Troya Savaşı Efsanesi

Zaman: İÖ 13. yüzyıl?
Mekân: Çanakkalenin güneyi

Zeus bize ünü sonsuza kadar sürecekse de gelmesi çok uzun süren ve yerine getirilmesi çok uzun sürecek olan bu alameti gönderdi. Yılan sekiz yavruyu ve onları yumurtlayan serçeyi yedi ki bu dokuz eder ve biz de Troyada dokuz yıl savaşacağız ama onuncu yılda kenti alacağız. HOMEROS, İÖ YAKLAŞIK 750.

Troya Savaşı Efsanesi üç güzel kadın arasındaki rekabet hikayesiyle başlar: Zeusun karısı Hera ve kızları Aphrodite ve Athena. Aralarındaki kıskançlık ölümlü Kral Peleus ile yeni karısı deniz perisi Thetisin düğünlerinde başlamıştı. Uyumsuzluk tanrıçası Eris kutlamaya altın bir elma getirmiş ve bunun oradaki "en güzel kadına" bir armağan olduğunu söylemişti.

Hera, Aphrodite ve Athena elmanın ve unvanın kendilerine ait olduğunu iddia ettiler. Eris hiç de masumane olmayan bir öneride bulundu: Ailesindeki kadınlardan hangisinin elmayı hak ettiğine Zeus karar verecekti. Zeus akıllılık edip bu görevi Troya kralı Priamosun oğlu Parise aktardı.

Hera kendisini seçtiği takdirde Parise akıllara hayallere sığmayacak derecede büyük bir güç vermeyi vaat etti. Athena savaş alanında inanılmaz başarılı olacak tarihi bir zafer vereceğini söyledi. Aphrodite ise, yeryüzünün en güzel kadınının aşkını vaat etti. Paris, siyasal gücü ve askeri zaferi bir yana itip altın elmayı, kendisine o en güzel kadını vaat eden Aphroditee verdi.

Bu karar yüzyıllar ötesine, "Parisin Kararı" olarak ölümsüzleşerek gelmiştir.

Flâman ressam Peter Paul Rubensin bu 17. yüzyıl tablosunda Priamosun oğlu Paris, altın elmayı Peleusun düğünündeki güzellik yarışmasında Aphroditeye veriyor.

DENİZE BİN GEMİ İNDİREN YÜZ

O dönemde dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Ledanın kızları Helenaydı. Ancak ne yazık ki, Helena, Sparta kralı Menelaos ile evliydi. Daha da kötüsü, bu evliliğin Helenanın diğer talipleri arasında büyük kavgalara neden olacağından korkan ölümlü üvey babası Tyndareos, bütün diğer Yunanlı hükümdar ve savaşçılardan Helenanın Menelaos ile evliliğini koruyacakları sözünü almıştı.

Troyaya dönen Paris, kendisinin Spartaya, Troya elçisi olarak atanmasını sağladı. Spartaya vardığında Aphrodite gücünü kullanarak Helenayı Parise âşık etti. İki sevgili Menelaosun servetinin büyük bir kısmıyla Troyaya kaçtılar. Böylece Sparta kralının karısını ve servetini geri almak üzere Troyaya karşı "bin gemi" gönderen Yunanlıların açtığı on yıl sürecek olan savaş başlamış oldu.

TROYA SAVAŞI: EFSANE Mİ, TARİH Mİ, HER İKİSİ Mİ?

Homerosun İlyadasında yer alan Troya Savaşı hikâyesi İÖ 750 yılından kalmıştır. sonra gelen Yunan tarihçileri, özellikle Herodotos ve Thucydides, Homerosun hikâyesini kabul etmişler ve Troyanın İlyadadâ anlatıldığı gibi Hellespont (şimdi Çanakkale Boğazı) yakınlarında bir kent olduğuna ve Mykenaİ (Argos) kralı Agamemnon liderliğinde birleşen Yunanlılarla yapılan Troya Savaşının gerçek olduğuna inanmışlardır.

Çağdaş yazarlar ve bilginler daha kuşkulu davranmaktadırlar. Ne de olsa, Homerosun hikâyesini ya da Troyanın varlığını doğrulayacak tarihi kayıtlar yoktur. Ancak İlyadadaki birleşik bir Yunan gücünün -belki de köle ve doğal kaynak elde etmek üzere-Batı Asyaya uzun bir sefer düzenlemiş olması (Herodotosa göre İÖ 1250 sularında) mümkündür.

Homerosun Troyası (Troya VI örneğine göre), aşılmaz surlarla sarılmış ve kulelerle korunuyor.

İLYADANIN TUNÇ ÇAĞI BAĞLAMI

İÖ 13. yüzyıl Akdenizi Homerosun zamanından çok uzaksa da, İlyadadâ artık doğru olduğunu bildiğimiz belirli pek çok tanım vardır. Örneğin İlyadanın ikinci kitabında Troyaya karşı silahlı birlik gönderen 164 şehrin listesi ve kısmen de tanımları yer almaktadır. Homerosun saydığı yerlerin çoğu kendi zamanında biliniyordu.

Ancak Michael Woodun in Search of Trojan War adlı eserinde belirttiği gibi listede Homeros zamanında çoktan terk edilmiş ve Yunan coğrafyacılarının bilmedikleri pek çok yer de vardı. Çağdaş arkeolojik ve tarihi araştırmalar artık bunların gerçek mekânlar olduklarını ve Homerosun onların konumlarını doğru olarak bildirdiğini göstermiştir.


(Solda) Troyada ana giriş kapısı ve kule. Homeros, Troyayı "zarif kuleleri" olan bir şehir olarak anlatmıştı. Bu tanım Hisarlıktaki surlara uymaktadır. (Sağda) Homerosun Troyasının Türkiyede Hisarlıktaki höyükte olduğu fikrinin savunucusu Heinrich Schliemann.

Hisarlık höyüğü kesitinde birbiri üstüne binmiş katmanlar görülüyor.

TROYA GERÇEK BİR YER MİYDİ? ARKEOLOJİK KANITLAR

Ya Troya? Arkeologlar ve tarihçiler çok uzun zaman boyunca Çanakkalenin güneyinde tarihte Troad diye anılan bölgede bu kentin kalıntılarını aramışlardır. En çok ilgi çeken bölge Homerosun tanımladığı Troya coğrafyasına uygun olan Hisarlık höyüğüdür. Homerosun Troya için verdiği ayrıntılardan pek çoğu -tam ve kusursuz olmamakla birlikte- arkeolojik araştırmaların bölgede ortaya çıkardığı buluntulara uygundur.

Troyanın araştırılmasında başta gelen kişi Heinrich Schliemanndır. Schliemann, 1870 ile 1890 arasında Hisarlıkta kazılar yapmış, höyükte birbiri üstünde dokuz kent tespit etmiştir. (Bunlar I-IX olarak numaralanmıştır). Daha sonraki yıllarda Cari Blegen ve daha yakın zamanlarda Manfred Korfmann gibi arkeologlar tarafından Hisarlıkta yapılan kazılar pek çok ara dönemi ortaya çıkarmıştır.

Schliemann ya da diğerleri burasının Homerosun Troyası olduğunu kanıtlayan herhangi bir şey bulmamışlarsa da, Hisarlıktaki arkeolojik kanıtlar, özellikle de Troya VI ve VII(a) katmanları Homerosun zaman ve mekân tanımlarının ayrıntılarından bazılarına uyum göstermektedir.

Homerosun İlyadada. Troyayı "zarif kuleleri" ve "büyük kapıları" olan bir şehir olarak tanımlaması epey büyük ve etkileyici olan Troya VIya uymaktadır. Homeros, Troyanın surlarının görkemli bir savunma yapısı olduğunu ama batı kanadının o kadar güçlü olmadığını söylemektedir.

Troya Vlnın çevresindeki surlar dört metre eninde ve kimi yerlerde dokuz metre yüksekliğindedir ama batı yanındaki inşaat çok daha zayıftır. Homeros şehrin ana girişinde büyük bir kuleden söz etmiştir. Arkeologlar Troya VInın ana girişinde gösterişli bir kapı bulunduğunu saptamışlardır.

