin olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarıyla kamu önüne çıkmadığı sürece Annettein aile içersinde yazmasına göz yumulur. Bu da onun zaman öldürme şeklidir. Ledwina adlı bir roman, opera metinleri, liedler, baladlar üzerinde çalışır. 1825 sonbaharında akrabaları ile birlikte ilk defa daha uzun bir geziye çıkmasına izin verilir: Ren kıyılarına. Bir sürü olay gelir başına. Rende seyreden buharlı bir gemi ona çok heybetli gelir. Karnavala katılır, müzik ve edebiyat sohbetleri yapabileceği yeni arkadaşlar edinir. Kendisini özgür ve aile yükümlülüklerinden -oldukça- kurtulmuş hisseder. fakat bu durum uzun sürmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1826da Annette, Hülshoff a geri döner, en büyük ağabeyi evlenir ve mirasa sahip çıkar. Bundan kısa bir zaman sonra baba ölür. Annettee ömür boyu alabileceği küçük bir gelir bağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi ve kız kardeşi ile Rüschhaus dullar evine taşınır. Bundan sonraki yaşamı açık bir şekilde belirlenmiştir. Bekâr kalacak ve aile içersinde faydalı görevler üstlenecektir. Erkek kardeşinin çocuklarına ders vermek. Hastalara bakmak. Aile yazışmalarını yürütmek. "İyi bir henüz " olmak. En yakın akraba çevresinden hiç kimse onun durmadan gizli gizli "anlaşılmaz şeyler" yazdığını fark etmez. İlk şiir kitabı piyasaya çıkmadan önce -anonim tabii- bu göze batmayan Annettein 41 yaşına geldiğine de şaşmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annette Elisabetlı von D... H... un Şiirleri adıyla 1838de 500 adet basılan küçük bir kitap Münsterde piyasaya çıkar. Yalnız 74 adet satılır: Amcaları, teyzeleri, yeğenleri ve kuzenleri yazarla alay eder. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Şimdi hiçbirinin çenesi durmuyor ve kendimi nasıl rezil ettiğimin dedikodusunu yapıyorlar," der. Jenny diğerlerine oranla Annettee sadık kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu destekleyen biri daha vardır: Levin Schücking. Schücking? Bu soyadını taşıyan genç adam, Annettein vefat etmiş çocukluk arkadaşı Katherinein oğludur. Annetteten 17 yaş daha genç olan Levin, hukuk öğrenimini bırakıp geçimini yazar olarak sağlamak istemektedir. Drostenin ilk şiir kitabı çıktığında sık sık Rüschhausta Annettee uğrayan ve ozan hakkında olumlu eleştiriler yapan ender kişilerden biridir. Annettein arkadaşı olur. Arkadaştan da öteye, kendisini ve yazılarını ciddiye alan biri olduğuna inanır Annette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Die Judenbuche adlı uzun öykülerin ön çalışmalarını yapmaktadır. Şiirler ve baladlar yazarken ailevi sorumluluklarını da ihmal etmez. Levin Schücking ile sohbet ederek geçirdiği saatler annesini endişelendirmeye başlar. Ne garip bir ilişkidir bu? Annette Levine "Oğlum", Levin de ona "Anneciğim" demektedir. Bu hitap şeklinin arkasında ne saklıdır? Akraba çevresinde tekrar dile düşer Annette. fakat bu defa mutluluğu için mücadeleye hazırdır. Çünkü Levin ile olan birlikteliği onun mutluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlıyı Bodensee yakınlarında Meerburgda kütüphaneci olarak işe yerleştirmeyi başarır. Kız kardeşi Jenny de bu kente gelin gitmiştir. Annette, 1841 sonbaharında Jennye gider. Orada "tesadüfen Levine rastladığını" yazar annesine: "Boş zamanlarında kendi yazıları ile uğraştığı ve müzeye gidip gazeteleri okuduğu için onunla yemek zamanları dışında pek görüşemiyoruz." Annette yalan söylemektedir. Kendisi için güç sembolü ve toplumun temsilcisi olan annesine hem de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Levini pek az gördüğü doğru değildir. Her gün onunla birliktedir. Baş başa saatler süren yürüyüşler yaparlar. Annette kendisini öylesine dertsiz ve özgür hisseder ki, arkadaşıyla korkusuzca bir bahse girer. çok kısa bir zamanda lirik şiirler içeren bir kitabı yazıp bitirmenin onun için zor olmayacağını iddia eder. "Ona karşı çıktığımda," der Levin Schücking "Benimle bahse girdi ve bir an önce eserine başlamak için hemen kulesine çıktı. Hemen öğleden sonra ilk şiirini muzaffer bir eda ile kız kardeşine ve bana okudu. Ertesi gün ise sanırım iki tane daha yazdı..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1841 Ekinlinden 1842 Nisanına kadar Annette von Droste Hülshoff 54 şiir yazar. Bunların arasında, daha sonra popüler  olan Die Heidebilder adlı kitapta toplanan şiirler de vardır. Westfalyada oturduğu zamanlara özgü resimler, renkler, kokular, yaşamındaki garip olaylar ve tüyler ürpertici hayalet öyküleri tekrar canlanır. Daha sonra popüler  olan Bataklıktaki Çocuklar yapıtında korkunç olaylar anlatır. Hemen hemen tüm şiirlerinde bir erkek "O"nun arkasına gizlenir. O zamanlardaki resimlerde saçları, kırk iki yaşındaki bir kadına yakışır şekilde sıkıca toplanmıştır. Yani, daha bir "kadın" bile değildir o. Evlenmemiş bir "genç kadın"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirlerini küçük zarif yazısıyla not eder. Hiçbir zaman aceleci değildir. Kız kardeşi Jenny ile evli olan eniştesi Lassberg şiir sanatı üzerine önemli söyleşilere girdiğinde sessizce içine çekilir. Örneğin, Meersburgda konuk olan Ludwig Uhland, o sırada Edebi Almanca ve Halk Ağzıyla Türküler derlemesini yayınlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annette bu konuda yardımcı olmaya söz verir. Katkısı memnunlukla karşılanır. ama bunun dışındaki durumu şöyle anlatır Annette: "Hemen sonra konular bilgece konuşmalara, kütüphanelere vs. dönüşüyor ve biz kadın takımına kulak veren olmadığından sadece dinlemek zorunda kalıyorduk."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uslu dinleyici ve bilgi aktarıcı olarak kendini feda eden uyumlu davranışlı, saçları kurdeleli, tokalı, firketeli bu soylu, kendinden emin kadın, Meersburgda oturduğu dönemde Kulede adlı bir şiir yazmıştır ki, ilk ve son kıtalarını burada aynen aktarmak gerekir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulenin yüksek balkonundayım. Çığlık çığlığa sığırcıklar etrafımda, Ve bir Baküs rahibesinden fırtına Uğıddamakta uçuşan saçlarımda; Ey vahşi adam, ey harika çocuk,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni kuvvetle sarmaktır arzum, Adele adeleye, kenardan iki adım Sonrası ölüm kalım güreşim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgür kırlarda bir avcı olsam, Askerin bedeninden yalnız bir parça, Ne olurdu sanki erkek olsam, Gökler akıl verirdi o zaman azıcık Mecbur, burada ince ve kibarca, Uslu bir çocuk gibi oturmaya Ancak gizlice saçlarımı açıp Bırakabilirim rüzgârda dalgalanmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçuşan saçlarıyla Annette von Droste-Hülshoff; bu görünümü kimse ona yakıştırmaz. Annette uslu kalır. Zamanla, kendisinden çok genç biriyle evlenen, yuva kuran ve arada bir birkaç satır mektup yazan Levin Schücking sorununu da halleder. Şöhret ve parayı hiç mi hiç düşlemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız arkadaşı Elise Rüdigere 1843te yazdığında şöyle der: "Biri başını suyun üstüne çıkaracak olsa, arkadan başka biri yetişiyor ve birkaç santim daha yükseğe çıkarak ötekinin başını nasıl suya batırdığını; Heinenin nasıl yok olduğunu, Freiligrath ve Gutzkowun nasıl yaşlandığını, kısaca popüler lerin birbirlerini nasıl yediklerini ve yaprak bitleri gibi birbirlerini nasıl dejenere ettiklerini görüyorum da, bacaklarımı kanepeye uzatıp, yarı yumuk gözlerimle sonsuzluğu düşlemek daha iyi diyorum. Ah, Elise, her şey boşuna! Şimdi popüler  olmak ne hoşuma gidiyor, ne de istiyorum. fakat yüz sene sonra okunmak istiyorum. Aslında Kolumbusun yumurtayla yaptığı oyun gibi kolay olduğu ve sadece şimdiki zamanı feda etmemi gerektirdiği için belki başarırım da bunu."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1762934878802256681?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1762934878802256681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1762934878802256681' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1762934878802256681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1762934878802256681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/annette-von-droste-hulshoff.html' title='Annette von Droste-Hulshoff'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6363919832821579492</id><published>2007-12-06T23:50:00.000+02:00</published><updated>2007-12-06T23:51:03.169+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Abaza Hasan Paşa</title><content type='html'>(?-1659) Osmanlı tarihinde Abaza isyanları olarak tanınan ayaklanmalara adı karışmış, IV. Mehmet zamanında zorbalıklarıyla ün salmış bir vezirdir. Türkmen aşiretlerinin ağası bulunduğu sırada görevinden atıldığı için, Kastamonu dolaylarında başkaldırdı; kendisi gibi, padişaha başkaldırını; olan İpşir Mustafa Paşa ile birleşti. Bir süre sonra, İpşir Paşa sadrazam olunca, Abaza Hasan Paşayı gene eski görevine, Türkmen Ağalığına getirdi. Ancak, İpşir Paşa istanbulda öldürülünce. Hasan Paşa gene başkaldırdı. Bu üstüste ayaklanmalar padişahın gözünü korkutmuştu. Bu yüzden. Hasan Paşayı önce Diyarbakıra, sonra da Halepe vali yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abaza Hasan Paşa yeni sadrazam olan Köprülü Mustafa Paşanın Transilvanya seferine katılmak istemiyordu. Onun için, onbeş kadar valiyle veziri de kandırarak, Anadoluda geniş bir ayaklanma hazırlığına girişti. Padişah, bu hazırlığı haber alınca, telâşa düşerek Sadrazam Köprülü Mustafa Paşayı istanbula çağırdı. Sadrazam hemen geri döndü; Diyarbakır Valisi Murtaza Paşaya Anadolu Serdarı unvanını vererek âsilerin üzerine gönderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abaza Hasan Paşa kuvvetleri Murtaza Paşanın ordusunu büyük bir bozguna uğrattı; gitgide büyüyüp güçlenerek, Anadoluyu korkuya salan tehlikeli bir kuvvet haline gelmeye başladı. Gelgelelim, ki; gelip de askeri besleme güçlükleri başgösterince, ordudan ayrılanlar oldu. Abaza Hasan Paşaya bağlı valilerden birkaçı, padişahın canını bağışlayacağı vaadiyle onu kandırıp Halepe getirdiler. Bir gece konağına baskın yapıp, adamlarıyla birlikte kafasını vurdular.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6363919832821579492?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6363919832821579492/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6363919832821579492' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6363919832821579492'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6363919832821579492'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/abaza-hasan-paa.html' title='Abaza Hasan Paşa'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2569201667430928822</id><published>2007-12-06T23:49:00.000+02:00</published><updated>2007-12-06T23:50:06.856+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Augustus</title><content type='html'>Roma İmparatoru (M.Ö. 63-M.S. 14).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceleri Octavius, daha sonra Octavianus adıyla tanındı. Roma imparatorlarının hemen hemen en yücesi oydu. Julius Sezar öldürüldüğü zaman ancak on dokuz yaşındaydı. Sezar, doğumla değil de evlât edinme yoluyla aileye giren Octavianusun büyük amcası oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüşte, sıska çelimsiz bir hali vardı ama gerçekte, demir gibi bir iradeye sahipti ve büyük hırsları olan bir gençti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Triumvira döneminde, Antonius ile Lepidus devleti yönetti. ama M.Ö. 31 yılında Antoniusa karşı kazanılan Actium Zaferi, onu Roma âleminin mutlak hâkimi yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Octavianus önce princeps örneğin birinci vatandaş unvanıyla yetindi. Gerçekte bütün yetkiler elindeydi ve Augustus adını M.Ö. 27 yılında aldı (Latince, «rahipler tarafından kutsanmış» anlamına gelir). Kırk yıl süreyle çok büyük işler yaptı: komşularıyla barışı sürdürdü, güçlü bir hükümet kurdu, maliyeyi, idareyi, orduyu tekrar örgütledi. Bir yandan da din reformlarına girişti, Romada çok önemli bayındırlık işleri yaptırdı ve, danışmanı Maecenasın yardımıyla, Vergilius ve Horatius gibi yazarları korudu. Romalılar onu, bir tanrı gibi saygıyla anarlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2569201667430928822?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2569201667430928822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2569201667430928822' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2569201667430928822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2569201667430928822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/augustus.html' title='Augustus'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1256585044267073827</id><published>2007-12-06T23:46:00.000+02:00</published><updated>2007-12-06T23:49:06.266+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>Sfenks</title><content type='html'>Aslan vücutlu ve insan başlı masal canavarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal ürünü ve kutsal bir hayvan olan sfenksin başlangıçta sadece Mısırlılara özgü bir varlık olduğu anlaşılıyor. Onların sfenksi, başı fira­vunun yüzünü tasvir eden uzanmış durumda bir aslandır. En popüler sü, çölde, Kefren piramidi yakınında, kayaya oyulmuş olan dev Gize sfenk­sidir (17 metre yükseklik ve 39 metre genişlikte).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan mitolojisinde canavar, dişileşmiştir: kartal kanatları, kadın yüzü ve göğüsleri vardır. Efsaneye göre sfenks, Thebai şehri yakınlarında bir kayanın tepesinde durur ve sorularına karşılık veremeyen yolcuları yermiş. Oidipus şehrin kapılarına vardığı zaman sfenks ona şu bilmeceyi sormuş: Sabah dört ayak, öğleyin iki ayak ve akşam üç ayak üzerinde yürüyen hayvan hangisidir? Oidipus sorunun karşılığını bulmuş: İnsan çocukken dört ayak emekler, erişkin yaşta iki ayağının üstünde durur, yaşlanınca da üçüncü ayak ödevi gören bir bastona dayanır. Canavar, bu cevap karşısında yenilgiye uğradığına kızarak kendini denize atmış ve ölmüş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1256585044267073827?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1256585044267073827/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1256585044267073827' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1256585044267073827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1256585044267073827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/sfenks.html' title='Sfenks'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6853687199096081395</id><published>2007-12-06T23:42:00.000+02:00</published><updated>2007-12-06T23:46:21.285+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Aforoz</title><content type='html'>Gerek Hıristiyanlıkta ve gerekse Musevilikte, dinin hak ve ayrıcalıklarına karşı suç işleyen kişilerin din dışı sayılması demektir. Bu ceza Hıristiyanlığın ilk günlerinden itibaren uygulanmaktadır. Ortaçağda Papalar, aforozu bir silah gibi kullanarak, kralların, imparatorların bile gözünü korkutmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aforoz cezasını vermeye yalnızca papalar, piskoposlar, bir de ruhani meclisler yetkiliydi. Aforozun kaldırılması ise ancak papayla ruhani meclisin elindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katoliklerde iki tür aforoz vardır: Büyük ve küçük aforoz. Büyük aforoza uğrayan bir kimse, bütün dini haklarını kaybettiği gibi, başka Hıristiyanlarla görüşmesi de yasak edilir. küçük aforozda ise sadece bazı haklarda kısıntı yapılır. Aforoz cezasının ayrıca sürekli ve geçici şekilleri de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa tarihinde aforoza uğramış pekçok hükümdar vardır. Bunların en tanınmışı Alman Kralı 3. Heinrichtir. 1077 yılında aforoz edilen kral, kendisini bağışlaması için Papa 7. Gregoriusun kapısında yalınayak beklemek zorunda kalmıştır. Aforoz cezası Musevilerde de vardır. Filozof Spinoza, Musevi aforozuna uğrayanların en popüler südür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6853687199096081395?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6853687199096081395/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6853687199096081395' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6853687199096081395'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6853687199096081395'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/12/aforoz.html' title='Aforoz'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-4114657431242382590</id><published>2007-11-21T11:46:00.000+02:00</published><updated>2007-11-21T11:47:08.903+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>1887 Almanya-Rusya Antlaşması</title><content type='html'>Almanyanın 1882 Üçlü İttifak ile Avrupada kurmuş olduğu kesin üstünlük. 1885-86 Bulgaristan olaylarında Avusturya ile Rusyanın çatışması ve dolayısıyla İkinci Üçlü İmparatorlar Liginin dağılmasıyla zayıflamış bulunuyordu. Zira Bismarck, Rusyayı bir kere daha elden kaçırmıştı. Bu sebeple Bismarck, durumu yine düzeltmek istedi. Yalnız şuna artık kesin kanaat getirmiş ki, üçlü bir kombinezon içinde Avusturya ile Rusyayı birarada tutmak mümkün değildi. O halde işin çıkar yolu, bu iki devleti ikili anlaşmalarla kendisine bağlamaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1879 İttifakı ile Avusturyayı kendisine bağlamıştı. Bu sebeple 1887 Haziranında Rusya ile ikili bir anlaşma yaptı ve 1887 Rus-Alman Antlaşması ile politikasını Rusyaya tekrar kabul ettirdi. Bu anlaşma ile Bismarck. Rusyayı Almanyanın yanına çekebilmek için Osmanlı İmparatorluğunu feda etmiş ve Rusyanın Boğazları ele geçirmesini kabul etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1887 Alman-Rus Antlaşması, Avrupadaki milletlerarası ilişkilerde ve kuvvet dengesi ilişkilerinde Almanyanın üstünlüğünü devam ettiren son antlaşma olmuştur. 1890 yılından itibaren gelişmeler başka bir yöne yol almaya başlayacak ve Almanyanın üstünlüğü sona ererek, Üçlü İttifak karşısında yeni bir denge bloku kurulacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-4114657431242382590?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/4114657431242382590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=4114657431242382590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4114657431242382590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/4114657431242382590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/1887-almanya-rusya-antlamas.html' title='1887 Almanya-Rusya Antlaşması'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8130988627868940672</id><published>2007-11-21T11:45:00.000+02:00</published><updated>2007-11-21T11:47:30.793+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>1848 İhtilalleri</title><content type='html'>Nedenleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik hareketlerinin, liberalizmin güçlenmesi ve bunların bağımsızlığa dönüştürülmek istenmesi.&lt;br /&gt;Sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçi sınıfının bir takım sosyal haklar talep etmesi.