Hisarlık/Troya sakinlerinin Miken dünyasıyla ilişkide olduğu anlaşılmıştır: Kazıda Yunanistandan Tunç Çağı eserleri, özellikle Miken çömlekleri bulunmuştur. Schliemannın çıkardığı gösterişli nesneler güçlü bir kraliyet ailesinin bulunduğunu göstermiştir. "Priamosın Hazinesi" içinde, altın yüzükler, bilezikler ve biri "Helenanın Mücevherleri" olarak anılan iki soluk kesici altın taç vardır.

Schliemannın karısı Sophienin mücevherleri takınmış olarak çekilmiş fotoğrafı Schliemannın büyük egosunun ve ün düşkünlüğünün simgesi olmuştur. Daha sonraları bu hazinenin aslında Troya IIden (Dokuz kentlik dizinin ikincisi) kaldığı anlaşılmıştır. Sonuçta, bu eserler Troya Savaşından bin yıl öncesine aittir. Hazine, İkinci Dünya Savaşının sonunda esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuş ama sonra 1990larda Moskovada ortaya çıkmıştır.

Son olarak, Troya VI ve Troya VII dönemlerinin sonunda yangın ve yıkılmış taş izleriyle büyük bir olayın izleri vardır. Ancak Troya VI askeri bir güç tarafından değil de, deprem sonucu yıkılmış görünmektedir. Truva VIInin bir savaşta yıkılmış olması olasılığı daha güçlü olduğundan Homerosun Troyasına en yakın olan da budur.


(Solda) Schliemannın arkeolojik çalışması sona erdikten yüz yıl sonra Hisarlık höyüğünde kazılar devam etmektedir. 1997de kuzeybatıya dönük Tapınaktan bir görüntü. Schliemann dokuz ayrı yerleşim katmanı bulmuşsa da daha sonraki çalışmalar ara katmanlar da olduğunu ortaya çıkarmıştır. (Sağda) Priamosun hazinesinden altın salçalık. Hazine, İkinci Dünya Savaşı sonunda Berlinden kaybolmuş ve sonra Moskovada bulunmuştur.

TROYA ATI

Homeros, Troya at terbiyeciliğinden sık sık söz eder. At kemikleri ve atlara ilişkin malzeme buluntuları kesin olmamakla birlikte yine Homerosun Troyasına uymaktadır. Troya Atını çok kimse bilir. Yunanlılar tahtadan dev bir at yapmışlar ve bunu Athenaya bir armağan olarak Troya kapılarında bırakmışlardır. Yunan ordusu daha sonra Helenanın kaybını kabul etmiş olarak geri çekilmiştir. Troyalılar zaferi kazandıklarına inanarak dev atı kentlerinin içine almışlardı.

Gece karanlığında atın içinde gizlenmiş olan bir Yunan askeri birliği çıkıp şehrin kapılarını dışarıda gizlenmiş olan askerlere açmışlardı. Böyle bir saldırıya hazırlıklı olmayan Troya erkekleri öldürülmüş, kadınlar yakalanıp köle ve odalık olarak satılmak üzere Yunanistana götürülmüştü. Helena da Yunanlılar tarafından yakalanıp kocasına iade edilmişti.

Homerosun anlattığı bu Troya Atının tarihi bir geçerliliği olabilir. Yakındoğuda İÖ 13. yüzyıldan kalma yazılı metinlerde ve resimlerde bir kentin savunmasını yıkmak için at biçimli koçbaşları kullanıldığı belirtilmiştir. Tarihçi Michael Wood, İlyadadaki Troya Atının da böyle bir "kuşatma makinesinin biçim değiştirmiş bir hatırlanması olabileceğini ileri sürmüştür.


(Solda) İÖ 7. yüzyıl sonlarından kalma Mikonosta Troya Atı kabartmalı bir amfora. (Sağda) Schliemannın karısı Sophie, "Priamosun Hazinesi"nden takıları takınmış. Buna benzer fotoğraflar Schliemannın keşiflerine karşı büyük ilgi uyandırmış ama onun aşırılıklarını ve egosunu da gözler önüne sermişti.

TROYA GERÇEK Mİ, EFSANE Mİ?

Troya Savaşının efsane mi, tarih mi, yoksa her ikisi de mi olduğu kesin olarak saptanamaz. İlyadada Tunç Çağı coğrafyasının, politikasının ve maddi kültürünün bazı doğru tanımları bulunmaktadır ve hikâyenin tümünde bir gerçeklik de bulunmaktadır. Ancak Troya Savaşı efsanesinin ayrıntılarının doğrulanıp doğrulanamayacağı konusunda Amerikan klasikçisi Jeremy B. Rutterin sözleri akıldan çıkarılmamalıdır: "Troya Savaşının tarihselliğine inanmak ya da inanmamak, sonunda insanın benimsediği görüşe göre bir inanç eylemidir."

Troya Savaşının sanata yansımasına bakacak olursak iki önemli yapıt öne çıkar. Biri, Hector Berliozun, librettosunu Vergiliusun Aeneisinden esinlenerek kendisinin yazdığı ve 1855-58 yılları arasında bestelediği (ilk bölümü olan Troyalılar Kartacada, ilk defa 1863te Pariste sahnelenmişti) lirik tragedya Troyalılar, öbürü ise popüler antik çağ oyun yazarı Euripidesin alevler içindeki Troyadan bir dizi acıklı tablo sergileyen Troyalılarıdır.

Beçin Kalesi

Milas - Ören karayolunun 5. kilometresinde, Milas Ovasına hakim yaklaşık 210 metrelik düz doruklu bir tepenin üzerindedir. 14. yüzyılda bölgeye hakim olan Menteşe Beyliğinin başkentliğini yapmıştır. Beyliğin merkezinin buradan Balata taşındıktan sonra da yerleşim devam etmiştir. Tapu kayıtlarına göre 18. yüzyıla kadar Milasında bağlı olduğu bir kaza merkeziydi. Daha sonra önemini yitiren yerleşim 60li yıllarda terkedilmiştir.

Antik Mylasa kentinin merkezinin burası olduğuna dair tezler de ileri sürülmektedir. Bu görüşe göre Milasın bugünkü yerleşim alanı Mausolos zamanından beri kullanılmaktadır. Beçinde günümüzde de devam eden kazı çalışmaları Profesör Hüseyin Rahmi Ünal başkanlığında devam etmektedir.

İç Kale

Menteşe döneminde bugünkü halini alan kale, kısmen bir tapınağın üzerine kurulmuştur. Oldukça harap durumdaki surlarla çevrili alanda varlığı saptanabilen yapılar hamam, sarnıç ve tonozlu bir yapı kalıntısından ibarettir. 80li yıllarda terkedilen köyün kalıntıları da bu alan içerisindedir.

Büyük Hamam

14. yüzyılda yapılan yapı, kentteki hamamların en büyüğüdür. Üç eyvanlı hamamın soyunma bölümü yıkık haldedir.

Ahmet Gazi Medresesi

1375 tarihli bu yapı, yeni denemeler getiren medreselerin ilk örneklerinden biridir. Çift eyvanlı, bir kesimi iki katlı, açık avlulu bir yapıdır. Gotik etkili silmeli taçkapısı, ana ve giriş eyvanıyla beraber revaksız oluşuyla da dikkat çeker.

Orhan Bey Cami

Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Girişi ve duvarlarının bir kısmı ayakta olan yapıda yapılan kazı çalışmalarından ahşap destekli bir cami olduğu anlaşılmaktadır.

Bey Konağı

14. yüzyılda yapıldığı zannedilmektedir.

Bey Hamamı

Enine sıcaklıklı ve çift halvetli hamamın su deposu, külhanı ve soyunmalık mekanı kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılmıştır.

Kızılhan

14. yüzyıl sonu ya da 15. yüzyıl başına tarihlenen han iki katlıdır. Alttaki ahır mekanı, kısmen yıkılmış bir tonazla örtülüdür. Üst katta yer alan iki mekanınsa birer kubbe ile örtülü olduğu anlaşılmaktadır.