&lt;br /&gt;Fransada Kral, işçilerin sorunlarını çözmeyi ihmal etti. Ayrıca kişi hürriyetlerini kısıtlamış, şahsi iktidarını kuvvetlendirme yoluna gitmiştir. Bu durum, ihtilâlin patlak vermesine neden oldu. İhtilalin çıkmasında liberallerin ve sosyalistlerin büyük etkisi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral istifa etmiş ve Fransada cumhuriyet ilan edilmiş, sosyal hukuk devleti kavramı doğmuştur.&lt;br /&gt;Halka seçim hakkı tanınmıştır.&lt;br /&gt;Ölüm cezası kaldırılmış ve esir ticareti yasaklanmıştır.&lt;br /&gt;Avusturyada toprak köleliği kaldırılmıştır.&lt;br /&gt;1848 İhtilalleri, İtalya, Avusturya, Prusya, Belçika, Hollanda ve İngilterede görülmüştür.&lt;br /&gt;Avrupada liberalizmde önemli gelişmeler olmuştur.&lt;br /&gt;İtalya ve Almanyada siyasi birliğin kurulmasına zemin hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;Avrupada krallar, uyruklarına yeni haklar vermişlerdir.&lt;br /&gt;İngilterede seçim hakları genişletilmiş ve işçi sınıfına yeni haklar verilmiştir.&lt;br /&gt;Avrupada sosyalist akımlar yayılmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;Rusya, bu ihtilâllerden 20. yüzyılın başlarına kadar fazla zarar görmemiştir.&lt;br /&gt;20. yüzyıl boyunca Avrupa Devletleri, Osmanlı Devletine karşı çifte standart uygulamışlardır. Bu devletler, Viyana Kongresinden sonra monarşilerin güçlü siyasi kuruluşlar olarak devamını amaçlayan bir siyaset izlediler. Bu nedenle sert önlemler almışlar, 1830 ve 1848 İhtilâllerini kanlı bir şekilde bastırmışlardır. Ancak kendilerindeki gibi yönetimi monarşi olan Osmanlı Devletini destekleyecekleri yerde parçalanmasını ve yıkılmasını hızlandırıcı faaliyetler içine girmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Rusya ve Avusturya olmak üzere Avrupa Devletleri, Osmanlı Devletindeki azınlık isyanlarını desteklediler. Bu durum, Avrupalıların diğer ülke ve devletlere çifte standart uyguladığını göstermektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8130988627868940672?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8130988627868940672/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8130988627868940672' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8130988627868940672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8130988627868940672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/nedenleri-milliyetilik-hareketlerinin.html' title='1848 İhtilalleri'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3863674138021068058</id><published>2007-11-21T11:43:00.000+02:00</published><updated>2007-11-21T11:46:09.142+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genel'/><title type='text'>1830 İhtilalleri</title><content type='html'>Viyana Kongresinin getirdiği düzene ilk tepki hareketi Fransada başlamıştır. Viyana Kongresinden sonra Fransa Kralı, ülkede asıl gücü elinde bulunduruyordu. Bu arada iktidardaki krallık taraftarı muhafazakârlar, medya  ve düşünce özgürlüğüne sınırlama getirdiler. Anayasanın tanıdığı hakları vermediler. Bu nedenle muhafazakârlarla liberaller arasında tartışmalar başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral 10. Şarl, Meclisi dağıttı. Yapılan yeni seçimi muhalifler kazanınca Kral, Meclisi tekrar dağıttı ve medya  özgürlüğünü kaldırdı. Bu gelişmeler üzerine halk ayaklandı; Kral tahttan indirilerek daha liberal görüşleri benimseyen Lui Filip tahta çıkarıldı (1830).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Kral, anayasaya sadık kalacağına dair yemin etmiştir.&lt;br /&gt;Fransada meşruti krallık kurulmuştur.&lt;br /&gt;Fransada başlayan ihtilaller, diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.&lt;br /&gt;Avrupa Ülkelerinde liberal demokrasiler güçlenmiş ve parlamenter sisteme geçiş hızlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3863674138021068058?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3863674138021068058/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3863674138021068058' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3863674138021068058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3863674138021068058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/1830-ihtilalleri.html' title='1830 İhtilalleri'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-7506510498531248620</id><published>2007-11-13T17:15:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:19:52.608+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Tufan ve Nuh'un Gemisi</title><content type='html'>Zaman: Efsane / İÖ 6. binyıl ortaları&lt;br /&gt;Mekân: Güneybatı Türkiye / Karadeniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve allah Nuha dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebile yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap... Ve ben, işte ben kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum. TEKVİN 6: 13,17&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı Mukaddeste dünyanın tümünü boğan büyük Tufan hikâyesi Tekvin kitabının 6-9 bölümlerinde anlatılır. Tanrı, yarattıklarını insanlığın günahları nedeniyle yok etmeye karar verdiğinde namuslu bir insan olduğu için yalnızca Nuhu kurtarmıştı. Tanrı ona, küçük küçük odaları olan bir eve benzeyen bir gemi yapması için ayrıntılı bir talimat verdi. Yağmurlar başlayınca Nuh ailesini ve yeryüzündeki yaratıkların her birinden birer çifti gemisine aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurlar toprağın tümü örtülene kadar yağdı ama sonra kesildi ve sel suları çekilmeye başladı. Gemi Ağrı Dağı üzerinde kaldı. Nuh gemiyi terk edip edemeyeceğini anlamak için kuşları salıverdi. Önce bir kuzgun ve sonra da üç kere bir güvercin gönderdi. Sonuncu kuş geri dönmeyince yeryüzünün kurumakta olduğunu ve gemiden inebileceklerini anladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru toprağa ayak medya ca ilk işi bir kurban adamak oldu. Tanrı bunu kabul etti ve bir daha insanların günahları için dünyayı cezalandırmamaya karar verdi. Nuh ile bir ahit yaptı ve ona "Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun" emrini verdi (Tekvin 9:1). Yeryüzündeki bütün hayvanlara insanlar bakacaktı ve bu ahdin işareti olarak Tanrı gökyüzüne gökkuşağını yerleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuhun Gemisinin Aranması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar çok eski çağlardan beri Nuhun gemisinin oturduğu dağ tepesini aramışlardı. Zamanımızda bile geminin kalıntılarını bulmak için seferler düzenlenmiştir ve Yakındoğuda seçilecek pek çok dağ vardır. Bunlardan biri Irakta (eski Mezopotamyada) Kerkük yakınlarında eskiden Nısır Dağı olarak anılan Pir Ömer Gudrundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası Zagros Dağlarında, eski Asur ülkesinin doğusundadır. Yine gözde yerlerden biri Van Gölü doğusundaki yüksek dağlardır. Asur İmparatorluğu zamanında (İÖ yaklaşık 9-7. yüzyıllar) burası Urartu krallığıydı (bu adla Kitabı Mukaddesteki Ararat adının benzerliğine dikkat ediniz). Bu sıradağların en yüksek tepesi olan Masis Dağı da zaman zaman Nuhun gemisinin arandığı yerlerden biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van Gölünün güneydoğusundaki dağlar da aranmış ve kimi zaman iyimserlik dalgalarına neden olmuşsa da gemi asla bulunamamıştır. Tekvin Kitabındaki Nuh hikâyesi, tarihi terimlerle ifade edilmiş olmadığı için bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hikâye biçim olarak mitolojiktir. Kendisine tapanlarla doğrudan doğruya konuşan bir Tanrı imajını korumaktadır. Tanrı "tek ve mutlak" olarak tanımlanmıştır ama her nasılsa insan karakterlidir ve o dönemin diğer Yakındoğu halklarının Tanrılarından pek farklı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz8.jpg" /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz9.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Nuhun Gemisi, Ağrı Dağı üzerinde: Bir güvercin gagasında yapraklı bir dal parçasıyla dönerek suların çekilmekte olduğu haberini getiriyor. (Sağda) Eski Babilden popüler  Gılgamış Destanının Nuhun Mezopotamyadaki karşıtı olan Utnapiştimin tufan hikâyesinin anlatıldığı ikinci tableti (İÖ yaklaşık 2000-1800 yılları).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tufanın İzlerinin Araştırılması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir Tufan ve sonra dünyaya yeni bir hayat getirmek üzere oradan sağ çıkan kahramanın hikâyesi Güney Amerikadan Avustralasyaya ve Akdeniz den Mezopotamyaya kadar eski mitolojilerin çoğunda görülür. Yunan Tufan kahramanının adı Deucaliondu. Nuh gibi o da karısıyla bir gemi yapmış, içini hayvanlarla doldurmuş ve yok olmaktan kurtulmak için denizlere açılmıştı. Eski Mezopotamyada Tufan kahramanı çeşitli dönemlerde Ziusudra, Atrahasis ve Utnapiştim adlarını almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevrattaki Nuh hikâyesine en çok benzeyen bu Mezopotamya efsanesidir. Brİtish Museumdan George Smith 1873te Gılgamış Destanını yayınlamıştır. Urukların bu efsane kralı yakın dostu Enkiduyla bir çok serüven yaşar. Enkidu ölünce çok üzülen Gılgamış, karısıyla beraber Tufandan sağ çıkan ve Tanrıların ölümsüzlük bağışladığı atası Utnapiştimden ebedi hayatın sırrını öğrenmek üzere yola çıkar. Utnapiştimin hikâyesi ayrıntılı olarak anlatılır ve Tanrılarının çokluğu dışında Tevratın Nuh ve Gemisi hikâyesinin benzeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920li yıllarda İngiliz arkeolog Leonard Woolley, Tevratın patriyarkı İbrahimin doğum yeri olan güney Mezopotamyadaki Ur kentinde kazı yapmıştır. Woolley, Urda Tufanın kanıtlarını bulduğu telgrafıyla Londrada büyük bir heyecana neden olmuştu. ama yazık ki, aradığını bulamamıştı ve Güney Mezopotamya ovasındaki diğer yerlerde kazılar yapan sonraki arkeologlar da herhangi bir şey bulamadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologlar buralarda çanak çömlek, mezarlar ve binalarla yerleşim izlerinin altında ve üstünde, suyla getirilmiş kalın alüvyon katmanları bulmuşlardı. Ancak bu alüvyon katmanları yerleşim bölgelerinin belirli alanlarındaydı ve hiçbir zaman tümünü örtmemişti. Bunlar, Tufanın olmasa da, Sümer ve Akad ülkesinin büyük nehirleri olan Fırat ile Diclenin yerel taşmalarının kesin kanıtlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezopotamyanın bütün kentleri zorunlu olarak bu nehirlerin ya da onların kollarının birinin boyunca kurulmuşlar ve nehirler yerleşim birimlerine hayat verirken taşkın tehlikesi de getirmişlerdi. Eğer nehrin yukarısında, Suriye ya da Türkiyede aşırı yağışlar olmuşsa ya da karlar dağlarda çok çabuk erimişse, o zaman bu büyük nehirler taşar ve çevrelerindeki küçük yerlere büyük zararlar verirdi. Bu gibi durumlarda bir taşma izi, beklenen bir şeydir. Günümüzde güneyde pek çok eski yerleşim birimi artık çöllerde kalmıştır. Bunun nedeni zamanla nehirlerin yataklarını değiştirmiş olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologlar ve tarihçiler uzun yıllar boyunca Tufanın, özellikle de çok şiddetli olan böyle bir taşkının halkın belleğinde kalmış anısı olduğunu kabul etmişlerdi. Bu anı Hz. İbrahim klanıyla Urdan Kenan İline taşınmış ve yeni anayurtlarında taze ve tektanrılı bir biçim verilmiş olabilir. Tekvindeki yazılı hikâyenin sözlü geleneği, yüzyıllar boyunca usta hikayecilerin dillerinde dolaşmış olabilir. Tevrat metnindeki tutarsızlıklar da bu kaynakların her ayrıntıda fikirbirliği içinde olmadıklarını göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz10.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venedikte San Marco kilisesinin mozaikleri: Nuh ile ailesi gemide. Nuh hayvanları çifter çifter gemiden indiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karadeniz mi Taştı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William Ryan ve Walter Pitman adlı iki Amerikalı bilimadamı yeni ve gayet ilginç bir kuram ortaya atmışlardır. Bunların ikisi de özellikle Karadenizle ilgilenen jeofizikçilerdir. Onlara göre Büyük Tufan, Karadenizde İÖ 6. binyılda gerçekten olmuş çok büyük bir âfettir. Karadeniz o zamanlar şimdi jeologların Yeni Euxine Gölü adını verdikleri bir tatlı su gölüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sıralarda yüzeyi deniz düzeyinin 150 metre altındaydı. Buzul çağı sonunda buzdağlarının erimesi dünyanın tümünde denizlerin yükselmesine neden oldu. Akdeniz (ki, o da Cebelitarık Boğazı yoluyla Atlas Okyanusundan beslenmekteydi) tuzlu suyunu Çanakkale Boğazından Marmara Denizine boşalttı. Denizin doğusunda bir kara parçası Marmaranın Yeni Euxineyle birleşmesini önlüyordu. Ancak deniz yükseldikçe su bu bölgeyi ilk başlarda yavaş ve sonra belki daha büyük bir hızla aşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra herhalde Türkiyede çok olan depremlerden biri sırasında toprak ayrıldı ve milyonlarca ton tuzlu su günümüz Boğaziçine dolup oradan da çok aşağılardaki göle dolmaya başladı. Ryan ve Pitman iki yıl boyunca bu dar kanaldan günde 10 mil küp suyun batıdan doğuya boşaldığını ve böylece kendisine bir yatak kazarak önündeki her şeyi silip süpürdüğünü tahmin etmektedirler. Bu durumda bile Karadenizin tümü günde 15 santim yükselecek, gölün kıyısındaki düz arazi günde 1,5 km kadar toprak altında kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölün çevresinde tıpkı Yakındoğunun diğer yerlerinde olduğu gibi çiftçilikle geçinen insanlar yaşamaktaydı. Bunların çoğu yükselen sulardan hayvanlarını alıp kayıklarla, eşeklerle hatta gerekirse yaya olarak kaçmış olacaklardır. Dört bir yana kaçan bu gruplar Tufanın korkunç anılarını da taşıyacaklardı. Bu anılar zamanla kuşaklar boyu saz şairleri ve sıradan insanlar tarafından şarkılar ve hikâyeler olarak anlatıldıkça folklora ve efsanelere dönüşeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuram buydu ve bu kuram da şimdi Karadenizin tabanı uzaktan kumandalı kameralı denizaltı araçlarıyla araştırılarak sınanmaktadır. Kameraların gönderdiği görüntüler grubun gemisinde izlenmektedir. ilk bulgular heyecan vericidir: 91 metre derinlikte binaya benzer kalıntılara rastlanılmıştır ve bu araştırmalar sıklaştırılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Amerikalı bilimadamına göre Tufan efsanesinin kökeni budur. Nuhun hikâyesi bunun bir anısı, Mezopotamya destanları ikinci ve hatta Yunanistandaki Deucalion efsanesi bir üçüncüsü olabilir. Bu fikrin kanıtlanması güçse de, kolaylıkla gözardı edilemeyeceği de kesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz11.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz12.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Sir Leonard Woolleynin 1920lerde güney Mezopotamyada Urda kazdırdığı Büyük Tufan Çukuru. Woolley, Tufanın kanıtlarını bulduğunu sanmışsa da, iki iskân katmanının arasındaki alüvyon katmanı, Ur kentinin bile tümünü etkilemeyen bir taşkına işaret etmekteydi. (Sağda) Karadenizin şimdi batmış olan eski kıyı çizgisini araştıran bir gemide, Robert Ballard başkanlığındaki ekip uzaktan kumandalı kameralarla deniz dibini tarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekvinden Tufan Seçmeleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır. Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarı doğru bir arşına tamamlayacaksın ve geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak onu yapacaksın. (...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım ve sen ve seninle beraber oğulların ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin, erkek ve dişi olacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinslerine göre kuşlardan ve cinslerine göre sığırlardan, cinslerine göre toprakta her sürünenden, her neviden ikişer olarak, sağ kalmak için sana gelecekler. Ve sen yenilen her yemekten kendine al ve yanını topla ve sana ve onlara da yiyecek olacaktır. Ve Nuh, Allahın kendisine emrettiği her şeye göre yaptı; öyle yaptı."&lt;br /&gt;Tekvin, 6: 15-22.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz13.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÖ 6. binyılda Karadeniz taşkını. Deniz yüzeyi 150 metre yükselmiş ve tatlı sudan tuzlu suya bir geçiş olmuştur..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-7506510498531248620?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/7506510498531248620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=7506510498531248620' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7506510498531248620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7506510498531248620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/tufan-ve-nuhun-gemisi.html' title='Tufan ve Nuh&apos;un Gemisi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1990156197157945623</id><published>2007-11-13T17:12:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:15:23.809+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Bayezit Külliyesi</title><content type='html'>Sultan Bayezit llnin Edirnede yaptırdığı Bayezit Camii ile buna bağlı medrese, şifahane v.b.den oluşan eserler topluluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Bayezit Camii ve külliyesi 1484-1488 yıllarında Mimar Hayrettin tarafından yapıldı. Külliyenin bütünü 100 kadar kubbe ile kaplıdır. Caminin kubbesinin çapı 22,55 metredir, yanıbaşında küçük avlulu bir medrese ve biraz açığında geniş avlulu bir şifahane vardır. Sultan Bayezit II bu külliyenin yönetimi için 167 görevli atamıştı. Buradaki Tıp Medresesinde okuyan öğrenciler hastahanelerde staj görüp yetişirlerdi. Ülkenin popüler  bilginleri Bayezit medreselerinde müderrislik (profesör) ederlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞİFAHANE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayezit külliyesine bağlı şifahanede akıl ve ruh hastaları tedavi görürdü. Tedavi aracı olarak müzik, çiçekler, çeşitli av etleri ve ilaçlar kullanılırdı. Şifahanenin başlıca tedavi aracı müzikti. Bilindiği gibi XIX. yy.a kadar Avrupada akıl ve ruh hastalarına çok kötü muamele edilirdi. Buna karşılık Osmanlı ülkesinde bu hastalara her zaman iyi davranılırdı. Hastaları müzikle tedavi etmek için şifahanede hanende (şarkı söyleyen) ve sazende (çalgı çalan) olarak 10 görevli bulunuyordu. Bunlardan üçü şarkı söyler, diğerleri çalgı çalarlardı (ney, keman, muskar, santur, cenk, cenk santur, ud).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavide çiçeklerden de yararlanılırdı. Çiçeklerin yalnız rengi değil kokusu da hastalar üzerinde iyi etki bırakırdı. En çok kullanılan çiçekler sümbül, lâle, reyhan, karanfil, şebboy, nesrin, yasemin, deveboynu, zerrindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Av etlerine gelince, her hasta için hekim öğüdüne göre özel tarzda pişirilen çeşitli yabani kuş etleri kullanılırdı: keklik, turaç, sülün, kaz, ördek v.b. Bu arada memeli hayvanlardan geyik etine de yer verilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şifahanenin eczane kısmı da çok işlekti. Haftanın iki gününde eczaneden her isteyene bedava ilaç verilirdi, ilaçlar burada hazırlanır, bunun için yüklü bir hammadde stoku bulundurulurdu. Sultan Bayezit II eczanede herkesin görebileceği yere bir yazı astırmıştı. Bu yazıda, muhtaç olmadığı halde her kim bu eczaneden ilaç alır da ticaret maksadı ile kullanırsa o kimsenin sakat kalıp fakir düşmesi dileği belirtiliyordu. Padişah ilencinden çok korkulduğu için fakir olmayanlar bedava ilaç almaktan çekinirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/bayezit1.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp medresesinin tedavi merkezi olan dârüşşifa, kubbeli ve altı hücreli bir yapıdır. Hücrelerdeki akıl hastalarının birbirini görmemesi sağlanmıştır. Ortadaki havuzun çevresinde yer alan saz sanatçıları müzikle tedavi yapmış olurlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/bayezit2.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayezit II külliyesi. Tunca kıyısındaki tabhane, dârüşşifa, medrese ve imaret binalarından: oluşur. Külliye, o sırada fethedilen Akkerman Kalesi hazinesinde bulunan altınlarla inşa ettirilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1990156197157945623?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1990156197157945623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1990156197157945623' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1990156197157945623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1990156197157945623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/bayezit-klliyesi.html' title='Bayezit Külliyesi'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3964652936422250967</id><published>2007-11-13T17:10:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:12:06.245+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Germaine de Stael-Holstein</title><content type='html'>&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/kadin3.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1766-1817)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1769 Napoleon Bonaparteın doğum yılı.&lt;br /&gt;1789 Fransız Devriminin başlaması.&lt;br /&gt;1792 Pariste Tuileries Sarayına yapılan saldırıda (bununla krallığın düşmesi olayı başlatılmıştır) kadınlar da önemli ölçüde yer alırlar.&lt;br /&gt;1792 İngilterede Mary Wollstoneeraftın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri yayınlanır.&lt;br /&gt;1802 Napoleon Bonaparte, Madame de Staeli Paristen kovar.&lt;br /&gt;1803 Madame de Stael, Weimarda Goethe ile buluşur.&lt;br /&gt;1804 Goethe "Baş Müşavir" olur.&lt;br /&gt;1805 Bonaparte kendisini Fransız İmparatoru ilan eder.&lt;br /&gt;1806 Napoleon, Jena Meydan Muharebesinde Rusya ve Prusyaya karşı zafer kazanır. Napoleon hayranı Goethe, Christiana Vulpius ile düğünü için evlilik yüzüklerine Jena Meydan Muharebesinin gününü yazdırır.&lt;br /&gt;1808 Goethe, Erfurt kentinde Napoleon ile buluşur.&lt;br /&gt;1813 Goethe, Leipzigdeki meydan muharebesinde Napoleonun zaferi üzerine bahse girer, kaybeder.&lt;br /&gt;1814 Germaine de Staelin başyapıtı Almanya Üzerine, Almanca çevirisiyle çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"HAKSIZ GÜCE KARŞI DİRENMEK, BEDENSEL BİR ZEVKTİR."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parisli Germaine Necker garip bir kızdır: Daha on üç yaşına varmadan, sanki büyümüş de küçülmüş gibi konuşur. Oyun oynamanın ne demek olduğunu bile bilmez. Açık havada gezmek, hareket etmek, bunların hepsi ona yabancıdır. Gezmek, tozmak yerine tiyatro oyunları üzerine sohbet etmek ister, herhangi bir insanın kaç yabancı dil bildiği konusu ile ilgilenir, edebi mektuplar, kompozisyonlar yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz ebeveynlerinin Parisin kuzeyinde bulunan Saint-Quendeki kır evinde oturmaktadır, çünkü doktor ona mutlaka "dinlenme ve hava değişimi" önermiştir. Ayrıca, artık yaşıtlarıyla birlikte olması da gerekmektedir. O zamana dek Germaine, zamanının çoğunu katı tutumlu annesinin koruması altında geçirmiştir. Annesi Bn. Necker Paristeki evinin salonunda zamanın ileri gelen beyinlerini ağırlarken, Germaine uslu uslu oturup onları ciddiyetle dinler ve konuşmalara katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise Germaine ilk defa yaşıtı bir kızla karşılaşmıştır: On iki yaşındaki İsviçreli Jeanne Huber oyun arkadaşı olarak Necker ailesinin çiftliğine davet edilmiştir. Germaine için bu müthiş bir olaydır. Hayatında o güne dek hiç arkadaş edinmemiş olan Germaine, neye uğradığını anlamayan Jeanneı hasretle kucaklar. Onu sevgi yeminlerine boğar, garip bir öneriyle de şaşkına çevirir: "Her gün birbirimize yazacağız!" Gerçekten garip bir kızdır şu Germaine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeanne daha sonraları Germainein yanında başlangıçta kendini rahat hissetmediğini, fakat kısa bir zaman sonra bu olağandışı kızın cazibesinden kendini kurtaramadığını anlatır. Gerçekten de Germainei tanıyan bir kimse ona genç kızken bile kayıtsız kalamazdı. Ya alabildiğince sevilir ya da son derece nefret edilirdi. Ve bu özelliği tüm yaşamı boyunca değişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kadın bir felaket tellalı, hep nahoş şeylerin habercisi!" diye köpürmüştü Napoleon Bonaparte. İçişleri Bakanı Joseph Fouche ise "Germaine çağımızın en harika kadını," diye övgüyle söz etmiştir. "Kendi hemcinsleri arasında eşine ender rastlanan biri; çok az erkek onun aklına ve konuşma yeteneğine sahiptir," diye yazmıştı Sehiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklı ve mükemmel konuşma yeteneği, daha on üç yaşma bile basmamış Germainei ön plana çıkarmıştı. Düşünce ve duygularını hiç kimsenin taklit etmeyeceği bir üslupla dile getirmekteydi. Arkadaşı Jeanne ile tiyatro eserleri yazar, tuluat tarzında oyunlar oynar, değişik kılıklara bürünürdü. Onu izleyenler aslında hiç de "güzel" bir kız olmadığını unuturlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Germainein çağdaşları onun dış görünümünü "yüz hatları düzensiz, zarafetten yoksun," diye tanımlar. Ona en yakın olan insan, babası Maliye Bakanı Jacques Neckerdir. Biricik kızına şefkatle "Minette," derdi. "Ben Bay Neckerin kızıyım. Ona aitim. Gerçek adım bu. Eğer bir gün soyadını değişse bile bu adı bana vermeleri için elimden geleni yapacağım. Ona layık olmaya çalışacağım. Bu yeminle büyüdüm, onunla öleceğim," diye yazmıştır Germaine günlüğüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1786da babası onu evlendirmek istediğinde karşı gelmez. Müstakbel kocasının adı Eric Magnus von Stael-Holsteindır. İsveçin Paristeki büyükelçisidir. Genç çifte babası Rue de Bacta bir daire döşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk mı? Hayır, zamanındaki her genç kız gibi o da evlilikte aşkı düşünmez. fakat mutludur. Fazlaca el bebek gül bebek geçen çocukluğu, yalnız geçen gençlik döneminden sonra evliliğinin ilk iki yılında toplumsal yaşamın içine düşer. Kısa süre içinde Rue de Bactaki evi annesininki kadar önemli olur. Saraylarda takdim edilir, bol bol akşam yemeklerine ve galalara katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "çirkin küçük ördek yavrusu", pudralı, saçı başı yapılı Rokoko kadınları arasında -olacak şey mi? Hayır. Genç Bayan de Stael sık sık falso verir: bazen başlığını takmayı unutur (olamaz!), bazen eteği sarkar (ne ayıp!), hatta makyaj yapmayı unutur (ne kadar bayağı!). Bütün bunlara rağmen gene de herkesin ilgi odağı olur. Başına üşüşen kavalyeler onun konuşma yeteneğine hayran kalırlar. Fransanın ekonomik sorunlarını çözümlemek isteyen babasının reformlarını savunmaktadır. Fikirlerini herkesin yüzüne karşı doğrudan söyleyen "Minette", Fransız Devrimi sırasında ve sonrasındaki sıkıntılı yıllarda birçok düşman edinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun amansız rakibi Napoleon Bonaparte olur ve öyle de kalır. Aslında önceleri onu bir kahraman olarak görmüştür ve saygı duyar. Yönetiminin başlarında yaptığı her şey Fransa, üstelik tüm insanlığın yararına gibi görünmüştür. Ne var ki, başka biri onun gibi düşünmeyecek olsun, etrafındaki figüranlardan başka kimseye tahammül edemeyeceğini hemen göstermektedir Bonaparte. Kadınların onun politikasına burunlarını sokmaları imkânsızdır. Bu uğursuz Bayan de Stael ise kurallarına uymamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sesini çıkarmazsa Pariste rahatsız edilmeden yaşayabileceği haberini yollar de Staele. Politika yapan kadın istememektedir. "Mesele sizin ne istediğiniz değil, benim ne düşündüğümdür," kararma varır Germaine de Stael sakince. Düşüncesini hiçbir engel olmaksızın söyleyebilme serbestisini istemektedir. Bu ise Bonaparteın istemediği ve kendisine körü körüne itaat etmeyen bir kimseye izin veremeyeceği bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalifinin kendisine "Fikir korkağı" dediği kulağına gelen Bonaparte, "Parçalayacağım, ezeceğim onu!" diye tehdit eder. Germainei bu tehditler sindirmez: "Haksız bir güce karşı direnmenin temelinde bir tür bedensel zevk yatar," der. Napoleon 1802 Mayısında on yıllığına konsül olarak atandığında, Germainei Paristen sürgüne yollar: "Neckerin kızı bir daha asla Parise dönemez!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sürgün Germainei can evinden vurur. Paris, onun kutsal kentidir. Burada bulduğu insanlar, diyalog içinde bulunduğu dostlar onun için son derece önemlidir. Kendisini ancak Pariste gerçek evinde hissetmektedir. O sırada evliliği sadece kâğıt üzerindedir. Dünyaya getirdiği üç çocuğu İsviçrede babasının yanında büyümektedir. Kocası Bay de Stael 1802 Mayısında felçten ölür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ona duygu yönünden pek fazla bir şey veremedim," der Germaine de Stael açık yüreklilikle. Gerçekte, her ikisinin de bu arada "maceraları" olmuştur. Aradaki ufak fark ise, mutsuz bir evli erkek için "böyle bir şeyin" normal olması; mutsuz bir evli kadın için ise asla kabul edilemeyeceğidir. Germaine de Stael, bu tür çifte standartlı ahlak anlayışına karşı savaş veren ilk kadınlardan biridir. Paristen sürgün edilince İsviçreye babasının yanına gider ve evlilik dışı aşkta kadının haklarıyla ilgili bir roman yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir hayat arkadaşı olan kadının, kocasının isteği doğrultusunda bir anlaşmaya varması ne büyük haksızlık," diye yazar. "Seni iki, üç yıl tutkuyla seveceğim ve bu sürenin bitiminde seninle mantıklı bir şekilde konuşacağım," der erkek. (Ve erkeklerin mantık dedikleri, yaşam sihrinin bozulması anlamına gelir.) Ben evimi, soğuklukla, can sıkıntısıyla dolduracağım ve öte yandan da beğenilmeyi isteyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bana oranla daha fazla fantezi ve duygu gücüne sahip olan sen, herhangi bir başka hayat seçeneğin veya eğlencen olmadığı için, dünya bana dört bir yandan olanaklar sunarken, sadece benim için yaşayan sen, benim binlerce ilgi alanım varken, aşağılanmış, donmuş ve yarım kalmış sevginle sen, sadece benim iyi olarak algılayacağım zamanda, yalnız benimle yetineceksin ve bunun da ötesinde daha güçlü, daha şefkatli duygular içeren inançları geri tepeceksin! Ne denli haksız bir akit! Tüm insani duygular buna isyan eder."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delphine adlı romanı 1802 sonbaharında Paris ve Cenevrede aynı zamanda yayınlanır. Dıştan zararsız bir kadın romanı gibi görünen kitap, Fransanın başkentinde bir numaralı tartışma konusu olur. "Suskun ve aydın Fransaya" diye ithaf etmiştir Germaine bu kitabı. sadece bu ithafı ilk okurlardan birini -yani Napoleon Bonaparteı- çileden çıkarır. Serbest aşkı savunan hiç duyulmamış çığırtkanlığı dışında, şu tür cümleleri de gittikçe büyüyen bir hoşnutsuzlukla okur; "Halkların politik inançlarının kuvvet kullanarak değiştirilebileceğine inanmak boşunadır," ve "Bizim vicdanımız özgürlüğe ve adalete düşkündür; hiç kimse köleliği istediğini samimi olarak itiraf edemez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları yazan bir kadının normal olmayacağı gayet açıktır. O "erkekten dönme" olmalıdır. Tehlikelidir. Susturulmalıdır. Bundan daha basit bir şey olamaz. "Umarım," der Napoleon, "dostları Bayan de Staeli Parise geri dönmemesi konusunda uyarmışlardır. Aksi takdirde onu jandarma ile sınır dışı etmek zorunda kalırım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu can sıkıcı kadın yılmaz, vatandaş Konsül diye yazar Bonapartea; "İnanamıyorum; eyleminiz beni daha da acımasız yapabilir. Tarihiniz içinde yalnızca bir satır olabilir bu. Savunmasız bir insana böylesine büyük bir acı vermeden önce bir an olsun düşünün; basit bir adalet eyleminizle başkalarını tepeden tırnağa boğduğunuz minnettarlık duygusundan daha derin ve daha kalıcı minnettarlık duygulan akıtırdınız yüreğime."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Konsülün emrini geri alması için bir yıldan fazla uğraşır. Boşuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Fransa benim mutluluğum için gerekli," diyordu Germaine de Stael. Napoleon da bunu onun kadar iyi biliyordu. Yoksa çoktan başka bir ceza düşünürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jacques Necker bu sırada mutsuz kızına yazdığı bir mektupta şöyle seslenir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mutsuz olduğun zaman başını dik tut ve dünyanın hiçbir gücünün seni ezmesine izin verme!" Germaine, babasının tavsiyesine uyarak Almanyaya gider. İki çocuğu ve onun o zamanki "sürekli refakatçisi" Benjamin Constant da onunla birliktedir. neden özellikle Almanya? Bir yandan romanı Delphine bu ülkede hayranlıkla benimsenmiş olduğu, bir yandan da Weimarda Goethe ve Schiller ile tanışmak arzusunda olduğu için. Hayır, Germaine de StaeTin Almanyada güzel karşılandığı iddia edilemez. Frankfurtta Goethenin annesi ile buluşur. Annesi oğluna şunları bildirir: "Sanki boynuma asılmış bir değirmen taşı gibi boğdu beni. Her yerde yolumu değiştirdim, bulunduğu her daveti reddettim. O gittikten sonra rahat nefes alabildim. Ne istiyor bu kadın benden?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada iki şair, Goethe ve Schiller, birbirlerine yazdıkları kaygılı mektuplarda kendilerini bu can sıkıcı kadına karşı nasıl koruyabileceklerini bilmediklerini belirtirler. Herkesin dilinde olduğu gibi "güzel" de değildir. Üstelik politikaya karışması yüzünden ülkesinden de kovulmuştur. Aydın ve çok akıllı biri olarak bilinmektedir. Üstüne üstlük; de Stael oldukça çetin bir kadın olsa gerektir. "Eğer Almanca anlıyorsa, ona haddini bildiririz" umudundadır Schiller. "Fakat inançlarımızı ona Fransızca sözcüklerle anlatmak ve onun ustalığına karşılık vermek çok zor bir iş!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethe, ilk önce bu garip kadını izlemesi ve sonra izlenimlerini iletmesi için Schilleri öne sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk karşılaşmasından sonra Schiller "Derli toplu, yabancı, yanlış ve patolojik bir unsur yok vücudunda. Tek bunaltıcı yanı dilini kullanışındaki olağanüstü ustalığı. Onun söylediklerini izleyebilmek için insanın topyekûn kulak kesilmesi gerek," der. 1803 kışında iki Alman üstat Germaine de Stael ile birçok defa biraraya gelirler. Bu ülke hakkında bir kitap yazmayı planlayan Germaine, Almanyada yaşadıklarını ve deneyimlerini günü gününe not alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyle alçakgönüllü ve kendi başarılarını önemsemeyen, kendine göre gerçekleri öylesine canla başla ve gururla savunan biri ki, ilk gördüğüm andan itibaren ona hayranlık dolu bir dostlukla yaklaştım." Schilleri böyle tanımlar. Goethe ile olan ilişkisini tanımlamakta ise biraz zorlanır. "Fantezisi gibi donuk olan bir haysiyet duygusu var... Konuşma sırasında farkında olmadan onun Ben taassubunu zedeleyip zedelemediğini asla bilemiyor insan," diye yazar Goethe hakkında babasına. fakat tüm eleştirilere rağmen onunla konuşmalarından büyülenir. Edebiyat, felsefe ve tiyatro, ana temalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Weimarda kaldığı altı hafta, Bayan de Staelin yaşamında kesinlikle zirvelerden birini oluşturduğu kesindir. En önemli yapıtı Almanya Hakkında, ana hatlarıyla bu Almanya gezisi sırasında oluşur ve bu kitap, Fransızların Almanlar hakkındaki görüşlerini uzun süre etkiler. Bunun sonra Bayan de Stael Berlinde de kalır ve her gün "Alman dilindeki keşfedilmemiş yeni değerleri" keşfeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1804 Nisanında İsviçreden aldığı bir telgraf Germainei çok derin kaygılara düşürür, tüm planlarını altüst eder. Babası ölmüştür. Herkesten çok sevdiği insan; babası. Yetişkin bir kadın olarak da kendisini hâlâ "Minette" olarak gören, ne olursa olsun daima yanında olan babası. Onun ölümüyle, bu arada ne kadar popüler  de olsa "Minette" için gerçek yetişkinlik henüz başlamaktadır. İsviçredeki Coppete geri döner, babasının terekesini düzenler ve Bay Neckerin Özel Yaşamı ve Karakteri adlı izlenimlerini yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenevre yakınındaki Coppet malikanesi daha sonraki yıllarda Avrupanın kültürel buluşma yerine dönüşür. Şenlikler, temsiller, tartışmalar ve tâ uzaklardan bu "olağanüstü kadını" tanımak için gelen konuklarla dolar. fakat Napoleon onu hâlâ nefretle izlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ezeceğim onu!" diye birkaç yıl önceki tehditinin üzerine, 1810da en büyük darbeyi indirir. Germaine de Stael, Almanya Hakkında adlı kitabının üçüncü cildini uzun bir çalışma dönemi sonunda tamamlamıştır. Düzeltme çalışmasını yaptığı sırada bir emniyet müdürü çıkar gelir evine. Tüm müsvette, evrak ve provalarının derhal kendisine teslim edilmesini emreder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen ardından, bir görgü tanığının ifadesine göre, İmparator bizzat kendi elleriyle tüm ciltleri ve notları şömineye atar. İmparatordun İçişleri Bakanı yazara yapıtının neden böyle bir gazaba uğradığını şöyle bildirir: "Madam, biz henüz sizin takdir ettiğiniz toplumları örnek almak zorunda kalacağımız noktaya gelmedik. Sizin son yapıtınız Fransızca değil."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda Germaine için kitabının bir müsveddesini gizlice kurtarabilmiş olması belki de küçük bir tesellidir. Doğal olarak o sırada yayınlayamaz. Yazar olarak kariyeri sona ermiştir. Vatanına asla geri dönemez. Dostları ondan çekinmeye başlamıştır. "Yeni emniyet müdürü arkadaşlarımın beni ziyaret etmemeleri için yollarda pusuda bekliyor. Bugünün şartlarının gerektirdiği şekilde yapıtımı değiştirmemi, ilaveler ya da eksiltmeler yaparsam her şeyin halledileceğini anlamamı istiyorlar," diye yazar 1811de bir arkadaşına. "Beni kendi kendimden korkar hale getirdiler!