Harriet Beecher Stowe

DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1896)

1833 Britanya İmparatorluğunda kölelik kaldırılır.
1847 Hamburg-Amerika hattı açılır.
1850 Nüfusu 23 milyon olan ABDde 3,2 milyon zenci köle bulunmaktadır.
1851 The New York Times gazetesi kurulur.
1852 H. Beccher Stoweun Tom Amcanın Kulübesi adlı kitabı yayınlanır.
1852 Aynı yıl Annette von Droste-Hülshoff, Katolik şiirlerini içeren Das Geistliche Jahr (Ruhani Yıl) kitabını yazar ve Theodor Storm, Immenseeyi yayınlar.
1854 ABDde köleliğe karşı programın temelleri atılır ve cumhuriyetçi parti kurulur.
1860 Köleliğe karşı olan cumhuriyetçi Başkan Abraham Lincolnun döneminde ABDde çıkan iç savaş kuzey eyaletlerinin zaferi ile sonuçlanır. Kölelik ortadan kaldırılır. Başkan Lincoln öldürülür.

"KADINLAR TANRININ VE DOĞANIN ONLARA VERDİĞİ HER türlü YETENEKTEN YARARLANMALIDIRLAR."

Harriet "sorunlu" bir çocuktur. Huzursuzdur, olur olmaz zamanlarda yüzünü çarpıtır, çoğu zaman dalıp gider. Tek iyi özelliği İncili severek okumasıdır. Kutsal Kitaptan sayfalarca metni ezbere söyleyebilmesi, tutucu bir Kalvinist rahip olan babası Lyman Beecherı memnun etmektedir.

Püriten bir adamın çoğalma arzusu içinde, büyük bir çocuk sürüsü olsun ister. Harrietin beş büyük, iki küçük kardeşi vardır. Becetler ailesi Kuzey Amerikada New Englandda yaşamaktadır. Harriet annesini kaybettiğinde beş yaşındadır. O andan itibaren de disiplin, feragat ve mutlak itaat isteyen babasının etki alanına girer.

Altı buçuk yaşında su gibi okuyabilen Harriet, şiir okuduğunda bir düş dünyasına dalıp gitmektedir. "Şiiri çok seviyordum ve bir gün bizzat şiir yazmak tek hayalimdi," der ileride gençlik yıllarını anımsadığında. Kendisinden on bir yaş büyük olan kız kardeşi Catherine, ona sürekli örnek gösterilmiş olmalı. Catherine geçimini öğretmen olarak sağlamakta ve küçük kız kardeşini de himaye etmektedir.

Ders verdiği "Hartford Kız Akademisinde, Harriet Latince, İtalyanca ve Fransızca öğrenir. Ayrıca 15 yaşındayken edindiği taze bilgileri daha küçük çocuklara aktarmak zorunda kalır. Catherinein rehberliğinde yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başlar. Severek mi? Genç Harriet yazdığı bir mektupta şöyle der: "Kendimi öylesine yararsız, öyle zayıf ve bitkin hissediyorum ki! En iyisi, gençken ölmek."

Fakat çok dindar yetiştirilmiştir ve bu tür düşüncelere kaptıramaz kendisini. Boşu boşuna dertlenmeye devam eder: "Olamaz. Boşuna yaşamıyorum. Tanrı bana yetenek verdi ve ben bu yetenekleri onun emrine sunmak istiyorum. Eğer Tanrım bu yeteneklerimi kabul ederse mutlu olurum. Tüm güçlerimi daha da etkinleştirebilir. Varlığımı yaratan Tanrı bana yeteneklerimi ortaya çıkarmamı ve onları kullanmamı da öğretebilir."

16 yaşındayken söylediği bu sözler tüm yaşamı boyunca geçerliğini koruyacaktır. Güzellik konusunda Tanrının onu ödüllendirmediğinden emindir. Burnunu çok uzun, kafasını çok büyük bulur. Çağdaşları özellikle dalgın dalgın boşluğa baktığında yüzünün aptalca bir ifadeye büründüğünü söylerler. Buna ilaveten genç bir kız olarak durmadan dinler, az konuşur. Konuşunca da sert ve beklenmedik zamanlarda konuşup çevresindekileri irkiltir.

"Sade, gösterişsiz" denir ona. örneğin güzel biri değildir, hiçbir cazibesi yoktur. Bunun neticesi olarak hayranları da olmaz. Buna alışmak zorunda kalır. Ne de olsa öğretmen olarak kazandığı ile geçinebilmekte, üstelik düş kurmaya da vakti kalmaktadır. Çocuklar için kitaplar yazmaya başlar. faydalı bir işin cılız öğretmen maaşına biraz katkısı olabilir. Ne var ki hayal kırıklığına uğrar: Kendisinden daha güzel, daha akıllı olan büyük ablası Catherine, Harriet Beecheri daha ilk kitabının yayınlanışıyla gölgede bırakır.

Harriet 8 Mart 1833te gazetesini açtığında, kendi kitabının duyurusunu bulur: Çocuklar İçin Yeni Coğrafya - Yazan: Catherine E. Beecher. Harrietin yazdığı çocuklar için coğrafya kitabı ablasının eseri olarak göklere çıkarılır. Nasıl böyle bir şey olabilir? O zamanlar Harrietten daha popüler olan Catherine Beecher, bu konuda yayımcıya ricada mı bulunmuştur? Ya da yayımcı büyük bir soğukkanlılıkla tecrübeli bir öğretmenin adı ile daha iyi kazanç sağlayacağını mı düşünmüştür? Her zaman olduğu gibi çok derinden incinmiştir.

Birkaç hafta sonra Kentuckyye bir yolculuk yapar. Mary Dutton adında bir kadın meslektaşı onu bu geziye ikna etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla "unutulmaz" bir gezi olacaktır Harriet için, ama o henüz bundan habersizdir.

Her neyse, burada sözü yaklaşık yirmi yıl sonra Harriet Beecher Stoweun popüler kitabı Tom Amcanın Kulübesini okuduğunda birdenbire bu Kentucky yolculuğunu anımsayan bayan meslektaşına bırakalım: "Harriet o sıralar etrafında olup bitenleri sanki hiç fark etmezdi. Çoğu zaman sanki düşüncelerine dalmış gibi oturup kalırdı. Zenciler bize komik gösteriler yapıp, havada takla attıklarında onlara hiç bakmıyormuş gibi görünürdü. Daha sonraları Tom Amcanın Kulübesini okuduğumda, bu yolculuğun her sahnesini birbiri ardına tekrar anımsadım. Öylesine aslına sadık kalarak anlatılmıştı ki, birdenbire anladım: Bu öykü için malzeme burada toplanmıştı."

Önce Harriet çelişkili izlenimler ve deneyimlerle kafası dolu halde, sevmediği öğretmenlik mesleğine geri döner. 1833 Ağustosunda Western Monthly Magazinede bir öykü yarışması ilanına rastlar. Yazarlık hayalini bir türlü aklından çıkarmayan Harriet jüriye başvurur ve Ünde Lot adlı bir öyküsünü yollar. Birincilik ödülünü kazanır. 1834 Nisanında öyküsü dergide basılır. 1843te, örneğin dokuz yıl sonra bu öykü, Mayflower kitabında yer alır.

Aslında bu başarıdan sonra yüreklenip, yeteneğine güvenerek yazmayı meslek haline dönüştürebilirdi. fakat Harriet Beecher başka bir yola sapar. Çoktan beri evde kalmış bir kız olarak bilinen Harriet, 1836 Ocakında evlenir. Kocası Calvin Ellis Stowe, babası ve altı kardeşi gibi din adamıdır. Yedi çocuğu olur. Hayır, aslında sekiz. Çünkü ruhsal bunalım içindeki kocasına da annelik yapar. Bu yıllarda yazması pek mümkün olmaz.