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücadeleci Germaine de Stael şimdiye dek hiç bu denli kaygılı bir ifade kullanmamıştır. Eğer Napoleonun lütfunu tekrar kazanmak istiyorsa, ona bir methiyeler düzmesi öğütlenmektedir. Hayır, bir Madam de Stael böylesine alçalamaz! Bundan sonraki yıllarda "kendi mezarı başında nöbet tutarcasına" yaşar. Tarifsiz acılar içindedir. Düşüncelerini özgürce ifade arzusunu hiçbir şey ve hiçbir kimse bastıramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk altı yaşında bir defa daha anne olur ama bu, çocuğunun genç bir Fransız subayı olan babası ile hemen evlenmesi için bir neden değildir. Doğumdan kısa bir zaman sonra Avusturya, Rusya, Finlandiya, İsveç ve İngiltereye seyahat eder. Londrada onun için görkemli bir kabul töreni hazırlanır. Burada -1813te- Almanya Hakkında da yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1814 Nisanında onun en büyük düşmanı Napoleon tahttan iner. Germaine de Stael çok sevdiği Parise geri döner ve bir kraliçe gibi karşılanır. En sonunda Almanya Hakkında adlı kitabı kendi yurdunda da yayınlanacaktır. Kitabı (başka nasıl olabilirdi ki), her yerde büyük ilgi uyandırır. Goethe, "Bizi Fransadan ayıran köhne önyargıların Çin Seddinde koca bir delik açan muhteşem bir silah," der bu kitap için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Germaine de Stael "Köhne önyargılara" karşı hayatı boyunca savaşmıştı. Zor bir kadındı. Kimilerini öfkelendiriyordu. Hatta, günümüzde bile: 1980 sonbaharında Hamburgdaki bir Alman-Fransız Lisesine onun adı verilecekken, "Madam de Stael çok ahlaksız bir kadındı" gerekçesiyle, reddedildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3964652936422250967?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3964652936422250967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3964652936422250967' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3964652936422250967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3964652936422250967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/germaine-de-stael-holstein.html' title='Germaine de Stael-Holstein'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8618463956810062749</id><published>2007-11-13T17:08:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:10:23.199+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>1. Dünya Savaşı ve Osmanlı</title><content type='html'>Dünyanın büyük devletlerinin Avrupa’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve Uzakdoğu’da geniş bir alanda ve açık denizlerde, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte ve uzun süreli savaşına I. Dünya Savaşı denilmektedir. I. Dünya Savaşına yol açan sebepler şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Ekonomik Rekabet ve Sömürgecilik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürge edinme ve dış yatırımlarla gelişen ekonomik rekabet, savaşın en önemli sebeplerinden biridir. Sömürgecilik anlayışı, Rönesans’tan sonra Sanayi İnkılabı ile önem kazanmış, ham madde ve Pazar arayışı gelişmemiş, ham madde kaynakları zengin ülkelerin sömürge olarak kullanılması arzusunu kamçılamıştır. Öncülüğünü İngiltere’nin yaptığı sömürgecilikte İngiltere’yi Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, Rusya gibi ülkeler izlemiştir. Sömürgecilik kervanına ABD’nin de katılmasıyla sömürgecilik anlayışı Pasifik Okyanusuna da egemen olmuştur. Bunun yanı sıra büyük devletlerin çeşitli ülkelerde maden, demiryolu, deniz işletmeleri vb dış yatırımları da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Avrupa’da Alman-Fransız; Balkanlar’da Rus-Avusturya Rekabeti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki Alman-Fransız anlaşmazlığı savaşın diğer bir nedenini oluşturmaktadır. Alman milli birliğinin kurulması aşamasında Almanlar Fransızları yenmişler ve yer altı kaynakları açısından zengin Alsace-Lorraine’i Fransa’dan almışlardır. Bu tarihten itibaren Fransızlar bunu milli bir mesele haline getirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan Balkanlar’da da Rusya ile Avusturya arasında çekişme vardır. Akdeniz’e açılmak isteyen Rusya, Panislavizm politikasıyla Balkanları nüfuzu altına almak istemektedir. Aynı şekilde Avusturya’da Balkanlar’da hakimiyet kurmak istemektedir. Çıkar çatışması bu iki devlet arasında şiddetli rekabete yol açmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Milliyetçilik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1789 Fr. İnkılabı ile ortaya çıkan milliyetçilik fikri, milli devletler kurma düşüncesini geliştirmiş, bu anlayış daha sonra da Avrupa milletlerinin benimsediği kendi milletini gelişmiş görme politikasının kaynağı olmuştur. Panislavizm, Pan-Germenizm gibi milliyetçi akımların ortaya çıkması bu anlayışın ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Osmanlı Topraklarının Paylaşılması İsteği:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı toprakları üzerindeki nüfuz mücadelesi ve ileride “Hasta Adam” ın mirasının ne şekilde paylaşılacağı meselesi, I. Dünya Savaşına yol açan bir diğer önemli nedendir. XIX. yüzyıl başlarındaki Rus, İngiliz, Fransız rekabetine, yüzyılın sonlarında Almanya’nın da katılması bu rekabeti hızlandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Hızlı Silahlanma-Militarizm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli birliğini oluşturan Almanya kısa sürede sanayileşmiş ve sanayisinin bir kısmını savaş sanayiine yöneltmiştir. Alman Krupp fabrikalarında büyük toplar, diğer ülkelerini yaptıklarından farklı silahlar yapılırken, tersanelerinde denizaltılar ve savaş gemileri yapılmakta idi. Almanya’nın bu davranışı, diğer Avrupa devletlerini de silahlanma yarışına yöneltmiştir. Bu da militarizmin güçlenmesine ve yönetenlerin yönettikleri halkı savaşa özendirmelerinde etkili olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Bloklaşma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya milli birliğini kurduktan sonra, dış politikada farklı bir yol izlemiştir. Alman milli birliğinin kurucusu Bismarc, Almanya’yı Avrupa’nın karada en güçlü devleti haline getirmek arzusundadır. Bismarc’in bu arzusunu gerçekleştirmesini engelleyecek tek güç Fransa’dır. Çünkü Alman milli birliği kurulurken Fransızlar, Almanlara yenilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bismarc, Fransa’nın en kısa sürede kendisini toparlayacağı ve Almanya’dan bu yenilginin intikamını almaya çalışacağı inancındadır. İşte bu inanç Almanya’yı güçlü devletle Fransa’ya karşı Almanya’nın yanına çekme arayışına yöneltmiştir. Böylece dünya devletleri arasında ilk defa gruplaşma hareketi başlatılmıştır. 1860-1890 yılları arasında yapılan antlaşmalarla Almanya, Ç.Rusya’sı, Avusturya-Macaristan’ı yanına almıştır. Bu birliğe “Üçlü İttifak” adı verilmiştir. İtalya da daha sonrada Üçlü İttifaka katılmıştır. 1890’a kadar Üçlü İttifak da her hangi bir çözülme yaşanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1890’da Almanya’da bir taht değişikliği yaşanmış yeni imparatorla Başbakan Bismarc arasında dış politikada ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaya başlamış, bu yüzden de Bismarc başbakanlıktan istifa etmiştir. II. Wilhelm döneminde Almanya, Ç.Rusya’sının kendi yanında yer almasını gereksiz görmüş ve 1890’da Ç.Rusya’sı ile süresi dolan ve yenilenmesi gereken antlaşma yapılmayarak, Rusya devletlerarası alanda Almanya’nın karşısına itilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum Rusya’yı 1894’de Fransa ile anlaşmaya yöneltmiştir. Bu birlikteliğe İngiltere’nin de katılmasıyla Üçlü İttifaka karşı “Üçlü İtilaf” bloğu oluşturulmuştur. Zamanla bloklar arasındaki ekonomik rekabet, silahlanma yarışı gerginlik yaratmış, bu gerginlik de I. Dünya Savaşının çıkışında etkin rol oynamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. Dünya Savaşı’nın Başlaması-Gelişmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti birkaç asır süren Gerileme Döneminde, özellikle de son yıllarda devletler arası alanda yalnızlığa itilmiştir. Büyük devletler açısından bir güç olarak görülmemektedir. Buda Osmanlı Devleti’ni, dünyada gruplaşmalar hızla sürerken, ittifak yapabileceği bir ülke bulabilme sıkıntısına sokmuştur. Üçlü İtilaf grubu, Osmanlı Devleti ile ittifak yapmaya sıcak bakmamakta, Osmanlı Devleti’nin ittifak yapmak zorunda bırakıldığı Üçlü İttifak grubuna dahil olmak ise Osmanlı Devletine sıcak gelmemektedir. Osmanlı Devleti’nin Üçlü İtilaf devletlerine ayrı ayrı yaptığı ittifak tekliflerini reddedilmesi, Osmanlı Devletini yalnız kalmamak için Almanya’nın dahil olduğu Üçlü İttifak ile anlaşmaya mecbur etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Avrupa’da bu gerginliği savaşa dönüştürecek bir kıvılcım beklenmektedir. Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’yı ziyareti sırasında bir Sırplı tarafından öldürülmesi ile beklenen bu kıvılcım çıkmıştır. Bu olayın intikamını almak için Sırbistan’a savaş açmaya karar veren Avusturya-Macaristan, müttefiki Almanya tarafından cesaretlendirilmiştir. Böylece I. Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başlamıştır. Rusya’nın Sırbistan’ı yalnız bırakmamak amacıyla savaşa katılması, Almanya’nın da Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girmesini kaçınılmaz kılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya savaşa katıldığını dünyaya ilan etmeden önce, 2 Ağustos 1914 gecesi İstanbul’da üst seviye İttihat ve Terakki yöneticileriyle gizli bir ittifak görüşmesi yapmış ve bu görüşme sonunda Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması yapılmıştır. Bu ittifaka göre; Almanya’nın savaşta Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alması halinde Osmanlı Devleti de Almanya’nın yanında yer alacaktır. Osmanlı topraklarına yönelik bir saldırı halinde, Almanya Osmanlı Devleti’ni koruyacaktır. Bu ittifakla bir anlamda Osmanlı Devleti’nin kendi ihtiyaç duyduğu anda yanında yer alması imkanını elde eden Almanya’nın; 2/3 Ağustos 1914 gecesi I. Dünya Savaşına katılmasıyla savaşın alanı genişlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya savaşa girmesi ile birlikte Alman Genel Kurmayının 1900’lerde hazırladığı savaş planını uygulamaya koymuştur. Bu plana göre Almanya savaşa girdiği andan itibaren bütün gücüyle Fransa üzerine yüklenecek ve 6 haftalık süre zarfında Avusturya-Macaristan Rus kuvvetlerini oyalayacaktır. 6 haftalık sürenin tamamlanması ile birlikte Fransızların işini bitirmiş olan Almanlar, Avrupa topraklarından geçerek Rusya üzerine yürüyecekler ve Avusturya kuvvetleri ile birlikte Rusya’ya kesin darbeyi indireceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’nın savaşa katılmasından sonra uygulamaya konan bu plan başarılı olamamış, Almanlar Fransızları yenemedikleri gibi, Fransız topraklarında ağır kayba uğramışlardır. Öte yandan Avusturya da, Rus kuvvetlerini oyalamada yetersiz kalmıştır. Fransızları yenemeyen Almanların, Avrupa topraklarını çiğnemeleri ve Belçika’ya saldırmaları, Belçika’nın yanı sıra, İngiltere’nin de Almanya’ya karşı savaşa katılmasına yol açmıştır. Kafkasya topraklarında Avusturya ile birlikte, Ruslara yok edici darbeyi indiremeyen Almanların Avrupa’da uyguladıkları savaş planları tümüyle başarısız olmuştur. Bu başarısızlık Almanları zinde yeni kuvvetler bulmaya ve yeni cepheler açmaya yöneltmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanların bu amaçlan kullanabilecekleri hazırdaki kuvvet Türk kuvvetleri idi. Osmanlı Devletini savaşın içine çekmek için bir mizansen gerekmekte idi. Akdeniz de İngiliz gemileri ile çarpışan ve Türk Boğazlarına giren iki Alman savaş gemisi Türkiye’yi savaşa sokacak bahane oldu. Osmanlı devleti önce bu gemilerin Almanya’dan satın alındığını duyurdu. Yavuz ve Midilli adı verilen Alman mürettebatlı, Türk bayraklı bu gemiler, Enver Paşanın bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarılmışlardır. Amiral Şusan komutasındaki bu gemilerden Rus kalelerine ateş açılması, Rusya’nın bu olayı Osmanlı Devleti’nin kendisine savaş ilanı olarak değerlendirip karşılık vermesi, Osmanlı Devletinin bir anda kendisini savaşın içinde yer almaya mecbur etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Almanya’nın Avrupa’da savaşması, Uzakdoğu da yayılmacı bir politika izleyen Japonya’nın işine yaramıştır. Almanya’ya 23 Ağustos 1914’de savaş ilan eden Japonya, Almanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgelerini ele geçirmiş ve Kasım 1914’de savaşı kendi açısından sonuçlandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I Dünya Savaşında Türk Cepheleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla savaş alanı genişlemiştir. Bir çok cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin hareket planının esasını, İttifak Devletleri’nin Avrupa da ki yükünü hafifletmek oluşturmaktadır. Bu amaçla 3 aşamalı şu plan uygulanacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruslara karşı; Orta Asya’daki ve Kafkasya’daki Müslümanların, halifenin ilan edeceği cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizlere karşı; Habeşistan, Sudan, Trablusgarp’daki Müslümanların yine halifenin cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazların Türk ve Alman kuvvetlerince ortak savunulması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu planla; Kafkasya’da Ruslar, Suveyş’de İngilizler meşgul edilerek, Almanya ve Avusturya’nın yükü hafifletilecek, İngiltere’nin Hindistan ile olan deniz yolu bağlantısına engel olunacak ve güneyde ki zengin petrollerden ittifak devletlerinin yararlanması sağlanacaktır. I. Dünya Savaşında bu amaçla Türk Ordusu şu cephelerde savaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Çanakkale Cephesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede gerçekleşen muharebeler, Türkler açısından savaşın en önemli olayıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale’de bir cephe açılmasının sebebi, İtilaf devletleri açısından şöyledir: Çanakkale boğazını geçmek, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı devletini savaş içinde çökertmek, sonrada müttefikleri Rusya’ya yardımda bulunmaktır. İtilaf devletleri yetkililerinin düşüncesine göre; Osmanlı Devletinin savaş dışı bırakılmasıyla Süveyş kanalı ve Hint Yolu üzerindeki Osmanlı baskısı kalkacak, Balkan Devletleri’nin İttifak Devletleri saffında yer almaları önlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale Savaşlarında Tümen Komutanı M. Kemal Düşmana ilerleme imkanı tanımamış, düşmanın Çanakkale’den geçerek İstanbul’u işgal etmesine izin vermemiştir. Emsalsiz bir zafer olarak tarihe geçen Çanakkale Savaşının sonuçları şöyle sıralanabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A-) İnsan kaybı açısından dünya tarihinde en yüksek kaybın savaşlardan biridir. Yaklaşık olarak 254.000 Türk, 250.000 yabancı olmak üzere toplam 504.000 insanın hayatına malolmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B-) Türk Ordusu’nun hesaba katılmayan savaş gücü, direnme azmi ve başarısı I. Dünya Savaşı’nın uzamasına neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C-) İstanbul ve Boğazlar mutlak bir istiladan kurtulmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D-) İngiltere ve Fransa boğazları geçip, Rusya’ya yardım ulaştıramadıkları için Rusya’da sıkıntı artmış, bu da Bolşevik İhtilali’nin başarıya ulaşmasına ve Rusya’nın savaştan çekilmesi Kars, Ardahan, Batum’un geri alınması imkanını sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-) Türk Milletine moral kazandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F-) Çanakkale’de yeni Türk Devleti’nin ilk temelleri atılmış, Milli Mücadele hareketinin lideri M. Kemal’in büyük kabiliyeti ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Kafkas Cephesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cephede Ruslara karşı savaşılmıştır. Enver Paşa komutasında ki 150.000 kişilik Türk ordusu, Sarıkamış Taarruzunu başlatmış ancak taarruz ağır kış şartları yüzünden 100.000 kayıp verilerek, başarısızlıkla sonuçlandırılmıştır. Bu başarısızlıktan yararlanan Rus birlikleri Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan’ı ele geçirmişlerdir. 1916 yazında Diyarbakır’da ki 16. Kolorduya komutan olarak atanan M. Kemal, Rus birliklerinin Diyarbakır yönündeki ilerleyişlerini durdurmuş, karşı taarruzla Muş ve Bitlis’i geri almıştır. 1917 Bolşevik İhtilali ile Kafkas Cephesi’nde harekat durmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Kanal Cephesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da Osmanlı hakimiyetini tekrar sağlamak ve Süveyş Kanalını ele geçirerek, İngiltere’nin Hindistan yolunu kesmek amacıyla girişilen Kanal Harekatı, 1915 yılı başından itibaren iki kol halinde ilerlemişlerdir. gerekli ulaşım imkanlarının sağlanamaması yüzünden harekat başarısızlıkla sonuçlanmış, karşı taarruza geçen İngilizler, Türk ordusunu geri çekilmeye mecbur etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Filistin Cephesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanal Harekatının başarısızlıkla sonuçlanması yüzünden, bu bölgedeki savaşın ağırlık noktası Filistin ve Suriye’ye kaymıştır. Bu arada Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile anlaşan ve onlara Suriye, Irak ve Hicaz’ı içine alan, müstakil bir Arap Devleti kurmaları vaadinde bulunan İngilizler, aynı zamanda Siyonistlere de Filistin ‘de bir devlet kurmaları sözünü vermiştir. Böylece İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli zemin hazırlanarak, Filistin Meselesi olarak bilinen olayların tohumları saçılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917’de İngilizlerle Kudüs’ü ele geçirmişler, 1918’de M. Kemal ‘ in komuta ettiği 7.Ordu mevzilerini başarıyla savunmuştur. 8. Orduya bozan İngilizler, M. Kemal Paşa’ nın ordusunu da yok etmek istediler. Bunu anlayan M. Kemal İngilizlere karşı başarılı savaşlar vererek, ordusunu imhadan kurtarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Irak Cephesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1914’te Basra’ya asker çıkaran İngilizler, Abadan petrollerini korumak ve kuzeye doğru ilerleyerek, Ruslarla birleşip Anadolu’yu çember içine almak düşüncesindedirler. Ayrıca; Türk kuvvetlerinin İran’a girmesini ve Hindistan’ı tehdit etmesini önlemeyi de düşünmüşlerdir. Kütulamara’ya ve oradan da kuzeye ilerleyen İngilizler, 1915 sonlarında kuvvetlerin büyük bölümünü kaybederek, geri çekilmişlerdir. İngilizler karşısında elde edilen bu başarılar uzun sürmemiş,yeniden Basra’ya kuvvet çıkaran İngilizler, 1917‘de Bağdat’a girmişlerdir. 1918’de Kerkük’ü ele geçiren İngilizler, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul yakınlarına kadar gelmiş bulunmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.Galiçya ve Makedonya Cephesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kuvvetleri ve müttefiklere yardım amacıyla Osmanlı sınırları dışındaki Galiçya ve Makedonya’da savaşmışlardır. Galiçya cephesinde Alman-Avusturya kuvvetlerine yardım eden Türk kuvvetleri Romanya kuvvetlerini yenmişlerdir. Makedonya’da da Türk askerleri Bulgar kuvvetlerine yardımcı olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. Dünya Savaşı Yıllarında Yapılan Gizli Antlaşmalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin I.Dünya Savaşında İtilaf Devletlerine karşı cephe alması, öteden beri İtilaf Devletleri tarafından düşünülen, Osmanlı topraklarının paylaşılması projesini hem kolaylaştırmış, hem de hızlandırmıştır. 1915-1917 yılları arasında yapılan gizli antlaşmalar zinciri ile Osmanlı toprakları, İtilaf Devletleri arasında şu şekilde paylaşmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.