"Edebiyatla uğraşacaksam özel bir odaya ihtiyacım var," der 1842de kocasına yazdığı bir mektupta. "Geçen kış çocukların odasında rahat bırakmadılar beni. Çocuklarımız hele şu sıralarda öyle bir yaş dönemine giriyorlar ki, onları denetimden yoksun bırakamam. Böylesine koşullar altında düşüncelerimi yazarlığımla onlar arasında paylaştırmaya hakkım var mı acaba?"

Başka bir yerde de şöyle der: "Şu anda evde rahatsız edilmeden kalabileceğim bir yer yok. Odaya çekilip kapımı kilitleyecek olsam, on beş dakika içinde mutlaka biri kapı kolunu sarsmaya başlıyor." Stowe ailesi az parayla geçinmek zorundadır. Yorucu ev işleri, ev bütçesini denkleştirmek için sürekli hesaplamalar, çocukların endişesi derken Harriet gittikçe yıpranır.

1845 yılında karanlık, yapış yapış, yağmurlu, sisli, kötü bir günde anne ve ev kadını Bayan Stowe şunları yazar: "Ekşi süt, ekşimiş et kokusu ve ekşi kokan her şey beni hasta etti. Elbiseler kurumuyor, ıslak olan hiçbir şey kurumuyor. Her şey küf kokuyor. Bir daha asla bir şey yemek istemeyeceğim gibime geliyor."

Beşinci çocuğunun doğumundan sonra aylar boyu hasta yatar. Brattleboroda (Vermont) su kürü verilir. Oturma banyoları ve buz gibi sularda duş alması gerekir. Bütün bu yöntemlerden sonra eve döndüğünde altıncı defa hamile kalır. Daha bu doğumun yorgunluğunu üstünden atmadan bulunduğu kenti kolera kasıp kavurur. Harriet çocuğunu kaybeder. Ayrıca Stowe ailesinin mali durumu da gittikçe kötüleşmiştir.

1850 yılında yedinci ve son çocuğunu dünyaya getirdiğinde, tüm ailevi sıkıntılara rağmen tekrar para kazanmaya başlar. İngiliz tarihi dersleri verir ve dergilere makaleler yazar. 1850 yılı, yaşamında önemli bir dönüm noktası olur. O sırada "Fugitive Slave Act" (Kaçak Köle Yasası) yürürlüğe girmiştir. Bu yasaya göre kuzey eyaletlerindeki vatandaşlar kaçmış köleleri eski sahiplerine geri yollamakla yükümlüdürler. Aksi takdirde cezalandırılacaklardır.

Harrietin akraba çevresinde bu insanlık dışı yasa üzerine sert tartışmalar olur. O ve kocası en azından bu yasaya uymazlar. Calvin, Kentuckyde bir plantasyondan kaçan ve aranan bir zenciyi saklar. Başka ne yapılabilirdi? Kölelik politik bir meseledir ve politika da erkek işidir. Günün birinde Bostondaki yengesinden bir mektup alıncaya dek böyle düşünmektedir

Harriet Beecher Stowe. "Hatti," diye yazar, en çok sevdiği erkek kardeşi Henry Ward Beecherin karısı; "kalemimi senin gibi kullanabilseydim, köleliğin ne denli utanç verici bir şey olduğunu tüm ulusun anlayabilmesi için bir şeyler yazardım." Harrietin çocukları, annelerinin kendilerine bu mektubu okuduğunu ve "Evet, bir şeyler yazacağım," dediğini hatırlayacaktır sonraları.

En küçük çocuğu Charles Edward hâlâ süt emmekte ve geceleri yanında yatmaktadır. Planını uygulaması için fazla vakti yoktur, ama gündelik ev işlerini yaparken kurduğu hayallerde gittikçe daha fazla konusunun içine dalar. Zencileri çocukluk günlerinden beri tanımaktadır. Babasının hizmetkârları arasında da zenciler vardır.

Gençliğinin büyük bir bölümünü Cincinnatide, kölelik bölgesinin sınırında geçirmiştir. Bunun da ötesinde babasının semineri zencilerin köleliğine karşı muhalefetin odak noktası olmuştur. Sanki aradan yaklaşık yirmi yıl geçmemişçesine, Kentuckyye yolculuğunun anıları onun içinde hâlâ canlılığını korumaktadır...

"Resim yapan bir ressam gibi yazacağım. Tablolar yaratacağım. Tablolar etkiler. Tablolara kimse itiraz edemez." Bu amaçla Harriet Beecher eserine başlar. Önceleri sadece geceleri yazmaya zaman bulur. fakat "kalbiyle" yazar. Şundan emindir: "Bir öykü bir çiçek gibi gelmeli ve büyümeli." Bu cümlesi İngiliz ozan John Keatsi çağrıştırır. Keats şöyle demişti: "Şiir bir çiçekteki yapraklar gibi doğal gelişmek zorundadır."

Harriet, yirmi beş yıl sonra en küçük oğluna yazdığı bir mektupta Tom Amcanın Kulübesinin nasıl oluştuğunu anımsar: "Halkımız tarafından kölelere reva görülen haksızlık ve vahşet konusunda neredeyse üzüntüden kalbim parçalanıyor... Bazı geceler sen yanımda uyurken çocukları ellerinden alınan zavallı köle anneleri düşündüğümde ateş gibi yaşlar akardı gözümden."

1851 ilkbaharında öyküsünün ilk bölümü bitmiştir. Önce ailesine okur, sonra da Washingtonda National Era adında saygın bir gazeteye yollar: Yazı işleri kendisine bu öyküden üç ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını önerir.

Fakat roman başını alıp gider. Tom Amcanın Kulübesi on ay boyunca National Era gazetesini doldurur. Yazar tamı tamına 300 dolar alır yaptığı iş için -üç aylık sözleşme için garanti edilen rakamın aynısını. fakat bu onu şaşırtmamış gibidir. Çünkü çalışmak onun için bir "Tanrısal görev"dir: "Tanrıma eseri bitireyim diye dua ederdim." Okurları durmadan romanın her bir kahramanından daha fazla bahsetmesini istediklerini yazarlar...

Harriet Beecher Stoweun yarattığı tiplemelerle öylesine özdeşleşmişlerdir. Henüz zengin sayılmaz. Derin derin düşünür: "Yazarlığımla sanırım yılda 400 dolar kazanabilirim, ama bunu bir zorunluluk olarak görmüyorum. Çocuklara ders verdikten, küçüğü besledikten, alışveriş yaptıktan, giysileri onardıktan, çorapları yamadıktan sonra bir de oturup gazeteye yazı yazamayacak kadar yorgun oluyorum."

Romanının kitap olarak piyasaya çıkmasının ona daha fazla ün katacağına ve her şeyden önce daha fazla para getireceğine inanmamaktadır Harriet Beecher Stowe. Bostonda büyük bir yayınevi, kitabın güneyde işlerini kötü edeceği korkusuyla kitap taslağını geri çevirir. En sonunda böyle bir riske girebilecek genç bir yayıncı bulur. Köleliğe karşı savaş kuzeyde bile pek tutulan bir konu değildir.

Harriet Beecher Stoweun kendisi de, konuyu çok objektif bir şekilde ortaya koyduğu için kitabının kuzeyde pek ilgi görmeyeceği ve güneyde de pek yankı uyandırmayacağını söylemektedir, ilk sekiz hafta içinde 50.000 adet satıldığında, bu ani, müthiş başarıya en çok yazarın kendisi şaşırır. Özellikle kuzeyin hayranlığına karşı, güneyde bir öfke seli doğmasına hayret eder. 1853 Ocakında Tom Amcanın Kulübesi Birleşik Devletlerde 200.000 baskıya ulaşmış ve Almancaya, Fransızcaya çevrilmiştir. "Zencilerin köleliği" konusu yalnız ABDde değil, tüm dünya kültüründe en güncel sorun haline gelmiştir.

Harriet Beecher Stowe 1853 yılında ilk defa Avrupaya yolculuk yapar. İngiliz, İskoç prensleri ve dükleri tarafından ağırlanır. Alkışlanır, saygı görür, ama saldırıya uğrayıp, incitilir de. Karşıtları onu olayları çarpıtmakla ve romanının "yalan dolu bir masal" olmasıyla suçlarlar.