İstanbul Antlaşması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruslar, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Savaşına giriştikleri sırada bu devletleri sıkıştırarak, Boğazlar ve İstanbul ile ilgili bazı isteklerde bulunmuşlardır. 1915 baharında yapılan görüşmeler sonunda İngiliz ve Fransızlar, İstanbul ve boğazları Ruslara vermeyi kabul etmişlerdir. Ayrıca Trakya’da Midye’den Enez’e çekilen bir hattın doğusunda kalan arazi ile Sakarya ağzından başlayarak Gemlik körfezine inen bir hattın batısında kalan bir toprak parçası da Ruslara veriliyordu. Rusya’ya verilecek topraklar arasında Gökçeada ve Bozcaada da vardı. Buna karşılık Ruslarda İngiltere ve Fransa’nın Anadolu ve orta doğudaki Osmanlı toprakları ile İskenderun körfezi ve Toroslara kadar Çukurova üzerindeki haklarını tanımayı kabulleniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.Londra Antlaşması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915 ‘de Londra da İngiliz ve Fransız ve İtalyanlarla arasında yapılmıştır. Bu antlaşma ile zaten İtalya’nın elinde bulunan 12 adada İtalya tam hakimiyet kazanıyordu. İngiltere,Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarını paylaşmasına karşılık İtalya’ya da Antalya bölgesinde buna eşdeğer bir pay verilmesini kabul ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.Sykes-Picot Antlaşması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu antlaşma ile ilgili görüşmeler İtalya’nın savaşa katılmasından önce başlamış, ancak; İtalya savaşa katıldıktan sonra sonuçlanmıştır. Bu antlaşma ile Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara,Eğin ,Harput ile sınırlanan arazi ile Kilikya, Suriye, ve Musul Fransa’ya bırakılıyordu. Hayfa, Akka limanları ile Irak ve Fransızlara verilen arazinin güneyi de İngiltere’ye kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.St.Jean de Maurienne Antlaşması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın 1917 Bolşevik İhtilali sonucu savaştan çekilmesi üzerine İngiltere ve Fransa İtalya ya daha fazla önem vermeye başlamışlardır. İtalya ile yapılan St.Jean de Maurienne Antlaşması ile İtalya ya Sykes-Picot Antlaşmasını tanıması kaydıyla İzmir ve Konya ya kadar olan bölge veriliyordu. Ancak uygulama da bu antlaşmaya bağlı kalınmamış, İzmir’e İtalyanlar yerine Yunanlıların çıkarılması kararı verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.B.D ’nin I. Dünya Savaşına Katılması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917 Nisanından itibaren Rusya’nın savaşı terk etmesi ile İtilaf kanadında ortaya çıkan boşluğu, savaşa katılan A.B.D doldurmuştur. A.B.D’nin savaşa katılması, Almanya’nın 1915’den itibaren başlatmış olduğu denizaltı savaşlarının bir sonucudur. İngiltere savaşın başından itibaren donanması ile Almanya’yı abluka altına alarak Almanya’nın ticari gücünü kırmaya çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya da, İngiltere’nin bu ablukasını kırmak için geniş çaplı bir denizaltı savaşı başlatmıştır. 1915 Mayısında iki İngiliz yolcu gemisi (Lusitania ve Arabic) Alman denizaltları tarafından batırılmış ve birçok Amerikalı yolcuda bu olaylarda hayatını kaybetmiştir. Bu olaylar Amerikan-Alman ilişkilerini gerginleştirmiş ise de, Almanya’nın geri adım atması, bir daha bu tür olaylar olmayacağına dahi teminat vermesi üzerine ABD daha ileri gitmemiştir. Buna rağmen 1916’da bu defa de bir Fransız yolcu gemisinin Alman denizaltlılarınca batırılması ve bu olayda da bazı Amerikan vatandaşlarının ölmesi üzerine, iki devlet arasındaki ilişkilere tekrar gerginlik kazandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya denizaltı savaşlarını sürdürürken, diğer taraftan da İtilaf güçlerine yardım eden Amerika’ya karşı, özellikle Lâtin Amerika ülkelerinde Amerikan aleyhtarı faaliyetlere girişmişlerdir. 1917 de Almanya, Amerika ile arası bozuk olan Meksika’dan faydalanma yoluna gitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika, Almanya ‘ya karşı savaşı başlattığı taktirde Meksika Almanya’nı yanında yer alacak, Almanya Meksika’ya ekonomik yardım yapacak ve ayrıca Amerikan topraklarından olan Teksas, Yeni Meksika ve Arizona eyaletlerini Meksika’ya verecektir. Buna karşılık Meksika, Japonya ile Almanya arsında aracılık yaparak Amerika ya karşı bir Japon Alman Meksika ittifakını kurulmasını sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayı Amerikanın dış politikasının esaslarını çizen Monröe Doktrinine aykırı bulan Amerika’nın artık sessizce kalabilmesi imkansızdır.1917 de iki amerikan ticaret gemisinin alman denizatlılarınca batırılması bardağı taşıran son damla olmuş ve 2 nisan 1917 de ABD Almanya ya karşı olarak 1. Dünya savaşına katılmıştır. A.B.D. ‘nin gelişmiş teknolojisi ile ve zinde kuvvetleri ile yorgun İtilaf Devletleri’nin yer alması İtilaf Devletleri’nin savaşı kazanma şansını artırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın taraflara çok ağır gelmeye başladığı sırada, herkesin barışa özlem duyduğu bir atmosferi oluşturmayı ABD başkanı Wilson düşünmüş ve 14 maddelik Wilson Prensiplerini açıklamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wilson İlkelerine göre; Avrupa’da milliyetler arası tutularak, siyasi harita bu esasa göre düzenlenecektir. İşgal edilen yerler hemen boşlatılacak, küçük devletlerin bağımsızlıkları büyük devletlerin teminatı ile sağlanacaktır. Osmanlı Devleti’nin Türklerle mesken kısımlarında Türk hakimiyeti sağlanacaktır. Ancak; Türk olmayan milletlere muhtar gelişme imkanı sağlanacaktır. Çanakkale Boğazı devamlı olarak bütün milletlerin gemilerine açık tutulacak ve bu durum uluslar arası garanti altına alınacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Savaşını Sona Erdiren Antlaşmalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın Bolşevik İhtilâli üzerine savaştan çekilmesiyle Rusya, Brest-Litovsk Antlaşması ile savaşı sona erdirmiştir. Rusya bu antlaşma ile tüm Doğu Anadolu’dan çekiliyor; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı devletine geri veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanya, Bükreş Antlaşması ile savaşa son vermiştir. Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması yapılmıştır. Avusturya Saint-German Antlaşmasını, Macaristan ise Trianon Antlaşmasını imzalayarak, I Dünya Savaşına son vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya ile Versailles Antlaşması yapılmıştır. Osmanlı Devleti ile Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mondros Mütarekesinin imzalanmasında Wilson Prensiplerinin Osmanlı Devletini ilgilendiren 12. Maddesi etkili olmuştur. Antlaşması önemli bazı maddeleri şunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Boğazlar açılacak, bu bölgelerdeki istihkamlar müttefikler tarafından işgal edilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) anlaşma devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durum halinde, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir. (7.Madde)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Ermenilere bırakılması düşünülen Doğu Anadolu’daki altı ilde (Erzurum, Van, Diyarbakır, Bitlis, Sivas, Harput) karışıklık çıktığı taktirde, antlaşma Devletleri bu bölgeleri de işgal edebileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Tüm haberleşme istasyonları anlaşma Devletlerince denetim altında tutulacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Sınırların denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli olacak birlikler dışında, Osmanlı ordusu terhis edilecek, bütün savaş gemileri ordunun araç, gereç ve cephanesine el konacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) Tüm liman ve tersanelerden anlaşma Devletleri yararlanabileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere Mondros Mütarekesi tam bir teslimiyet belgesidir. Bu müzakere ile İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarını istila etmesi kolaylaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Dünya Savaşı’nın Sonuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Siyasi Sonuçları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya haritası değişmiştir. Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmış, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Osmanlı toprakları üzerinde yeni devletler ortaya çıkmıştır.Yeni rejimler doğmuştur. Çarlığın yıkılması üzerine Rusya’da ilk defa sosyalist sistem uygulanmıştır. Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde Milli Mücadele hareketi başlatılarak, Yeni Türk Devleti’nin temelleri atılmış ve Cumhuriyet idaresine geçiş süreci başlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Ekonomik Sonuçları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa, savaş öncesindeki ekonomik gücünü yitirmiş, bu güç A.B.D. ve Japonya’ya geçmiştir. Avrupa’da ekonomi de devlet müdahalesi dönemi başlamıştır. Avrupa Devletleri savaş sonrasında planlı kalkınma dönemi başlamıştır. Avrupa’da savaş sonrasında yüksek enflasyon yaşanmıştır. Osmanlı devleti ise savaş sonrasında ekonomik açıdan tam olarak çökmüştür. Bu da Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Toplumsal Sonuçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 milyon insanın ölümüne 20 milyon insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açmıştır. Özellikle Avrupa’da üretici genç nüfusun azalmasına, tüketici nüfusun çoğalmasına, dolayısıyla da ekonominin alt üst olmasına neden olmuştur. Pek çok Batılı ülke savaş sırasında cepheye giden askerlerinin üretimde ortaya çıkardığı boşluğu dolduran ve ekonomik özgürlüklerini kazanan kadınlarına siyasi haklarını tanımak zorunda kalmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-8618463956810062749?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/8618463956810062749/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=8618463956810062749' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8618463956810062749'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/8618463956810062749'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/1-dnya-sava-ve-osmanl.html' title='1. Dünya Savaşı ve Osmanlı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-7448712446938352989</id><published>2007-11-13T17:06:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:08:49.092+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Attila</title><content type='html'>Hun imparatoru (400-453).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amcası Kübanın ölümünden sonra, Doğu Hun İmparatorluğunun yönetimini ele aldı (434). Batıda hüküm süren ağabeyi Bledayı 445te öldürerek imparatorluğun tek hâkimi oldu. Sahip olduğu geniş topraklarla yetinmedi. Hükümdarlığı süresince Bizansı ve Batı Roma İmparatorluğu-nu ele geçirmeğe çalıştı. Bunun için de sürekli bir anlaşmazlığı körükledi. Bizansı vergi ödemek zorunda bıraktı; Batı Romada hak iddia ederek toprak istedi, istekleri yerine getirilmedikçe de saldırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstün savaş gücü sayesinde Roma ve Bizansa korkulu günler yaşattı. 450de Roma ordusuyla birleşen Gotlar karşısında çarpışarak Romaya kadar ilerledi. Batı Got Krallığının sınırlarını zorladı, Catalaunum Ovasında yapılan kanlı çarpışmalarda her iki taraf da kayıp vermişti ama, Attilâ 452de İtalyaya ikinci bir saldırı yapmaktan vazgeçmedi. Milanoyu aldı. Romaya doğru ilerledi. fakat açlık ve salgın hastalık yüzünden ordusunun kırılması onu papa Leonun teklifini kabul etmek zorunda bıraktı. Üçüncü bir saldırıya geçemeden de öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/attila.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Attilâ bir diktatördü, çevresinde âdeta dini bir korku uyandırırdı, ama adalete saygılı ve iyiliksever bir yöneticiydi. Gururluydu, pek az gülerdi. Hurafelere inanır, durmadan falcılara danışırdı. Romayı ele geçirmekten vazgeçmesine de boş inançlara bağlılığı sebep oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-7448712446938352989?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/7448712446938352989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=7448712446938352989' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7448712446938352989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/7448712446938352989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/hun-imparatoru-400-453.html' title='Attila'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2512043033733215872</id><published>2007-11-13T17:01:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T17:06:10.778+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>4 İncil</title><content type='html'>LUKA İNCİLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört İncil’den biridir. Yazarı Luka, Antakyalı Yahudi olmayan bir aileden gelir. Luka’nın kaynakları hem yazılı kaynaklardır hem de İsa ile birlikte bulunmuş olanların sözlü şahitliğidir. Antakyadaki bir çok Hıristiyanın sözleri Onun için belirleyici olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Luka’nın yazdığı İncil, daha çok Yahudi kökenli olmayan Hıristiyanlar içindir. Bunun için inananları cezbedecek öykülere yer vermiştir. Hıristiyan görüşüne göre, Luka ve diğer İncil yazarları, bu metinleri kaleme alırlarken, Kutsal Ruh’dan ilham almışlardır. Bu İncillerin kıymeti de buradan kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MATTA İNCİLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu İncili havari Matta’nın yazdığı düşünülmektedir. Matta aslında bir vergi memurudur ve İsa’nın ilk havarilerinden biridir. Matta İncilinin 65 yılları dolaylarında yazıldığı sanılmaktadır. Önce Aramice yazılmıştır ve sonra Yunanca’ya tercüme edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matta İncilinin en büyük özelliği sık sık Tevrat’a göndermeler yapması, onu kendisine kaynak olarak göstermesi, ona karşı haklı olma çabası içinde olması ve İsa’nın şeriatı değiştirmek için değil de onu geliştirmek için geldiğini belirtmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARKOS İNCİLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markos, havari Petrus’un şakirdidir. Pavlus’a birinci seyyahatinde eşlik etmiştir. İskenderiye Hıristiyan Cemaatinin kurucusudur. İsa ile ilgili bilgilerini Petrus’un vaazlarından öğrenmiştir. İncilini 63-70 yıllarında Roma cemaatının yoğun isteği üzerine yazmıştır. İncil yazarları arasında anlatım kalitesi en düşük olan yazar Markos’dur. Bir çok cümleyi ‘ve’ bağlacıyla bağlayıp geçirir. sözcük dağarcığı çok küçüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YUHANNA İNCİLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On iki havariden biridir. Havarilerin en genç olanıdır. 90-110 tarihleri arasında Efes ya da Antakya’da yazdığı tahmin edilmektedir. Yuhanna, İsa’nın öğretisini mistik bir şekilde anlatır. Örneğin girişteki ilk cümlesi “önce söz vardı” çok tartışmalar yaratan, bir çok değişik yoruma götüren bir cümledir. İsa’nın mucizelerinden çok az söz eder. sadece yedi tanesinden. Felsefi olarak yeni Platonculukla yakınlığı göze çarpmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yuhanna İncili özellikle İsa’nın tanrılığına vurgu yapar. Bir çok yorumcu İsa’nın tanrılığını kabul etmeyenleri ikna etmek için yazıldığını düşünmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2512043033733215872?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2512043033733215872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2512043033733215872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2512043033733215872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2512043033733215872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/4-incil.html' title='4 İncil'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-3075195595170127890</id><published>2007-11-05T21:28:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:33:33.835+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Cennet</title><content type='html'>Zaman: Efsanevi&lt;br /&gt;Mekân: Bir olasılıkla Güney Irak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet, yeryüzünde eşi bulunmayan bir yerdir, ancak kesin yerini hiçbir insanın bilmesine izin verilemez. Gelecekte bir zaman... Tanrı Cennetin yolunu açıklayacaktır. BİR HAHAM MESELİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortasından büyük, hayat veren ırmağın aktığı Cennetin nerede olduğunu kimse öğrenememiştir. Kitabı Mukaddesin Tekvin kitabı ;söyle der: "Ve Rab Allah şarka doğru Adende bir bahçe dikti" (Tekvin 2:8). Bu tarifin Güney Irakta eskiden Sümer ve Akadlar Ülkesi denilen yer olduğu anlamı çıkarılmaktadır. Yüzyıllar boyunca pek çok insan bu efsanevi İrem bahçesini aramışsa da, asla bulunmuş değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrani hikâyesinde yer alan günah ve cezalandırılma anlamından yoksun olmalarına rağmen benzer efsaneler Sümerler zamanında da bilinmekteydi. Aziz Paulustan sonraki ilahiyatçılar Cenneti bir yeryüzü cennetinden çok tanrısal bir ödül yeri olarak düşünmüşlerdir. (Korintoslulara II. Mektup 12:3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz3.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba ve Kral olan Tanrı, Âdem ile Havvayı gökyüzünden kutsarken, cennetin bir yeryüzü cenneti ya da Zevk Bahçesi olarak resmedilişi. Küreleri içinde gezegenler göğü yeryüzünden ayırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz1.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz2.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Bir 16. yüzyıl İran elyazmasında, bir bahçede yapılan piknik. İranlılar, "park" anlamına gelen bir kelimeden dünyaya Cennet (Paradise) fikrini vermişlerdir. (Sağda) Masolino ve Masaccio tarafından 15. yüzyılda yapılmış Âdem ile Havva tablosu. Yılanın kafası, kadın başı biçiminde resmedilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz6.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asur kralı Asurbanipal saray bahçesinde yemek yiyor. Ninive sarayındaki röliyef, İÖ 7. yüzyıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır ve Yakındoğudaki Cennet Bahçeleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Cennet bahçesi fikrinin Sami ruhunda kök salmış olmasının nedeni, herhalde insanların yaşadıkları ekili alanları çevreleyen çöllere bir antitez oluşturmasındandır. Yakındoğunun pek çok yerinde, direnen toprakta yiyecek bir şey yetiştirmek çok güç bir iştir. Bu çok geniş bölge her zaman büyük çelişkiler alanı olmuştur: İyi sulanmış, kupkuru çöllerin ortasında sakinlerinin özenle geliştirdikleri yüksek derecede verimli vahalar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat ve Dicle gibi Türkiye, Suriye ve Iraktan geçen nehirlerin zengin vadileri ve Mısırdaki Nil vadisi çevredeki kuru ovalar ve çöllerle tam bir zıtlık oluşturur. Su olmadığı takdirde ne bitki ne de hayvan ve insan yaşayamaz. Ve deniz kıyılarında tatlı su ırmakları ya da kaynaklar olmadığı takdirde toprak işlenemez. Yağmur yağacağı zamanlar önceden kestirilemez, sulamalı tarım ise tümüyle suya bağlıdır. Nil vadisinde Firavunun yedi yıllık bolluk ve sonra yedi yıllık kuraklık rüyası (Tekvin 41:1-4) Mısırda Assuan Barajının yapıldığı 20. yüzyıl ortalarına kadar gayet gerçekçi bir durumu yansıtmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bir Cennet bahçesi fikri, Yakındoğuda binlerce yıldır çok değerli bir olgudur. İngilizcedeki "Eden" [Cennet] adı ya Akadça "ova" anlamına gelen "edinu"dan ya da "zevk" anlamına gelen İbrânice kökten gelmektedir ve ta ilk çağlardan beri Cennet fikriyle ilişkilendirilmiştir. İngilizcedeki "Paradise" (cennet) sözcüğü önce eski Farsçadaki "apiri-da-eza"dan (park) gelmiştir. Bu kelime İbranicede "pardes" ve sonra Yunancada "paradeisos" olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı Mukaddesin Yunanca çevirilerinde kelime ilk olarak Cennet için kullanılmış ama sonra Kral Hirodesin İÖ 1. yüzyılda Erihada yarattığı yüzme havuzlu ve fıskiyeli, iyi sulanan, bahçeler arasındaki saray kompleksi gibi büyük bahçeler için kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavunların Mısırında kralların ve soyluların evlerini, sulanan ve meyve ve sebze yetişen bahçeler çevrelerdi. Sofralarına balık, insanların günün sıcağında kenarında serinledikleri havuzlardan gelirdi. Böyle bir bahçenin Kudüsü saran çifte surun arasında bulunduğu Tevratta yazmaktadır (Ve şehrin duvarında gedik açıldı ve bütün cenk adamları, kral bahçesinin yanında olan iki duvar arasındaki kapı yolundan geceleyin kaçtılar,- Krallar 2, 25:4) Bu bahçe, Krallar 2, 21:18de sözü edilen Kral Uziyahın bahçesi olabilir. Eski Yakındoğuda kral aileleri her tarafta tıpkı Asur ve Babil saraylarında olduğu gibi Cennet bahçeleri yaratmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı krallar avlanmak için başka ülkelerden getirtilmiş ve özellikle yetiştirilmiş vahşi hayvanlar için çok büyük parklar da kurmuşlardır. Bunlardan en popüler sü Ninivedeki sarayının röliyeflerinde de belirtildiği gibi Asurbanipalin (İÖ 668-627) avladığı aslanlardır. Bir başka röliyefte aynı kral ile karısının saray bahçelerinin büyük ağaçları arasında bir asma bahçede yemek yedikleri görülmektedir. Bir olasılıkla Sinahheribanın (İÖ 704-681) inşa ettiği bir bahçe, başka bir Ninive röliyefinde yer almaktadır. Bu Cennette kralın doğuda 80 kilometre ileride Zagros Dağlarından su kemerleriyle getirttiği suyla parklar ve meyve ve sebze bahçeleri sulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz4.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz5.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Nabukadnezarın Babildeki taht odasının tekrar inşa edilmiş cephesi, palmiye ağaçları ve diğer bitkilerle, İÖ 6. yüzyıl. (Sağda) 18. hanedan Mısır lahdinden Nebamunun bahçesinde bir havuz. Havuz gölge veren ağaçlarla çevrilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babilin Asma Bahçeleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babilin Asma Bahçeleri eski çağlarda bile çok popüler ydü. Bu "keyif bahçeleri" eski dünyanın yedi harikasından biriydi. Efsaneye göre bunlar Babil Kralı Nabukadnezar (İÖ 604-562) tarafından yurdunun ormanlık dağlarını özleyen Med prensesi karısı Amitis için yaptırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman arkeologu Robert Koldewey, 20. yüzyılın başlarında çeşit çeşit bitkiyle örtülü bir tür teraslı ziggurat olarak düşündüğü bu yapının temellerini bulduğunu düşünmüştür. Daha yakın zamanlardaki arkeolojik araştırmalar, kral sarayının kuzeyinde bir bölgedeki çok geniş sulama kanallı terasların kral ve maiyetinin kullanımı için ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış olabileceğini belirlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginç olan, bu sulak alanın Babilin kuzeybatı köşesindeki saray duvarlarıyla kuzeydeki kent surları arasında bulunmasıdır. O zaman bir kral bahçesi için klasik yerin, tıpkı Kudüste olduğu gibi, kentin surları arasında, saraya yakın olmuş olması akla yatkındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet Fikri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Yakındoğudaki kral bahçeleri efsanevi bir düşün uygulanması olduğunu akla getirmektedir. Kitabı Mukaddesteki Aden Bahçesi, insanların dinlenme yeri olarak hayal ettikleri bir yeryüzü ya da gökyüzü cennetidir. Batı uygarlığında bu "Altın Çağ", "Mutlu Adalar", "Kutsanmışların Adaları", "Elysian Bahçeleri" ve bunlar gibi diğerleriyle ilişkilendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı Mukaddeste Cennet, bir masumiyet mekânıdır ve insanların Tanrı ile bir dostmuş gibi konuşabildikleri bir masumiyet çağına aittir. Ondan sonra bizler büyüdük. Bilgi Ağacı meyvesi durumumuzun gerçeğini görmemizi sağladığında tam birer insan olduk. Yaşamak için çalışmak zorunda olduğumuzu, hastalığın ve kötülüğün, yoksulluk ile ölümün dünyaya hâkim olduğunu öğrendik. Bu meselin doğruluğu çok derinlere işler ve doğrudan insan yüreğini etkiler. İslamiyete göreyse Cennet, inananların Allahın iradesiyle girebileceği zevk ve mutluluk yeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde cennetin yerinin, simgesel bir mitin anlamının herhangi bir somut gerçekten güçlü olduğu ruhlarımızda bulunduğunu kabule hazırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/giz7.jpg"/&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Mezopotamya mühür silindiri. Kutsal ağacın iki yanında oturmuş figürler: Sağda boynuzlu başlığıyla bir tanrıça. Her ikisinin ardındaki yılan Cennet Bahçesi hikâyesinin öncüsü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-3075195595170127890?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/3075195595170127890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=3075195595170127890' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3075195595170127890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/3075195595170127890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/cennet.html' title='Cennet'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-6585837265961920599</id><published>2007-11-05T21:27:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:29:06.360+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Amfiteatrlar ve Arenalar</title><content type='html'>Daire biçiminde, seyirci yerleri basamaklı tiyatro.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/amfi.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Romada Coliseum veya Flavianus amfiteatrı. Milattan sonra 1. yüzyılda yapılmıştır. 100 000 kadar seyirci alırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amfiteatron veya amfiteatr denilen bu yapı Romalıların buluşudur, Eski Yunanlılara özgü değil. Romalılar tarafından, gladyatör dövüşlerini mümkün olduğu kadar çok sayıda seyirciye sunma amacıyla yapılmıştır. Taştan, çok büyük ve öylesine sağlam yapılardır ki, bunların birçoğu bugüne kadar kalabilmiştir. Romada Coliseum, bunların en önemlisidir. Fransa, İtalya, ispanya, Türkiye, Yunanistanda da güzel örnekleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amfiteatrlarda, ortada, dövüşçülere ayrılan kumla kaplı arena bulunur. Bunun çevresinde, sahanlıklarla bölünmüş kat kat basamaklar yükselir. Aşağıda, dolaşmak için galeri haline getirilmiş, üzeri örtülü koridorlar bulunur. Amfiteatrın tepesinde ise bir platform vardır; seyircileri güneşten ve yağmurdan koruyacak büyük bir örtü (velarium) buraya tutturulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen her zaman yenik düşenin öldürülmesiyle sonuçlanan ve Etrüsk kökenli vahşi gösteriler olan gladyatör dövüşleri M.Ö. III. yy.dan itibaren, Romada başladı. Gladyatörler, bu iş için özellikle eğitilmiş köleler ve tutsaklardı. Grup halinde veya ikişer ikişer dövüşürlerdi. Biri yere düşecek olursa halk; eğer onun bağışlanmasını istiyorsa, başparmağını yukarı kaldırırdı; öldürülmesini isteyecek olursa da başparmağını aşağıya doğru çevirirdi. İmparatorlar için, bu tür eğlenceler düzenlemek, halkın sevgisini sağlayacak ve halkın dikkatini devlet işlerinden başka konulara uzaklaştıracak birer fırsat sayılıyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-6585837265961920599?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/6585837265961920599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=6585837265961920599' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6585837265961920599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/6585837265961920599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/amfiteatrlar-ve-arenalar.html' title='Amfiteatrlar ve Arenalar'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2367788196833060064</id><published>2007-11-05T21:25:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:27:46.143+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Bettina von Arnim</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1785-1859)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1783 Sophie von Laroche (Bettina von Arnimin büyükannesi) Mutlu Seyahat adlı romanı yayınlar.&lt;br /&gt;1789 Goethenin oğlu August dünyaya gelir.&lt;br /&gt;1792 Mary Wollstonecraft Kadın Haklarının Savunusunu yazar.&lt;br /&gt;1804 George Sandın doğum yılı.&lt;br /&gt;1806 Şair Karoline von Günderode intihar eder.&lt;br /&gt;1807 Bettina von Arnim Goetheyi ziyaret eder. Mektuplaşmaya başlarlar.&lt;br /&gt;1812-1822 Grimmin Çocuk ve Ev Masalları yayınlanır.&lt;br /&gt;1831 Berlinde kolera salgını.&lt;br /&gt;1850 Prusyada kral tarafından onaylanan anayasa yürürlüğe girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"HAYATTAKİ TEK BÜYÜK KAZANCIM KENDİM OLARAK KALMAKTIR!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükanneleri tarafından kucaklanmış üç genç kız bir ayna önünde durmaktadırlar. "Hepsini anımsadım, ama parlayan gözleri, al al yanakları, ince lüle lüle saçları olan birini anımsayamadım. Onu tanımıyorum, ama kalbim onun için çarpıyor. Böyle bir yüzü rüyamda sevmiştim... Bu yaratığı izlemeliyim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On üç yaşında kendisini aynada ilgiyle seyrettiği anı böyle anlatır Bettina Brentano. O zamana kadar iki kız kardeşi ile Fritzlardaki Ursulinen Manastırında yaşamıştır. Manastırda ayna bile olmadığını söyler. Demek ki Bettina kendisiyle ilk defa o an karşılaşmıştır. On iki çocuğun yedincisi olan Bettina Brentanoyu ebeveynlerinin ölümünden sonra Offenbachtaki büyükannesi yanına alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sophie von Laroche, Sternheimlı Genç Kızın Hikâyesi adlı mektup-romanıyla, Almanların ilk kadın yazarıdır. Bettinanın eğitimini üstlenen bu kişilikli kadın, zamanın birçok edebiyatçısı ile arkadaştır. Örneğin, günün birinde Bettinanın büyükannesinin "Cırcır Böceği Kulübesi" adını taktığı evinin kapısını bir yabancı çalar. Kapıyı Bettina açar. Bir öpücükle selamlanan Bettina, bu yabancıya şiddetli bir tokatla karşılık verir. Bundan sonra ortaya çıkan büyükanne sevinçle seslenir: "Gerçek mi bu? Herder, Herderim! Yolunuz bu kulübeye düşer miydi? Sizi binlerce defa kucaklarım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina o anda kimi tokatladığını biliyor muydu? O bu olayı yalnızca kaydeder. Daha sonra yaşadığı bu olayı ve kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlatacaktır. popüler  şair ve filozof Johann Gottfried Herder evden ayrılırken elini Bettinanın başına koyarak şöyle der: "Bu kız çok özgür birine benziyor. Eğer Tanrı ona bu yeteneği bir mutluluk için verdiyse, bunu çevresindekilere faydalı bir şekilde yansıtmalı ki, herkes onun cesur isteklerine uysun ve hiç kimse onu caydırmaya kalkmasın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal olarak genç Bettina bundan etkilenmiştir. ama sadece bundan değil. Çevresinde olan her şey onun yaşantısını şekillendirmektedir. Kendini bulmak ve kendini anlamayı öğrenmek ister. Kendi içindeki sesi izlemek ve kimseden emir almamak arzusundadır. Bunlar genç kızların "kadınların tüm eğitimi erkeklerin istedikleri gibi olmalıdır" temel ilkesine göre yetiştirildiği o dönemde duyulmamış düşüncelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettinanın büyükannesi ise bu ilkelere uymaz. Genç kızın Mimbeaayu okumasını, Latince öğrenmesini sağlar. İlerideki mesleğiyle ilgili olarak "Ben de bulutlarda yüzen biri olamam mı?" diye çok garip bir arzu dile getirdiğinde, büyükannesi onun bu fikrini "hayretle" karşılasa da Bettinaya özgü bir düşünce gerçeğiyle karşı karşıyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız kardeşleri ona "evin sevimli cini" adını takarlar; bu rol ona delilere özgü bir serbestlik verir. Yedi yaş büyük ağabeyi Clemens, onu sırdaşı yapar. Üniversite öğrencisi ve geleceğin yazan Clemens Brentano, Jenalı romantiklerin ütopyası ve düşünceleriyle ilgilenmektedir. Sohbetlerinde ve özellikle mektuplarının çoğunda Bettinaya bu konulardan söz eder. Yetişmekte olan Bettina üzerinde etkisi olan biri daha vardır: Şair Karoline von Günderode. Günderode, Frankfurttaki bir manastırda yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina daha ilk karşılaşmalarında kendisinden beş yaş büyük olan bu kadına hayran olur. İmkân buldukça Karolinei manastırdaki odasında ziyaret eder ya da ona sayfalar dolusu mektup yazar. Tarih, mitoloji ve sanat, iki arkadaşın tartıştıkları konulardır. Balolar, moda yenilikleri, randevular; böyle şeylerle Bettinanın en ufak ilgisi yoktur ve bunu da kaygısızca ağabeyine yazar. Clemens gittikçe artan bir endişeyle karşılar bu düşünceleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina biraz fazla aşırıya kaçmıyor mu? Büyük bir baloda kendisinin dolabına saklanan Bettina, orada uyuyakalır! Bunu anlayışla karşılamak mümkün değildir. Üstelik de "Veilchen" adlı Yahudi bir kızla arkadaşlık kurmuş, ona şiirler okumaktadır! Bu ne biçim davranıştır? Hemen bir şeyler yapmak gerekmektedir. Clemens uyarır, tehdit eder, azarlar; fakat Bettina taparcasına sevdiği ağabeyine bile karşı gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eğilimlerim üzerinde senin tasarruf hakkın olamaz. Hayattaki tek büyük kazancım kendim olarak kalmaktır ve bu dünyada başka bir mutluluk da istemiyorum!" Clemens ona bir koca bulmak istediğinde ise sabrı taşar: "Ne istediğimi ben bilirim! Özgürlüğümü korumaya ihtiyacım var benim!" Ona istedikleri kadar kendini beğenmiş, kaçık, uyurgezer desinler, umurunda değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina, büyükannesinin evinde 1772-1776 yılları arasında Sophie von Larochea Goethe tarafından yazılmış mektuplar bulur. Bettinanın merakı iyice artar. Meğer kendisi daha küçük bir kızken, Goethe annesine âşık olmamış mı? Bettina bu büyük ozana hayrandır ve şimdi kendisini ona daha da yakın bulmaktadır. Goethenin annesi, Bayan Goethe Frankfurtta yaşamıyor mu? Bettina, Goethenin annesiyle tanışacaktır. Buna kesin kararlıdır ve ona kimse engel olamayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina 1806 Haziranında "Senin yerine Goethenin annesini kendime arkadaş seçtim," diye yazar arkadaşı Karolineye. İki kadının dostluğu neden bozulmuş olabilir? 1804te Günderodeye âşık olan dilbilimci ve tarihçi George Friedrich Creuzer buna katkıda bulunmuş olmalı. En sonunda Karoline von Günderode, Ren Nehri kıyısındaki Winkelde 26 Temmuz 1806 tarihinde Bettina yüzünden bıçakla intihar eder. örneğin Bettina, Büyükhanım Goethenin evinde sürekli bir konuk olduğu sırada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ona duyduğu ilgi daha fazladır: Goethenin annesinin de ilgisini ve güvenini kazanmıştır. fakat arkadaşının intiharını öğrendiğinde çok sarsılır: "Birlikte yaşantımız çok güzeldi. Kendimi bulduğum ilk dönemdi... Onun yanında ilk defa kitapları anlayarak okumasını öğrendim... Bu acıyı ömür boyu içimde taşıyacağım." Yıllar sonra Bettina yazar olarak kamuoyunun önüne çıktığında, gençliğinde kendisi için önemli olan tüm kişiler eserlerinde tekrar boy gösterecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyi Clemens, kız arkadaşı Karoline. Goethenin annesi ve en sonunda ta kendisi! Bettinanın taparcasına hayran olduğu Johann Wolfgang von Goethe. Henüz kendisini şahsen tanımasa da, her geçen gün onun hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Annesinin Wolfgangın çocukluğu ve gençliğine ilişkin hikâyelerini dinlemektedir. Duyduğu her şeyi kelimesi kelimesine defterine yazar ve bunları bir hazine gibi saklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethenin annesi arkadaşlıklarının başlamasından bir yıl sonra Bettinaya yazdığı bir mektupta şöyle der: "Sevgili - sevgili kızım! Bana bundan böyle içinde sadakatin saklı olduğu o kelimeyle hitap et. Anne de. Bana anne demen senin tümüyle hakkın - Oğlum seni yürekten seven arkadaşın olsun. O da seni mutlaka seviyor ve arkadaşlığından gurur duyuyordur." Bu arada Bettina, Weimarda özel danışman olan Goetheyi ziyaret etmiş -ve onun çok hoşuna gitmiştir. Bunu izleyen yıllarda Bettina ve Goethe birçok defa birlikte olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu andan itibaren başlayan mektuplaşmalar (aslında mektuplaşmayı sürdüren Bettinadır. Goethe onun kadar sık yazmadığı gibi, mektupları çoğunlukla çok kısadır) sonraları Bettinanın ilk edebi eserinin temelini oluşturacaktır. Bettinaya yazdığı bir mektupta Bettinanın varlığının özünü tanımlayan cümleyi belirtmek gerek: "Aslında sana hiçbir şey verilemez. Çünkü sen istediğin her şeyi ya yaratır, ya da koparır alırsın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yirmi beş yaşındaki bir kıza yazmıştır. Bundan kısa bir süre sonra Bettinadan çocukluğuna ait masallar ve fıkralar derlemesini rica eder. Çünkü Goethe o sırada İtiraflar üzerinde çalışmaktadır. Bettina annesinin 1808de ölümüne kadar son iki yılı onunla birlikte geçirdiği için belleğinden çok şeyleri Goetheye aktarabilirdi. Goethenin Şiir ve Gerçek yapıtındaki birçok olay ve anı Bettinanın ona aktardıklarıdır. Zaman zaman, "Böyle sevimli ve güzel biri olmaya devam et!" diye Bettinayı yüreklendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce belirtildiği gibi yirmi beş yaşındadır Bettina. Bu yaştaki diğer kadınlar çoktan evlenmişlerdir. O ise şimdiye kadar buna karşı çıkmıştır. Ağabeyi Clemensin arkadaşı ve şair Achim von Arnim çoktandır Bettinanın peşindedir. Coşkuyla içinde şiirsel sihrin saklı olduğu bir evliliğe karar verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de hiçbir akraba ve tanıdığa haber vermeden seksen yaşındaki bir rahibin odasında evlenirler. Kız kardeşi Günde ve eniştesi Savignynin yanında oturan Bettina, kendi odasını güller, yaseminler ve mersin ağaçlan ile süsler. Çiçeği burnunda damat Arnimin zifaf gecesi Bettinanın odasına gizlice girmek zorunda kalması, onu oldukça keyiflendirmiştir. Ancak günler sonra Bettina ve Achim von Arnim evliliklerini "itiraf "ederler. Evet, böylece Bettina şimdi soylu bir kadın, bir eş, yakında da anne olacaktır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina değişmiş midir? Düğünden iki ay sonra, o sırada yaşadığı Berlinden Goetheye "Burada cennetteyim," diye yazar. "Küçük bir mutluluk" geçici bir süre ona yeterli gibi görünmektedir. Hani o kadınların beklentilerini buldukları mutluluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina von Arnim yirmi yıllık evliliğinde yedi defa anne olur. Kocası ile kendisi arasında iki ciltlik bir kitap haline dönüşen mektuplaşmalarında, başlangıçta şiirsel bir sihir olarak görülen bir evliliğin nasıl normal, gündelik bir yaşam haline döndüğü açıkça görülür. Kocası Wiepersdorfta malının mülkünün idaresiyle uğraşırken; sohbete, insanlara, dürtülere gereksinimi olan Bettina sık sık Berline gider. Ev işlerini kendi başına yapar. Dokuma, pasta pişirme, biberli salatalık turşusu kurmayı ve mürver şurubu yapmayı öğrenir. Çocukları ateşlenir, sancılanır, isilik döker, boğmaca öksürüğüne tutulur, dişleri ağrır ve Bettina geceler boyu yataklarının başında nöbet tutar. Son çocuğunu dünyaya getirdikten sonra kız kardeşi Gundeye yazdığı bir mektupta, "Kol ve bacaklar yorgun, gözler uyku dolu, gırtlağımda sadece ninniler. Ben kendim, bu gizem dolu dünyada yaşadığına hayret eden bir çocuk olmuşum," diye tanımlar kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç yıl önce kocasından özür dilemiştir: "Sana uzun mektup yazamıyorum, çünkü çocukların bağrışmaları ve yorgunluk buna engel oluyor." Yirmi yıllık evlilik ve analık görevleri: "Yazar olarak Bettina bu yirmi yılda ön plana çıkmamıştır," der şair Rudolf Alexander Schröder, Mektuplarında Achim ve Bettina adlı kitabın önsözünde. Nedenini ise araştırmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1831 Ocağında, 50. doğum gününden birkaç gün önce Achim von Arnim ölür. O yılın yaz ortasında Berlinde kolera salgını başlar. Zenginler kaçarcasma kenti terk ederken, Bettina Berlindeki yoksullar semti Vogtlanda gider. (Buradaki durumu daha sonra Kralın Kitabının son bölümünde dile getirir.) Giyecek, ilaç ve tıbbi yardım sağlar. Hayır, asla böyle "bir felakete seyirci kalınamaz", yoluna çıkan dikenleri ayıklamalıdır. Yaşamının genellikle "menopoz" diye adlandırılan döneminde, kendine yeni bir yol çizer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı olarak üretken ve politikada etkindir. Dış etmenlere kanmadan, yazar olarak kendine özgü işinde ilerlemeye çalışır. Kocasının ölümünden sonra, hem onun hem de kendi yapıtlarının yayımı ile ilgilenir. 