Bunun üzerine daha uzun başlıklı ikinci kitabını yayınlar: "Eserin gerçekliğini kanıtlayan açıklamalarla, hikâyenin dayandığı gerçek olayları ve belgeleri ortaya koyan Tom Amcanın Kulübesinin Anahtarı". Derlenen birçok belgenin arasında, 22 Ekim 1852 tarihli Nashville - Gazettete çıkan Satış İlanından alıntı yapar burada:

"Satılık: 10 yaşından 18ine kadar iyi gelişmiş kızlar, 24 yaşında bir kadın ve çok şirin 3 çocuklu 25 yaşında çok işe yarar bir kadın. Mür: Williams Glower."

Harriet Beecher Stowe 30dan fazla eser yayınlamıştır. Külliyatı 16 ciltten meydana gelir. fakat diğer kitaplarının hiçbirisi Tom Amcanın Kulübesinin başarısına ulaşamaz.

Tahminine göre ani başarısından sonra belli bir doğallığı kaybetmesinin nedeni şudur: "Başlangıçta hiç kimse benden bir şeyler beklemiyordu. Kimse bana karışmıyordu ve özgürce yazabiliyordum. Şimdi beni rahatsız eden, bir atraksiyon olarak tanıtılmam. Tüm gözler üstümde. İnsanlar benden bir şeyler bekliyor."

Her şeye rağmen tüm kitapları iyi satmıştır. Kuzey ve güney eyaletleri arasında, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanan iç savaşın bitiminden sonra, Stowe ailesi Floridaya taşınır. Harriet kadınların oy verme hakkını savunanlar arasına katılır ve Heart and Home dergisinde tüm mesleklerin kadınlara açılmasını isteyen başyazılar yazar. Çünkü "kadınlar Tanrının ve doğanın onlara verdiği her türlü yetenekten faydalanmalıdır."

85 yaşına yaklaştığı son yıllarında, adına bir sürü efsaneler yaratılmıştır. Rivayete göre Başkan Abraham Lincoln bir toplantıda ona şöyle demiştir: "Demek bu büyük savaşı başlatan küçük kadın sizsiniz." Bu ifade doğru olsun olmasın, Beecher Stoweun Tom Amcanın Kulübesi adlı kitabı yazarak o zamanlar milyonlarca insanı seferber ettiği gerçektir.

Harrietin bir kadın yazar olarak görev anlayışını, İngiliz hikayeci George Eliota yazdığı bir mektupta görüyoruz: "Kitap, karanlığa uzatılan ve başka bir eli tutabileceği umulan bir el gibidir."

1. Abdülaziz

Sultan Birinci Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbulda doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultandır. Ela gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecidin vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı.

İsrafçı bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda bir terlik, bir entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecid, onun eğitimine çok önem verdi. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü.

Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok gelişmiş olan Sultan Birinci Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin planını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi.

Babür İmparatorluğu

Hindistanda kurulan büyük Türk devleti (1526-1858).

Baba tarafından Timurun, ana tarafından Cengiz Hanın soyundan gelen Zahirüddin Muhammet Babür, Fergana hükümdarı olduğu zaman (1494) on bir yaşında bir çocuktu. Bu yüzden saltanat iddiasında bulunan amcasının, dayısının ve daha başkalarının hücumuna uğradı. Hepsiyle çarpıştıysa da sonunda tahtından oldu (1501).

TAHT PEŞİNDE

Babür bu çarpışmalar içinde pişmiş cesur, iradeli, ince zekâlı bir adamdı. Yenilgisinden yılmadı, yanındaki askerleri ile birlikte Afganistana geçti, büyük bir güçlükle karşılaşmadan Kabili ele geçirdi (1504). Merkezi Kabil olmak üzere küçük bir devlet kurdu, Fergana ve Semerkanttan kaçıp gelen Türkleri de buralara yerleştirdi. Bir süre eski ülkesini geri almak, egemenliğini Türkistana yaymak için savaştıysa da bir sonuç alamadı. Bunun üzerine gözünü Hindistana çevirdi.

HİNT PADİŞAHI BABÜR

O zamanlar Hindistan kargaşalık içinde bir ülke, bir ülkeden de öte âdeta bir kıtaydı. Babür bunu fırsat bilerek güneye yöneldi. Zaten o sırada Delhi padişahlığı için kendisine başvurmuşlardı. Bu fırsattan yararlanarak Hindistana yürüdü, 1524te Pencapı, 1526da kanlı bir çarpışma sonunda Delhiyi ele geçirdi. Art arda diğer büyük şehirleri de ele geçirerek 1528e kadar Kuzey Hindistanın fethini tamamladı.

Babürün kurduğu imparatorluk 1858e kadar 332 yıl sürdü. Babürün ölümünden sonra yerine geçen Hümayun devrinde imparatorluk sarsıntı geçirdiyse de onun oğlu Ekber Şah zamanında en yüksek kudretine ulaştı. Avrupalıların Büyük Moğol İmparatorluğu adını verdikleri bu büyük Türk-Hint İmparatorluğu Babür ve Ekber şahların attığı sağlam temeller sayesinde yüzyıllarca yaşadı.

BABÜRNAME

Babür, aynı zamanda sairdi. Başından geçenleri, başarılarını ve yenilgilerini bu eserinde anlatmıştır. Türkçenin Çağatay diyeleğinde yazılmış olan Babürname büyük dillerin hepsine çevrilmiştir.

Admetos

Grek mitolojisinde, Teselyanın Ferai kentinin kralıdır. Apollon, tanrılar tanrısı Zeus kendisini Olimpostan sürünce, çobanlık etmeye başlamıştı. O günlerde Admetostan çok iyilik gördüğü için, onun Alkestisle evlenmesini sağladı. Admetos, eceli gelince, ailesinden kendi yerine ölmeye razı olacak birini bulabilirse, ölümden kurtulabilecekti. Gelgelelim, ağır hasta düşünce, kendi yerine ölecek hiç kimseyi bulamadı. En sonunda, karısı Alkestis kendini onun yerine feda etti. Admetosun hikâyesi "Dede Korkut Masalları" ndaki "Deli Dumrul" hikâyesini çok andırır.

Büyük Tümülüs

Gordiondaki büyük tümülüs, mezar odasının çukur içinde değil de zemin yüzeyinde yapılmış olmasıyla dikkat çeker. Mezar odası (iç boyutlları 5.15x6.20, yüksekliği 3.25m), kireç taşından kaba bir duvarla çevrilmiştir. Bu 53 metre boyundaki tümülüsün yapılış tekniğine gösterilen özen, tam mezarın Friglerin en güçlü döneminde yaşayan bir krala ait olduğunu düşündürmektedir. Çeşitli iddialara göre mezar ya Midasa ya da Midasın babası Gordiasa aittir.

“Anadolunun piramitleri” denilen tümülüslerden biri olan Büyük Tümülüsün 53 metre altındaki mezar odasının bozulmadan ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya konulan başarılı arkeolojik uygulamalardan biridir. Kazı başkanı Roudney S. Young eski tümülüsün 250 metre çapında ve 70-80 metre yüksekliğinde olabileceğini tespit etmiştir.

Agnostisizm

Bu anlayış, Tanrının varlığı karşısında şüpheci bir tavır almaktır. Bu görüş, İlkçağda Sofist filozof Protagoras tarafından öne sürülmüştür. Protagorasa göre, Tanrının duyularla algılanamaması, insanın ömrünün kısa oluşu, Tanrı hakkında bilgi edinmeyi engeller.

Huxley, agnostisizm deyimini ilk kullanandır. Ona göre, duyularımızın kavrayamadığı şeyler arasında Tanrı kavramı da vardır. Tanrıyı duyularımızla algılayamadığımız için var olup olmadığını yargılayamayız. Agnostisizm, doğrudan Tanrıyı reddetmemekte, ancak onu bilmenin mümkün olmadığını öne sürmektedir.

Ölü Gömme Geleneği

Frig beyleri ölülerini ya kayalara oyulmuş mezarlara ya da tümülüslere gömerlerdi. Kaya mezarlarının çoğu soyulmuş oldukları için mimari dışında fazla bilgi vermezler. Buna karşın tümülüsler, örneğin yığma mezar tipleri Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordiondadır. Bu yığma toprak mezarları kentin sırtlarında yer alır ve sayısı 100e yaklaşır.

Bu türde ölü gömme tekniği gelişmiş olarak birden ortaya çıkar. Bu durum tümülüs mezarlarının Frigyaya dışarıdan gelmiş olduğuna işaret eder. Gerçekten de Arnavutluk ve Makedonyada soylu kişileri gömmek amacıyla tümülüs mezarların MÖ 1800-1500den itibaren kullanıldığı bilinmektedir.

Frigya tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap yapısı çok ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerine uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de, Yunanistandan gelen etkilerle yakılmaya başlamıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülmüştür.

Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanmış, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilmiş , sonra da kuru kilden tepe yığılmıştı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artıyordu. Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir.

Frig tümülüslerini, Lidya ve Yunan mezarlarından ayıran; mezar odaları yapımında taş yerine tahta kullanılması, yığma tepe toprağının çevreye yayılmasını önlemeye yarayan krepis duvarı ve mezar odasınına geçit veren dromos kullanılmamasıdır. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerde olurdu.

Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kitleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköyde çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur.

Bu Boğazköy ve Pazarlıdaki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankarada yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankarada bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.

Din ve Kibele İnanışı

Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:

“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Birgün Midasın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenosu buldular. Dionisosu ararken yolunu kaybetmişti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midasın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenosu, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı... Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisosun yanına götürdü onu.

Dionisos, Silenosa tekrar kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka birşey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık... Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdügü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek... Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma...

Hemen Dionisosa koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıkabasa yedi içti. Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”

Bir ikinci öyküsü daha vardır Midasın. O da Apollonla ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas: “Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla güzel sesler çıkarıyordu; ama Apollonun gümüşten lirası her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi. Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollona verdi. ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Panı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.

Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midasın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı. Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midasın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.” Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.

Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıçaya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.

Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıçanın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attisi çıldırtır.

Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attisin kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attisin kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.

Mimari

Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolunun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlıda tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz. Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır.

Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş kerpiçten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı. Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlıdan başka Anadolunun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordionda rastlandı. Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadoluda eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir.

Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır. Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likyada da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.

Amerikalıların Gordionda son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordionda şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı. Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır.

Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yer alan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır. Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midasın mezarı olarak gösterilen Yazılıkayadaki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.

Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadoluda bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir. İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, tekrar yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanantının Gordiona girmesine neden oldu.

Dil ve Yazı

Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.

Gordionda bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır.

Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir. Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktatır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.

Friglerin Tarihi

Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabona göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadoluya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadoluya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesinde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolunun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.

Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordiona adını veren Gordiastır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianosa göre Gordias Thelmessoslu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midasın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanına dek yayılmıştır.

Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahyadan Kızılırmaka, Ankaradan Denizliye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midasın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlardır. Midas, Asurlarla barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistandaki Delphoi Apollon Tapınağına armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordionda yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.

MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadoluya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartuları güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmaka kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midasda (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.

Atlantis

Zaman: Bilinmiyor (İÖ yaklaşık 9600?/1520? / efsane)
Yer: Akdeniz? / Atlas Okyanusu?

Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solonun anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim. PLATON, KRİTİAS, İÖ 4. YÜZYIL.

İnsanlığın çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.

ATLANTİS: EFSANENİN İÇERİĞİ

Atlantisin doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platonun Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki "mükemmel" toplum konuşmasına değinir.

Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en popüler diyalogu olan Devlete atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokratese Devlette sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.

Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlette vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.

Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: "O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle." Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritiastır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropidesten, o da Yunan bilgesi Solondan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısırda Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platonun kendi anlatımına göre Kritiastâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.


(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platonun (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantisi ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircherin Atlantis haritası (1678). Platonun da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunlarının ötesine, Atlas Okyanusunun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!

MÜKEMMEL DEVLET, ATİNADIR, ATLANTİS DEĞİL

Mısırlı rahipler Solona "bütün kentlerin en iyi yönetileni" olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platonun mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atinasıdır. Rahipler Solona, eski Atinalıların en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar "Avrupanın ve Asyanın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti" savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet "Herakles Sütunları"nın ötesinden, Atlas Okyanusundan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantisti.

Atlantis, ta Mısıra kadar kuzey Afrikanın tümünde egemendi. Ancak Kritiasın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.

Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokratese şöyle der: "Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solonun anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim."

(Solda) Giritin doğusunda Zakrostaki Minos sarayından kristal bir vazo. Minosluların sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platonun diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanyada bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan "Elche Leydisi". Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.

ATLANTİS İÇİN TARİHİ BİR KAYNAK MI?

Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platonun zamanındaki Yunanlıların perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minosluların Giriti.

Bazı çağdaş bilimadamları Atlantisin yeri ve boyutları Kritiasta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platonun hikâyesinin Yunanistanın doğusunda ve Ege Denizinde Giritin kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.

İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoanınkinin iki katıdır. Theradaki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.

Bazıları için Minosluların Giriti Atlantistir ve Platon, Kritiasta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Giritin yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.

Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Theradaki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.

Başka bilimadamları Theradaki popüler Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minosluların buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platonun da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platonun Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.

(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşında (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Ispartanın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnellynin "Dolphin Boğazı"nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantisin denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.

ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ

Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881de, "Atlantis: The Antediluvian World" adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.

Donnellyye göre Platonun Atlantisi Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupanın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnellynin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantise, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.

Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatskynin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantislilerin uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.

Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantislilerden çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.

(Solda) Giritte Knossosta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Giriti önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platonun zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minosluların Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.

Platonun Görüşü

Platonun, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.

Ancak, Kritiasın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platonun tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platonun Atlantisinin Minos Giriti ile Theranın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atinayı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşının anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Ispartanın politik yapısı Platonun eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.

Son olarak, Kritiasta Atlantiste belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platonun vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritiasın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.

Platon, görüşünü belirtmek için Atlantisi neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platonun Atlantisi ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.

Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalıların Atlantislileri yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.

Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platonun bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.

EDEBİYAT VE ATLANTİS

Atlantis efsanesi, Ortaçağda Yunanlılardan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.

Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Baconun fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen "Nova Atlantis (Yeni Atlantis)", İsveçli Rudbeckin "Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)", Kristof Kolombu, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguerin "LAtlantida" adlı şiiri, Gerhardt Hauptmannın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoitin "Atlantide" adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.

Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusunun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.

Selimiye Camii

Edirnedeki popüler Türk camii.

Kanunî Süleymanın oğlu Selim II tarafından Edirnede popüler mimar Sinana yaptırılan Selimiye Camii, selâtin camilerinin en popüler lerinden biridir. Yapımı 1569dan 1675e kadar 6 yıl sürmüş ve yaptıran padişahın adıyla anılması için de Selimiye adı verilmiştir.

Mimar Sinan bu camiyi yaparken o zamana kadar hiç bir mimarın başa­ramadığı bir işi başarmış, önceki bü­yük cami ve kiliselerde görülmemiş bir ustalıkla bütün camiyi tek bir kubbeyle örtebilmiştir. Bu yüzden Mimar Sinanın şöyle dediği söylenir: «Şehzade Camiini çıraklığımda, Süleymaniye Camiini kalfalığımda, Selimiyeyi ustalığımda yaptım».

Gerçekten de o zamana kadar bu gibi eserlerde ana kubbe kademeli olarak yarım kubbelerin üstünde yükselirdi. Sinan, bu camide ana kubbeyi 8 filayağına dayanan sekiz köşeli bir kasnak üzerine oturtmuştur. Kasnak filayaklarına, filayakları da dış desteklere kemerlerle bağlanmıştır. Kubbenin yüksekliği 15,86 mdir (Ayasofyanın kubbesinden l m daha yüksek). Caminin içi İznik çinileriyle süslenmiştir.