1834te Prens Pücklere "Goethenin Bir Çocukla Mektuplaşması, işte kitabımın adı bu," diye yazar, "öylesine ince, öylesine temiz, öylesine ateşli, alçakgönüllü, saf ve ilham dolu ki, nasıl mutlu etmesin!" İşte bu son cümlede yanılmıştır. Doğal olarak her okuyucusu aynı mutluluğu duymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyi Clemens örneğin, kitap yayınlanmadan önce ilk dört formayı okuduktan sonra kız kardeşini bir defa daha azarlar. Bu bölümlerde Bettina gerçekten de bir genç kız olarak, Goethenin kucağında nasıl oturduğunu anlatmıştır ve Clemens bir skandaldan korkmaktadır: "İyi yetişmiş bir kız gibi divanda oturacağın yerde, kötü yetişmiş bir kız gibi bir adamın kucağında oturduğunu Avrupada herkesin bilmesinin bir faydası mı olacak yani?.. Beni, senin çocukların endişelendiriyor. Gurbette iyi mevkilerde bulunan oğulların ailenin şerefini korumak için herhangi bir felakete uğrayabilir, kavgaya veya düelloya zorlanabilirler. Kızların yanlış yola sapabilir veya sana olan saygılarını yitirebilirler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettinanın bu sözlere yanıtına kulak verelim: "Sevgili Clemens... Gerçi iyi niyetine saygı duyuyorum, ama görüşlerine saygı duymama imkân yok. Tümünü okuduğunda bu kitabın bir önceki ve şimdiki yüzyılda yazılmış olan kitapların içinde olağanüstü bir yeri olduğunu sen de anlayacaksın. Gerçek düşüncem bu ve bunda yanılmıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüretkâr cümleler; tam Bettinaya göre. Oğullarının, özellikle ikinci oğlu Sigmundun, annesinin böylesine "uygunsuz yayınlarından" dolayı kariyerlerinin tehlikeye düştüğünü belirtmeleri Bettinayı mutlaka düş kırıklığına uğratacaktır. fakat ne olursa olsun müsveddelerinde en ufak bir değiştirme ya da revizyon yapmaz. Bir Çocukla Mektuplaşma, gerçekten Bettinanın Goethe ile yaptığı yazışmalarını şiirsel bir anlatımla derlediği bir mektup-romandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethe ile olan birlikteliğini anlatırken anı ve fanteziyi birbirine bağlamıştır. Bu bağlamda, mektupların özellikle kadınların tercih ettiği bir edebiyat türü olduğunu bilmekte yarar vardır. Mektuplar gerçi belli bir adrese yöneliktir, ama aynı zamanda edebiyat dünyasına yazılmıştır. Bettina von Arnim tarafından ilerki yıllarda diğer mektup-romanlar yayınlanır: Die Gündemde (1840) Bettinanın genç kızlık arkadaşı ile mektuplaşmasını, Clemens Brentanonun Bahar Tacı (1844) Clemens ve Bettina Brentano kardeşler arasındaki fikir alışverişini kapsar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Bettinanın o canlı anlatım tarzından ufak bir izlenim vermek için Bahar Tacından bir bölümü aktarmak gerek: "Doğru, Clemens, içimde insan yüzlerinden bir panayır var, tüm doğa sere-serpe, nabzı dolu dizgin atıyor, çiçekleniyor ve şafak kızıl rengiyle ruhuma doğup her şeyi aydınlatıyor. Baş parmaklarımla gözlerimi kapatıp başımı dayadığımda, bu koca tabiat önümden geçerek beni tümüyle sarhoş ediyor. Geçit resmi yapan yıldız tablolarıyla bezenmiş gökyüzü dönüp duruyor yavaşça; ve çiçeklenen ağaçlar havayı bir halı gibi renk hüzmeleriyle beziyor. Acaba tüm bunların gerçek olduğu bir ülke var mı? Yoksa var da ben dünyanın başka yerlerine mi bakıyorum?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kralın Kitabının iki cildi Bettinanın daha sonraki yapıtları arasına girer. Bu kitap krala aittir, ithaf başlığını taşıyan birinci cildi Bettinanın veliahtken tanıdığı ve 1840 yılında kral olan IV. Friedrich Wilhelme hitap etmektedir. O zamanlar bu kral liberal sayılırdı. Bettina kitabında Goethenin annesinin feodal devletin eleştirisini de aşan gerçekleri dile getirmesine izin vermiştir. Goethenin annesi, örneğin, devleti işlenen tüm suçların en büyük ve tek faili olarak görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bettina, IV. Friedrich Wilhelme gönderdiği Kralın Kitabına eşlik eden mektubunda, "Vatandaşları serbest bırakmalısınız," der. Kral vatandaşlardan oluşan bir topluluğun ilk vatandaşı olmalı ve devleti onlarla birlikte kurmalıdır; içinde yaşamak istedikleri devleti. Bettinanınki gibi bir soydan gelen bir kadının böylesine fikirleri yayınlaması tamamen yeniydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kralın Kitabı adlı yapıtının ikinci cildi Cinlerle Söyleşiler (1852) yayınlandığında, Bettina "komünist" olarak suçlanır; Bavyera ve Avusturyada kitabı yasaklanır. Bettina von Arnim kamuoyunun odak noktasındaki bir kadındır. Ömrünün son yıllarında korkusuzca ve yılmadan polis baskısına, yoksulluk ve adaletsizliğe karşı savaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudilerin ve Silezyalı dokuma işçilerinin savunucusu olur ve hemen hemen her baskı şekline karşı savaş açar. "Hemen hemen", çünkü kadınlara uygulanan baskıya değil, sadece kendisine yapılan baskıya karşı çıkar. Onun ufkunu daraltan ve belirli kalıplara sokmak isteyen biri çıktığı anda kıyameti koparır. "Şeytan Bettina" olarak (yetişkinliğinde de aynı lakabı taşımıştır) kendine özel bir yer edinmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki çağdaşları arasında ona en çok benzeyen, Fransız kadın yazar George Sanddır. George Sand ile de ilişki kurmak ister. Ona Goethe mektup-romanının Fransızca çevirisini yollar. George Sand kitaba hayran olur ve hemen uzun bir cevap yazar. fakat mektuba polisçe el konulur ve açılır. İki kadın yazarın bu yazışmalarında, "tehlikeli trend ler" sezinlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmiş dört yaşına basan Bettina von Arnim ne zaman yaşlanmıştır? Eğer bundan yorgun olmak ve vazgeçmek anlaşılıyorsa; o ne yorulur ne de vazgeçer. Asla. Jacob Grimm, Bettinadan söz ederken "Yaşlanan, ama hep genç kalan Bettina," der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemde adlı mektup-romanında "Eğer tahtta ben olsaydım dünyayı güleç bir yüreklilikle değiştirirdim," der Bettina. Tüm eserleri, özellikle de mektup-romanları bunu yansıtır: Bettina von Arnim "güleç yürekliliğiyle" yaşamış ve yazmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2367788196833060064?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2367788196833060064/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2367788196833060064' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2367788196833060064'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2367788196833060064'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/bettina-von-arnim.html' title='Bettina von Arnim'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1732190563015386447</id><published>2007-11-05T21:08:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:13:29.239+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Preveze Deniz Savaşı</title><content type='html'>Türk tarihinin en büyük deniz savaşı (1538).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Mohaç Zaferinden 12 yıl sonra kazanılan Preveze Deniz Savaşı, Türk ordusunun denizlerde de gücünün doruğuna ulaştığını kanıtlayan bir savaştır. Türk ordusu Mohaçta bütün birleşik Avrupa ordularını yendiği gibi, Türk donanması da birleşik Avrupa donanmasını Prevezede yenilgiye uğratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SAVAŞ HAZIRLIĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdenizin bir Türk gölü haline gelmesi Avrupa devletlerini telâşa düşürmüştü. Karl V çok büyük bir donanma hazırladı. Bütün Avrupa devletleri hazırlanan Haçlı donanmasına gemi ve askerle katıldı. Donanmanın başına da Venedikli kumandan Andrea Doria getirildi. Haçlı donanmasında 600 gemi, 3000 kadar top, 60000 asker vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk donanması 122 parça gemiden oluşuyordu. Donanmaya kaptanı-derya (büyük amiral) Barbaros Hayrettin Paşa komuta ediyordu. Yanında oğlu Hasan Reis, sağ kanatta Salih Reis, sol kanatta Şeydi Ali Reis, yedekte Turgut Reis bulunuyordu. Türk donanması Haçlı donanmasından beş kat daha az olmasına karşılık manevra ve ateş üstünlüğü vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki donanma Yunan Denizinde, Preveze açıklarında karşılaştığı zaman amiral Andrea Doria, sayıca az olan Türk donanmasının hemen saldırıya geçeceğini aklına bile getirmedi. Çünkü orada Barbarosun emrinde bulunan donanma Akdenizdeki Türk donanmasının hepsi  değildi. Onun bütün donanmayı biraraya getirdikten sonra savaşa girebileceğini düşündü. ama yanılmıştı. Barbaros düşman donanmasını görür görmez saldırıya geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarma ve çevirme hareketleriyle düşmanı şaşkına döndürerek birkaç saat içinde düşman donanmasının yarısından çoğunu top ateşiyle batırdı. diğer yarısı gece karanlığından yararlanarak fenerlerini söndürüp kaçtı. Böylece Akdenizde Türk egemenliği perçinlenmiş ve Barbarosun en büyük deniz komutanı olduğu bir kere daha kabul edilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük zafer, o sırada seferde bulunan Kanunîye, Barbarosun oğlu Hasan Reis tarafından müjdelendi ve savaşın ayrıntıları anlatıldı. Kanunî, bütün imparatorlukta şenlik yapılmasını emretti. Preveze Zaferi bugün de Türk denizcilik günü olarak kutlanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1732190563015386447?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1732190563015386447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1732190563015386447' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1732190563015386447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1732190563015386447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/preveze-deniz-sava.html' title='Preveze Deniz Savaşı'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-5813311766798950295</id><published>2007-11-05T21:03:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:09:27.826+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medeniyetler Tarihi'/><title type='text'>Altınordu Devleti</title><content type='html'>Doğu Avrupada 1241-1502 arasında yaşamış Türk-Moğol devleti, İslâm kaynaklarında «Kıpçak Hanlığı» diye anılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Hanın torunu Batu Han (Cucinin oğlu) batıya yaptığı seferlerde üst üste parlak zaferler kazanmış, imparatorluğun sınırlarını Karpatlara kadar genişletmişti (1241). İmparatorluğun batısında, Karadeniz, Kafkasya, Hazar Denizi, Aral Gölü, Urallar ve Kuzey Rusya arasında kalan ve Altınordu adı verilen bu yerleri, Büyük Hana bağlı olmakla birlikte Batu Han bağımsız bir şekilde yönetiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1255te Batu Han ölünce yerine kardeşi Berke Han geçti. Berkenin zamanında devlet daha bağımsız oldu. İslâmlığı kabul eden Berke Han, gene bir Cengiz kolu olan İlhanlı hakanı Abaka Han ile savaşırken öldü (1266). Berkeden sonra gelen hanlar İslâm olmadılar, ama İslâmlık Altınordu ülkesinde gene de hayli yayıldı. Ancak Özberk Hanın (1312-1342) İslâm olmasından sonra bu din bütün Altınorduya yayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü gezgin İbni Battutaın anlattığına göre, Özberk Han zamanında devlet merkezi Saray (bugünkü Volgograd yakınındaydı) yüz bin nüfuslu bir kültür ve sanayi merkeziydi. Altınordu Hanlığı Rus tarihini ve devlet örgütlenmesini oldukça etkilemiş. İslâmlığın Türkler arasında yaygınlaşmasını kolaylaştırarak Türk-Rus karışmasını önlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.ufak.com/sharedimages/altinordu2.jpg" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-5813311766798950295?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/5813311766798950295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=5813311766798950295' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5813311766798950295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/5813311766798950295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/dou-avrupada-1241-1502-arasnda-yaam-trk.html' title='Altınordu Devleti'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-2007674593378922709</id><published>2007-11-05T20:54:00.000+02:00</published><updated>2007-11-05T21:03:18.013+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dinler Tarihi'/><title type='text'>Şeytan</title><content type='html'>«Kuran»da, «Kutsal Kitap»ta, Hıristiyan ve Yahudilerin din kitaplarında Tanrının, iyinin ve iyiliklerin karşısında yer alan isyancı varlık. Kötü ruhların başı olan şeytanın çeşitli adları arasında «Lucifer», «Mephistopheles», «Belzebuth» v.b. vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan, Tanrının rakibi olan, cennetten kovulmuş bir kötülük meleğidir. Çeşitli kılıklara bürünür ve her kötülüğün altında onun parmağı vardır, cehennemin efendisi, karanlıkların hükümdarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağda bilgisiz toplumlar, açıklayamadıkları ve bu nedenle de kork­tukları olayların (yıldırım, şimşek v.b.), sara gibi bazı sinir hastalıklarının, kısaca olağanüstü saydıkları her olayın ardında şeytanı aradılar. Şeytanın kötülüklerinden korunmak için muskaların, okunup üflenmiş suların, istavroz çıkarmanın koruyucu gücüne sığındılar. Şeytanın insanlara acı çektirmek ya da onları kötü yola saptırmak için yılan, kurbağa, yarasa hattâ güzel bir kadın kılığına büründüğüne inanırlardı. Yarı insan-yarı hayvan olan bu yaratık genellikle korkunç resimlerle canlandırılırdı; bu resimlerde çoğu zaman vücudu sert kıllarla kaplı, boynuzlu, ayakları çatallı, uzun kuyruklu ve korkunç bakışlı olarak tasvir edilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-2007674593378922709?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/2007674593378922709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=2007674593378922709' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2007674593378922709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/2007674593378922709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/eytan.html' title='Şeytan'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-412857387538323974</id><published>2007-11-01T10:36:00.000+02:00</published><updated>2007-11-01T10:45:27.438+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Gizemler'/><title type='text'>Kayıp Sodom ve Gomorra</title><content type='html'>Zaman: İÖ  3150-1550&lt;br /&gt;Mekân: Ürdün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Rab Sodom üzerine ve Gomorra üzerine göklerden kükürt ve ateş yağdırdı; ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını altüst etti. TEKVİN 19:24-25&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sodom ve Gomorra kentlerinin yıkılması Kitabı Mukaddesin Eski Ahit kitabında anlatılan en ilginç hikâyelerden biridir ve aynı hikâye Kuranda da yinelenmiştir. Başlıca karakterler en büyük patriyark olan İbrahim ile yeğeni Lûttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentler bugün de hâlâ geçerli olan toprak hakları, eşcinsellik, ardıllık ve aile içi zina gibi ciddi ahlaki ikilemlerin yükü altındaydılar. Olay Kitabı Mukaddes ahlak kuralları için bir benzetme olarak görülmüşse de, bu kentlerin ve hikâyede anlatılan olayların varlıkları konusunda herhangi bir kanıt var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABI MUKADDESİN HİKÂYESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyede İbrahim ile Lût, Kenan topraklarında çobanlar olarak sürülerini otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca ülke ikisine de yetmez. Bunun üzerine İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri ilk seçme hakkını Lûta verir. Lût, Şeria Vadisinin bol sulu ovasını seçer ve "havzanın beş zengin kentinden" biri olan Sodom yakınlarına yerleşir. Diğer kentler Adma, Tseboim ve Tsoardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Sodom erkekleri günahkâr eşcinsellerdir ve Tanrı eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştur. İbrahim, Tanrı ile suçluların yanı sıra dürüst insanları da yok etmenin ahlaklılığını tartışır; sonunda Sodomdaki tek dürüst insanın Lût olduğu anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lûtu Sodomu bekleyen felaket konusunda uyarmak üzere iki melek gönderilir. Sodomlular Lûtun tanrısal ziyaretçilerini duyunca evine gidip görmek isterler. Kötü Sodomluların melekleri taciz edeceklerinden korkan Lût, kalabalığa onlar yerine iki bakire kızını sunar. Melekler kapı önündeki Sodomluları kör edip Lûta ailesini alıp kaçmasını söylerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı Sodom ve Gomorra kentlerine kükürt ve ateş yağdırırken Lût karısı ve iki kızıyla Tsoar kentine kaçmaya başlar. Ancak yolda Lûtun karısı Tanrının arkasına bakmama emrine uymayınca bir tuz "direğine" dönüşür. Lût, Tsoarda kalmaya korkarak kızlarıyla bir mağaraya sığınır. Kızlar uzun bir tecrit döneminden sonra kendilerine bir çocuk verip soylarının devamını sağlayacak bir erkek bulamayacaklarından korkarlar. Bu nedenle babalarını sarhoş edip ne yaptığını fark edemeyeceği bir sırada iğfal etmeye karar verirler. Bu zina birleşmesinden iki erkek evlat doğar: Moablılar ve Ammonoğulları kabilelerinin ataları olan Moab ve Ben-ammi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hikâyenin herhangi bir noktasının doğruluğu hakkında elimizde hangi kanıtlar vardır? Lût Gölü bölgesinde Sodom ve Gomorra hikâyesini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik olgulara rastlanılmıştır. Ayrıca, son zamanlardaki arkeolojik keşifler de kutsal kitabın hikâyelerine belirli bir inanılırlık kazandırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz20.jpg&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sodom ve Gomorranın yıkılması: 16. yüzyıl başlarında bir Alman Kitabı Mukaddes gobleninden ayrıntı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OLGULARIN DOĞAL OLARAK MEYDANA GELMESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki büyük kara kütlesinin birbirlerinden ayrılması sonucunda Lût Gölünde sık sık depremler olur. Tarihi kayıtlardan başka yerlerde kentlerin geçmişte depremlerle yok olduklarını biliriz ve eğer bunlar fay hattı üzerindeyseler depremler de daha şiddetli olur. Aynı jeolojik süreç yeryüzünün en alçak su kütlesini de yaratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz yüzeyinin yaklaşık 400 metre altında derin bir vadide yer alan Lût Gölü tuz oranı çok yüksek bir sudur, tuz yoğunluğu dibe doğru giderek artar ve kıyılarında sık sık tuz oluşumlarına rastlanır. Bu tuz sütunları kimi zaman bir tesadüf sonucu insan biçiminde olabilir ve Lût Gölüne düşen her şey kısa zamanda tuzla kaplanır ve gölde bakteriler dışında bitki ve hayvan varlığının yaşamasına engel olur. Bu nedenle Lûtun karısının tuz sütununa dönüşmesi hikâyesinin böyle bir olağandışı ama doğal süreçten kaynaklandığını düşünmek güç değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lût Gölünün diğer bir garip özelliği de zift bakımından zengin olmasıdır ve bu da zaman zaman iri topaklar ya da petrol birikintileri olarak yüzeye çıkar. Sodom ve Gomorra krallarının Suriye krallarıyla bir savaş sırasında kaçarlarken "zift kuyularına" düşmeleri olayı da akla bu durumu getirir (Ve Siddim Vadisi zift kuyuları ile dolu idi ve Sodom ve Gomorra kralları kaçtılar ve orada düştüler ve geri kalanlar dağa kaçtılar; Tekvin 14:10).