ÜÇ ŞEREFE ÜÇ MERDİVEN

Caminin dört köşesinde yer alan dört minarenin dördü de üç şerefelidir. Giriş kapısının iki yanındaki minarelerin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılır. diğer minareler birer merdivenlidir; her birinin yük­sekliği 70,889 mdir. Minarelerin kubbeye yakınlığı camiye ayrı bir estetik güzellik vermektedir.

Selimiye bir külliye olarak yapılmıştır. Taş duvarlarla sınırlı geniş avlunun içinde dârülsıbyan (çocuk okulu), dârülkurra (Kuran kursu) ve medrese vardı. Ortasında oymalarla süslü bir şadırvan bulunan revaklarla çevrili Selimiye Medresesi şimdi müze haline getirilmiştir. Caminin cümle kapısı mermer sarkıtlarla süs­lenmiştir. Avlunun dış kapısında bile ince bir işçilik göze çarpar.

George Sand

DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1804-1876)

1805 1. Napoleon Avusturya ve Rusyayı yener.
1810 1. Napoleon, yazar Germaine de Staelin en önemli yapıtı Almanya Hakkındaki yasaklar ve yok eder.
1810 Kompozitör Frederic Chopin doğar.
1813 1. Napoleona karşı Alman Kurtuluş Savaşı.
1827 Goethe Dünya Edebiyatı kavramını ortaya atar.
1830 Pariste Temmuz Devrimi.
1830 Fransada medya a uygulanan sansür kaldırılır.
1832 Goethenin ölüm yılı. George Sandın ilk romanı (Indiana) yayımlanır.
1839 George Sand ve Frederic Chopinin Mayorka gezisi.
1848 Pariste Şubat Devrimi - George Sand bu devrime katılır. La Cause du Peuple dergisini kurar.
1855 Pariste Dünya Sergisi.
1855 Pariste ilk bonmarşe (süpermarket) açılır.
1855 George Sand, Balzacın ricası üzerine İnsanlık Komedyasının önsözünü yazar.
1857 Gustave Flaubertin Madame Bovary adlı yapıtının piyasaya çıkışı.
1863 Gustave Flaubert ile George Sand arasındaki mektuplaşmanın başlaması.
1867 Pariste ilk pnömatik posta (hava medya cı ile borulardan mektup iletimi).
1876 George Sandın ölüm yılında Almanyanın ilk kadın doktoru kendi muayenehanesini açar.

"EYLEMLERİ KONUŞTURABİLİRSİNİZ, ama İNANÇLARI DEĞİL; DÜŞÜNCE özgür OLMALIDIR."

Aurora, şafak kızılı - 19. yüzyıl başında yetişmekte olan bir genç kız için ne şiirsel bir isim! Genç Aurora aslında sevimli, uyumlu, toplumsal kuralların izin verdiği ölçüde zarif, çıtkırıldım ve aşırı süslü püslü olabilirdi. fakat bu Fransız kızı; Aurora Dupin, sözü edilen bu özelliklerin hiçbirine sahip değildi.

"Beni çok tuhaf buluyorlardı," diye tanımlar kendisini, daha sonra genç kızlık yıllarını anlatırken. "Körpe kemiklerim sertleşmişti. İradem, bedensel yorgunluğu yenme gücüne erişmişti. Ne aptalca bir temizlik tutkusu, ne de tüm erkeklerin hoşuna gitme arzusu egemendi mantığıma." Parisin güneyinde, Berrydeki Nohant çiftliğinde, büyükannesinin yanında yaşayan 16 yaşındaki Auroranın, öyle "tuhaf" gelişmesi nedensiz değildir.

Dört yaşındayken babası Albay Dupini kaybetmişti. Gelinini reddeden büyükanne Dupin, küçük Aurorayı yanına almış, 1817de on üç yaşındaki torununu, ölçülü bir eğitim ve itibarına uygun görgü kurallarını edinebilsin diye Paristeki İngiliz Augustin Manastırına göndermişti. Öğrenci Aurora yaklaşık üç yıl manastır kurallarına uygun olarak yaşayacaktı.

"Her gün belirli bir saatte uyanacağım... sadece sağlığımı korumak için gerekliyse uykuya zaman ayıracağım ve hiçbir zaman tembellikten yatakta kalmayacağım... Kendimi faydasız düşlere ve verimsiz düşüncelere kaptırmaktan özellikle kaçınacağım. Yüreğimde ne olduğuna bakılacak olsa, yüzümü kızartacak fantezilere kapılmayacağım. Karşı cinsten kişilerle yalnız kalmaktan hep kaçınacağım... En saygıdeğer niyetle de olsa bana herhangi bir teklif yapılacak olursa, bunu en kısa zamanda ebeveynlerime bildireceğim..."

Kızlar yatılı okulda çok sıkı gözetim altında yaşadıkları için "karşı cinsten biriyle yalnız olmalarına" zaten hiç olanak yoktur. Aurora manastır hayatının etkisi altında İncili, azizlerin ve din şehitlerinin yaşamlarını okumayı tutku haline getiren bir genç kız olur ve en büyük hedefi rahibeliktir.

Aslında büyükanne Dupin bu tür etkileri hiç hesaba katmamıştır. Auroranın bu niyetini öğrendiğinde derhal onu manastırdan alır. 1820 Şubatında Aurora Nohanta geri döner. Bu aşırı koruma altında kalmış, en katı kurallarla eğitilmiş kız, birdenbire özgürlük ve bağımsızlığı yaşar. Bu herhalde Auroranın kendisine de "tuhaf gelmiştir. Gene de çok kapalı giyinmek zorundadır ve yalnız başına tek adım bile atmasına izin verilmez. Şimdi artık hiç kimse onunla ilgilenmemektedir: "Her konuda kendi başımın çaresine bakmaya terk edilmiştim."

Büyükanne hastalanır. Şimdiye dek hep erkek çocukları eğiten ev öğretmeni Dechartes, Auroranın da bir erkek gibi giyinmesini tavsiye eder. O da "erkek giysisi, kasket ve tozluk" giyip, öğretmeni ava çıktığında ona eşlik eder. "Bana gelince, yeni giysilerimi durmadan çalılıklara takılı kalan işlemeli eteklerimden daha rahat ve kullanışlı buluyordum," diye belirtir o zamanı anlatırken.

İmkân buldukça bundan böyle de pantolon giyme olanağı yaratacaktır. Parisi erkek giysileri ve çizmeleriyle, merakla ve öğrenme hırsıyla bir baştan ötekine dolaşacaktır. Tiyatroda, kabarede, müzelerde ve kahvelerde erkek giysileriyle oturacaktır -çünkü ilgi çekmeden ve refakate gereksinme duymadan istediği her yere bu giysilerle gidebilmektedir. Herkes onu üniversiteli bir genç sanmaktadır. "Hiçbir şey beni yapmak zorunda olduğum ve yapacağım şeylerden alıkoyamaz," diye yazar.

"Kalbim bana adalet duygusu ve cesaret veriyorsa, önyargılara aldırmam bile." Ve: "Dünya ile ilgim zaten çok az." Evet, yazmaya başlamıştır. İlk taslakları yastığının altında saklar. 17 yaşındadır şunları yazdığında: "Ahlaki konularda adaletin cinsiyeti olmaz. Erkektir veya kadındır, Tanrı nasıl istemişse; fakat Onun yasası hep aynıdır. İster bir çocuğun annesi olsun, ister bir ordunun generali; insanın vicdanı tek yargı organı olduğu için, eğer istersem, ihtiyatı elden bırakıp tüm azarları ve koğuşturmaları göze almak pahasına tehlikeli ve güç görevleri üstlenebilecek yeteneğim var."