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, Lût Gölü kıyılarının yumuşak kireçli topraklarında yumruk büyüklüğünde kükürt toplarına rastlanır. Eski Ahitin Sodom ve Gomorra hikâyesini yazanlar, "kükürt taşı" adını verdikleri bu alev alan topları mutlaka biliyor olmalıydılar. O nedenle göklerden yağan ateş yağmurunun kentleri yakıp yıktığı hikâyesi bu garip nesnelerden kaynaklanmış olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz21.jpg&gt; &lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz22.jpg&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Lût Gölü çevresindeki yumuşak kireç tabakasının doğal erozyonu Lûtun karısının sonunu hatırlatan sütunla oluşturur. (Sağda) Lût Gölünün Erken Tunç Çağı yerleşimlerini (bir olasılıkla "ova şehirleri"ni) gösteren harita.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SODOM VE GOMORRAYI ARARKEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı Mukaddes bilginleri ve arkeologlar yüz yıldan uzun bir süredir Sodom ve Gomorra kentlerinin bulunduğu yerleri saptamaya çalışmaktadırlar. İlk önceleri bunların Lût Gölünün kuzeyinde mi yoksa güneyinde mı olduğu tartışılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De Saulcy, 1851de Lût Gölünün kuzeybatısında yaptığı bir araştırmada Eriha ve Kumranın kayıp kentler olduğunu ileri sürdü. 1920lerde Peder Alexis Mallonun kuzeydoğu kıyısındaki Teleylat Ghassulda yaptığı kazılar büyük bir Kalkolitik Dönem (İÖ yaklaşık 3600) yerleşim birimini ortaya çıkardı ki, bu daha inanılır bir seçenek  olarak görüldü. Bu önerinin aksayan yanı, çoğu bilimadamlarının Sodom ve Gomorra hikâyesinin yeraldığına inandıkları Tunç Çağında (İÖ 3150-1550) bu alanda bir yerleşim izine rastlanılmamış olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1896da bugünkü Şeriada Medebada 6 ile 7. yüzyıldan kalma bir mozaik harita bulundu. Bu haritada Lûtun kaçtığı ilk kent olan Tsoar, Lût Gölünün güneydoğu uçundaydı. Klasik tarihçiler Diodorus, Strabon, Joscphus ve Tacitus ve daha sonra ortaçağ Arap coğrafyacıları Yakut, Mesudi, Mukaddesi ve İbn Abbas bu bölgeyi tarif etmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William F. Albright, Rahip Melvin G. Kyle, Peder Alexis Mallon ve diğerleri 1924te bölgeyi araştırarak Tsoarın yerini doğrulamaya çalıştılar. Tsoarın Moab ülkesi olarak saptanması kendilerini, Kitabı Mukaddeste Arnon olarak belirlenen Mucip Nehrinin güneyini araştırmaya yöneltti. Lisan yarımadasını ve yakınlardaki vadileri araştırdıktan sonra çağdaş Safi kasabasının eski Tsoar olduğunda karar kıldılar. Sir John Maundevil de 1322 ile 1356 arasında Safiyi ziyaret ettiğinde bu kuramı çok daha önce ileri sürmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sodom ve Gomorranın araştırılmasına 1930larda Lût Gölünün güneyindeki sığ havzayı araştıran Le P.F.M. Abel, F. Frank ve Nelson Glueck katıldılar. Bu tuz kaplı alan Eski Ahitin "tuz denizinin yanındaki Siddim vadisi" tanımına uymaktadır (Bunların hepsi Siddim vadisinde [bir tuz denizidir] birleştiler,-Tekvin 14:3).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konstantinos Politis tarafından yapılan son araştırmada Safinin gerçekten Tsoar olduğu anlaşıldı ve tam da Medeba haritasının gösterdiği yerde çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Havza şehirleri"nin (Ve Lût, Havza şehirlerinde oturdu ve Sodoma doğru çadır kurardı; Tekvin 13: 12} Lût Gölünün suları altında kaybolmuş olduğu önerisi ilk defa 4. yüzyıl hacılarından Egeria tarafından ileri sürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok daha sonra 19. yüzyıl sonlarında William Lynchin, Albrightın ve Kyleın denizin kuzey ucunda olduğunu bildirdikleri birkaç küçük ada, günümüzde su altında kalmıştır. Lût Gölü günümüzde, ABDnin uzay kuruluşu olan NASA tarafından, uydu fotoğrafları ve suyun altında da deniz tabanı incelemeleriyle araştırılmaktadır. Araştırmalar sonucunda ulaşılan genel yargıya göre, Sodom ve Gomorranın, kıyıdan çok, Lût Gölünün altında bulunabileceği kuramı kesinlikle inanılır gibi görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz23.jpg&gt; &lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz24.jpg&gt; &lt;image border=0 src=http://www.ufak.com/sharedimages/giz25.jpg&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Solda) Şeriada Medebada bulunan 6-7. yüzyıl mozaik haritasında Lûtun Tsoar kenti dışında sığındığı yer gösteriliyor. (Ortada) Bab ed-Drah kazısında Erken Tunç Çağına (İÖ yaklaşık 3000) ait yanmış bir yerleşim alanı. (Sağda) Tuzdan oluşmuş Sodom Dağının (Cebel Usdam) içi. Su, tuzu eriterek bu yüksek mağaraları oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SON ARKEOLOJİK KANITLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul Lapp, Walter Rast, Thomas Shaub ve Burton MacDonald tarafından yakın zamanlarda eski kıyı boylarında ve Lût Gölünün güney havzasının jeolojik fay hatlarında araştırmalar ve kazılar yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmacılar 1970li ve 80li yıllarda oralarda bir zamanlar büyük yerleşim alanları olduğunu keşfetmişlerdir. Bab ed-Drah gibi bazıları Erken Tunç Çağında (İÖ yaklaşık 3000 yılları} yanarak yok olmuşlardır. Bunlar efsanevi "havza şehirleri" olabilirler mi? 1976da bu kentlerin Suriyedeki Eblada bulunan Erken Tunç Çağı tabletlerinde yer aldıkları saptanmıştır. Bu keşif, kentlerin tarihi varlıklarını doğrulamakta mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konstantinos Politis 1990larda Safi yakınlarında DeyrAynAbatayı kazmış ve ilk Bizans Hıristiyanlarının Lûtun, Sodom ve Gomorranın yıkılmasından sonra Kitabı Mukaddeste anlatılanlara göre, sığındığı mağara olduğuna inanılan mağaranın üzerinde inşa edilmiş bir kilise kalıntısı bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken ve Orta Tunç çağlan kalıntılarının bulunması da mağaranın Tekvin hikâyesinin geçtiği söylenen dönemde iskân edildiğini göstermektedir. Bu arada yakın çevrelerdeki kazılarda da benzer Orta Tunç Çağı eserlerine rastlanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Ahit aslında bir ahlaki rehberlik kitabı olarak görülüyorsa da, çağdaş arkeolojik ve jeolojik keşiflerin Sodom ve Gomorra hikâyesinin yer almış olabileceği fiziki ve tarihi mekânları doğruluyor olması gayet ilginçtir.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-412857387538323974?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/412857387538323974/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=412857387538323974' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/412857387538323974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/412857387538323974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/kayp-sodom-ve-gomorra.html' title='Kayıp Sodom ve Gomorra'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-1833978494452691233</id><published>2007-11-01T10:34:00.000+02:00</published><updated>2007-11-01T10:36:24.907+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihi Eserler'/><title type='text'>Akropolis</title><content type='html'>Akropolis, Atinanın tam ortasında yükselen, tepesi tabak gibi düz, sarp bir kayalığa verilen addır. Eski Yunan dilinde bu sözcük yukarı kent anlamına gelir. çok eski çağlarda Akropolis, Eski Yunanlıların oturduğu ve buradan çevre köylere egemen olduğu gerçek bir kaleydi, aynı zamanda bir din merkeziydi. Bir ara Persler tarafından yıkılmış, sonra Periklesin öncülüğüyle, M.Ö. 450 yıllarına doğru tekrar yapılmıştı. O çağların popüler  heykeltıraşı Pheidias ve başka güçlü sanatçılar bu işte çalıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akropolisin batı yamacında, anıtsal kapılarıyla ziyaretçileri karşılayan ilk yapı Proplyleiadır. Yapının, çok büyük boyutlarda olan kemerleri ince mermerden yapılmıştır. Bunun az ötesinde, Athena Nikerim küçük tapınağı vardır. Daha sonra, mat altın rengindeki mermerleri ve kusursuz sütunlarıyla görkemli Parthenon Tapınağı gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllara karşı koyabilmiş son anıt Erekhteiondur. Adını Eski Yunanın efsane krallarından ilki olan Erekhteiostan almıştır. Burada sütunların yerini kadın heykelleri alır. Bunlar, kimi gülümseyen, kimi somurtan, hepsi kibirli altı Karyatid Kızının heykelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parthenoıı Tapınağı, Akropolisin doruğuna dikilmiş bir zafer anıtıydı; Atinalıların savaş başarılarını kutluyordu. Vaktiyle bu tapınakta, kentin koruyucu tanrıçası olan Athenanın dev bir heykeli yer alırdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1998991179589937878-1833978494452691233?l=tarih--tarih.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/feeds/1833978494452691233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1998991179589937878&amp;postID=1833978494452691233' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1833978494452691233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1998991179589937878/posts/default/1833978494452691233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarih--tarih.blogspot.com/2007/11/akropolis.html' title='Akropolis'/><author><name>admin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1998991179589937878.post-8560981714978696148</id><published>2007-11-01T10:20:00.000+02:00</published><updated>2007-11-01T10:34:13.802+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarihe Geçen Kadınlar'/><title type='text'>Mary Wollstonecraft</title><content type='html'>DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1759-1797)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17201er Robinson Crusoe adlı kitabın yazarı Daniel Defoe, İngilterede "Kadınlar Akademisi" kurulmasını önerir.&lt;br /&gt;1750ler "Mavi Çorap" (Blue Stockings) sözcüğü Londrada bir edebi akımın öncülüğünü yapan kadınlara takılan alaycı bir sözcük haline gelir.&lt;br /&gt;1776 ABDde bağımsızlık ve "İnsan Hakları Beyannamesi" açıklanır.&lt;br /&gt;1789 Amerikan örneğine göre Fransızlar da "İnsan Hakları Bildirgesini yayınlarlar.&lt;br /&gt;1791 Fransız kadınları sadece erkeklerin katıldığı ulusal kongreye "Kadın Hakları Bildirgesini" getirirler.&lt;br /&gt;1792 Mary Wollstonecraftın "Kadın Hakları Savunusu" yayınlanır.&lt;br /&gt;1798 Mary Wollstonecraftın ölümünden bir yıl sonra Amerikalı Charles Blockden Brown, Wollstonecraftın etkisi altında kalarak kadının durumunun düzeltilmesi için bir yazı yazar: Alenin, İkili konuşma; vakit la unutulmuş bir eserdir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"KADINLARI AKILLI-ÖZGÜR VATANDAŞLAR YAPMALI."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden erkek çocuklar kız çocuklardan başka muamele görür, örneğin tercih edilirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha altı yaşında bir kızken, İngiliz Mary Wollstonecraft bu soruyla uğraşır. Dedesi öldüğünde yedi yaşındaki erkek kardeşinin nasıl tek mirasçı olduğuna tanık olur. Marynin eline hiçbir şey geçmez, çünkü "o zaten sadece bir kız çocuktur". Bu cümleyi daha sonraki yıllarda da aile içinde sık sık işitmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailesi: Baba, Edward John Wollstonecraft, karısı ve çocukları ile boyuna adres değiştiren, daldan dala konan bir tiptir. İçkiyi fazla kaçırdığında -ki bunu çok sık yapardı- hırslanan, kendisine hâkim olamayan biridir. Anne, Elizabeth Wollstonecraft, "kocasına kul köle olanların en kölesi ve en birincisi görünümündedir". En azından Marynin müstakbel kocası ve biyograf William Godwin, annesini böyle tanımlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini anne ve babası tarafından geri plana itilmiş hisseden Mary hakkında ise "Mary daha çocukken çok kindardı," diyor William. Mary Wollstonecraftın çocukluğu hakkında daha ne biliyoruz? Ona, örneğin ikinci büyüğe, ev kadınlığı görevleri çok erken yaşta yüklenir. Erkek kardeşi Nedin okula gitmesine izin verilirken, Mary ev işlerine yardımcı olmak ve kendisinden küçük üç kardeşine bakmak zorunda kalır. Okuma yazmayı ikincil bir iş olarak yaşlı bir kâhyadan öğrenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O vakit lar, kimse kız çocuklarının "cazibeli ve erdemli bir izlenim bırakmak" dışında bir şeyler bilmeleri gerektiğine inanmazdı. 18. yüzyılın haftalık dergilerinden biri olan Tatler, Mary ve onun tüm çağdaşlarının nasıl eğitilmesi gerektiği konusunu aynen şöyle dile getiriyordu: "Onların bilgisi sadece eğitimli bir masumiyettir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızların eğitimi devlet tarafından en ufak bir şekilde desteklenmezdi. Koca buluncaya dek ders vererek para kazanma yolunu seçmek zorunda kalan tek tuk yoksul kızlar vardı. Böbürlene böbürlene "Bu okulda genç bayanlara ders verilir ve isterlerse yatılı da okurlar" şeklinde ilân veren özel okullar da vardı. Birkaç kelime de olsa yarım yamalak Fransızca, birkaç zarif dans hareketi, piyanonun ilk bilgileri ötesinde genç bayanlara bu okullarda da bir şey öğretilmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlara, kendilerini salt dış görünümleriyle, ustaca toplanmış saçları, dantelalı başlıkları ve rahat hareket etmelerini iyice engelleyen sıkı sıkıya bağlanmış korseleri ile nasıl bir bayan, bir hanımefendi olmaları gerektiğini öğretmek daha önemli görünürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beş yaşındaki Mary de bu yöntemin kendisi üzerinde uygulanmasına izin vermek zorunda kalır. Ailesi içinde kendisini eskiden olduğundan daha fazla yalnız hisseder. İçinde tek başına olacağı, düşünebileceği, kendine ait bir odası olsun ister. Sadece geçimini sağlamak için evlenmek onun için söz konusu bile olamaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On sekiz yaşındaki kız arkadaşı Fannyye sırılsıklam âşık olduğunda on altı yaşındadır. Fanny ile beraber ev tutup beraber yaşamak, Fannynin geçimini sağlamak ister. Böylece kendisine bir iş arar; yaşlı, zengin bir hanımın nedimesi olur. Ekonomik özgürlüğe ilk adımını atar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1781 sonbaharında Mary eve geri çağrılır. Annesi ağır hastadır ve ailenin en büyük kızı olarak onun bakımını üstlenmesi en doğal şeydir. "Birazcık sabret, yakında her şey geçer," cümlesi Marynin annesinden duyduğu son sözlerdir. Kadınların yaşamının tam bir sembolü gibi algılar Mary bu sözleri. Özgürlük, kişisel özgürlük sadece erkekler içindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary bunu akraba ve tanıdık çevrelerinde, her yerde yaşar. Annesi, kocasının aşağılamalarına katlanmak zorundadır. Fannynin ebeveynlerinin evliliğinde de durum aynıdır. Genç yaşta evlenip daha yeni anne olan Marynin kız kardeşi depresyon geçirir. "Kadınlar düzenli şekilde sıfıra indirgeniyor" teşhisini koyar Mary Wollstonecraft. henüz bu tür düşünceleri ifade etmeye hazır değildir. Yine de işe koyulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız kardeşi Elizayı, takma isimle kendisiyle beraber Londraya seyahat etmeye ikna eder. Mary daha sonra, "Eliza, yolculuk sırasında sinirden evlilik yüzüğünü kemirip duruyordu," diye anlatır bu kaçışı. İki kız kardeş bir otele yerleşip Fanny ile bir okul açmayı kararlaştırırlar. "Namuslu şekilde" geçimlerini başkaca nasıl sağlayabilirlerdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç kadın da bu okul ile gerçek mutluluğa ulaşamazlar. Eliza kocasını ve çocuğunu terk ettiği için suçluluk duymaktadır. Mary öğretmenlik mesleğini pek sevmez ve Fanny en sonunda âşık olur, evlenir ve Lizbona taşınır. Marynin en sevdiği arkadaşı, ilk bebeğini doğururken ölür. Mary hiç düşünmeden, beş parasız, ona bakmak için Portekize gider. Geri döndüğünde üç kadının kurduğu okul o kadar aksamıştır ki artık sürdürmek olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary kendisi ve kız kardeşi için mürebbiyelik aramaya başlar. Bir yıllığına İrlandada Lord Kingsborough diye birinin evine gider. Peki ya bundan sonra?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londraya geri döner. Geçmiş yıllarda mürebbiyelik, öğretmenlik, nedimelik mesleklerini denemiş ve bunların arzuladığı meslekler olmadığını fark etmiştir. Yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel özgürlüğünü yaratmak ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kingsboroughlarda mürebbiyelik yaparken Mary adlı uzun bir hikâye yazmıştır. Buna ilişkin yorumu şöyledir: "Benim hikâyem en tatlı seslerin bile yankısı olmakla yetinmeyen, düşünce gücüne sahip az sayıda seçkinler arasına girmiş bir kadının varlığını göstermelidir!" Onun bu açıklaması bile yaşadığı vakit da Mary Wollstonecraftın yepyeni bir kadın tipi çizdiğini gösterir. İkinci küçük kitabı Kız