Büyükannesi ölünce, 17 yaşındaki Auroraya Nohant çiftliği, Pariste özel bir ev ve Narbonne Oteli miras kalır. Ölümünden önce büyükannenin torununa söylediği son cümle "En iyi arkadaşını kaybediyorsun," olur. Kaçık tabiatlı öğretmeni Dechartes, Aurorayı garip bir tören düzenlemeye ikna eder. Büyükannesi gömülmeden önce Aurora onunla babasının mezarına gidecek, mezar açılacak ve Aurora babasının iskeletini öpecektir. Aurora bunu kabullenir ve hiç de garip bulmaz. Aurora gerçekten güç ve tehlikeli

görevlerden korkmaz. Aslında garip olan şey daha 18ini bitirmeden gayet resmi bir şekilde evlenmesi ve sanki bir gecede "ruhani işleri" bir yana bırakmasıdır. Hatta -en azından kendi iddiasına göre- "en ufak bir pişmanlık" duymamasıdır. Aurora şimdi Madame Dudevantdır ve nikâhından tamı tamına dokuz ay sonra bir erkek çocuk annesi olur. Madame Dudevant mutlu mudur? Birkaç ay için mutlaka. ama sonraları...

Evli çiftin ortak yanlarının pek az olduğu ortaya çıkar. Bunun dışında genç kadın yavaş yavaş evlilikte kadının haklarının ne kadar az olduğunu anlamaya başlar: Romanında serbest aşk ve sevgisiz bir evliliğin engellerini yıkmak için mücadeleye başlayıncaya kadar birkaç yıl daha geçecektir. Daha sonraları kâğıda dökeceği düşünce ve duyguları şimdiden kafasına yerleşmiştir ama.

Casimir Dudevant karısını kaçık ve delişmen olarak nitelemektedir. Daha kötüsü, kocasının yazı masasında sakladığı, içinde bir tomar en kötü bedduaların bulunduğu paketi Auroraya "vasiyet" olarak bırakmasıdır. Aurora onu bulup okuyunca kesin kararını verir. Artık bir gün daha bu adamla yaşayamayacaktır. "Aman Tanrım! Nasıl bir vasiyet bu! Bedduadan başka bir şey yok! Bana karşı kötü, gerçek arzularının ve öfkesinin tümünü biraraya getirmiş. Sapıklığım hakkındaki tüm düşünceleri, karakterimi aşağılayan tüm duyguları... Bu ders beni nihayet uykudan uyandırdı!"

Madame Dudevant kocasından yılda 3000 frank nafaka ister. Yılın 6 ayını Pariste, kalan zamanı Nohantta geçirmek istemektedir. İsteklerinin hepsi hemen gerçekleşecek ve de en ufak bir tartışmaya girilmeyecektir. Öylesine kararlıdır ki, kocasının bu isteklerini kabul etmekten başka bir seçeneği kalmaz.

Paris, 1831: Dokuz yıllık bunaltıcı evlilikten sonra Aurora tekrar kendini bulur. Kendi diktiği erkek giysileri, sağlam, demir ökçeli çizmeleri ile kenti bir ucundan ötekine dolaşır: "Kendimi bir dünya seyahati yapabilecek kadar güçlü hissediyordum. Giysimin şimdi korunacak hiçbir şeyi kalmamıştı; her havada ve günün her saatinde dışarı çıkabiliyordum... Basitliğiyle her türlü şüpheyi uzaklaştıran giysimi çok büyük bir güvenle taşıdığım için ne kendim ne de giysim dikkat çekiyordu."

Aurora Dudevant -hâlâ bu adı taşımaktadır- Pariste bir çatı katında genç yazar Jules Sandeau ile birlikte yaşamaktadır. İkisi birlikte daha sonra J. Sand imzası ile yayınlanacak olan -Rose et Balance- adlı kitabın yazımında çalışırlar. Günün birinde kayınvalidesi Aurorayı ziyarete gelir ve aralarında şu konuşma geçer: Madam Dudevant:

- Kitap yayınlama niyetinde olduğunuz doğru mu?
- Evet, Madam.
- Ah, çok tuhaf bir düşünce bu.
- Evet, Madam.
- Peki. Güzel güzel da, umarım taşıdığım adı basılmış kitap kapaklarına koymazsınız!
- Aaa, tabii ki hayır Madam, hiç endişelenmeyin.

Dudevant adını bir kitap kapağında okumak zorunda bırakmaz kayınvalidesini. Dolayısıyla yazarlık kariyerine kendi seçtiği bir takma adla başlar. George Sand adını alır.

Onu edebiyat dünyasına attığı ilk adımlarında izleyelim biraz da. Geçtiğimiz yüzyılda bir kadın geçimini yazarak kazanmak isterse ne olur? İlişkiler kurmaya çalışır, korunacağını umar. Bunu bir genç adam da yapardı. ama Aurora Dudevantın yaşadıkları erkek cinsiyetli tanınmamış bir yazarın asla başına gelmezdi. George Sand daha sonraları iki tipik olaydan söz eder.

Kuzeybatı Fransanın soylularından romancı Mösyö de Keratryyi ziyaret eder. "Açık konuşacağım," diye selamlar adam Aurorayı, "Bir kadın yazmamalı... Beni dinleyin: Kitap yapmayın. Çocuk yapın!" Bu sözler üzerine Aurora yüksek sesile gülerek şu yanıtı verir: "Ama rica ederim Beyefendi, bu reçeteyi siz kendinize uygulayın."

Buna benzer bir deneyim taslaklarını okusun diye verdiği yazar Henri de Latouche ile yaşanır. Yazar sakin bir şekilde taslağa bakar, sonra bilgi edinmek için "Çocuklarınız var mı Madame?" diye sorar. "Maalesef var! ama ne onları yanıma alabiliyorum ne de onlara geri dönebiliyorum." o "Ve siz Pariste kalmayı ve geçiminizi kaleminizle kazanmayı istiyorsunuz?" - "Bunu mutlaka yapmak zorundayım. " - "Bu hiç de güzel değil, çünkü başarı şansınız olacağını sanmıyorum. İnanın bana: En iyisi, tekrar kocanıza dönmeniz."

Ayrıca, demin anlatılan sahnede George Sanda karşı öylesine itici davranan Latouche, giderek onun en iyi arkadaşlarından biri ve destekçisi olur. Mizah dergisi Figaronun yayıncısı olan Latouche onu kendi redaksiyon ekibinin içinde çalıştırır. Bu, Georgea öğrenme ve aynı zamanda para kazanma olanağı verir. "Gazeteler Bav George Sanddan övgüyle söz ediyorlardı. Yazarın kalbinin ve ruhunun trend lerini açması için bir yerlerde bir kadın parmağının işin içinde olabileceğini fark etmişlerdi. fakat tarzı ve yargıları ancak bir erkekten beklenecek kadar erkeksi, diye açıklamada bulunuyorlardı." Tek başına çıkardığı ilk romanı Indianaya (1832) medya ın tepkisini, Hayatımın Öyküsünds böyle anlatır George Sand.

Ayrıca tarzının ve yargılarının "tipik erkeksi" olarak değerlendirilmesi, onu hiç kızdırmaz. Önemli olan kitabıyla başarıya ulaşmasıdır, hem de büyük başarıya. şahsen tanıdığı Balzac onu "büyük yetenek" olarak kutlar. Yazar ve eleştirmen Sainte-Beuve, "Söylemek gerek, Madam, siz gerçekten ender ve güçlü bir yaratıksınız," der.

İlk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerinde kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır. Bu okurlarının çoğuna "dokunaklı" gelmiş olabilir; aslında mesele yazarla roman tipleri arasında karşılaştırma yapmaktır. Leliada (1833) George Sand kendisini anlatır.

"Ahlak dışı" olarak değerlendirilmesine rağmen bu kitabı ile de inanılmaz bir başarıya ulaşır. Erkek takma adıyla bir kadın yazar, çoğunlukla kadın ve erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri ortaya koymaktadır. Rahatça uzun hikâyeler yazabilmektedir, kendisine eziyet etmeden. Bir gecede rahatlıkla otuz sayfa kadar çıkarabilmektedir. Bir kitabı bitirir bitirmez, yeni bir roman üzerine çalışmaya başlar.

1866da yazar Gustave Flaubert ile sürdürdüğü mektuplaşmalardan birinde cümlelerin kaleminden ne kadar rahat aktığını anlatır. Geceler boyunca bir tek kelimenin arayışı içinde olan Flaubert ise ona hak verir: "Aklınıza gelen fikirler bir sel gibi zengin ve canlı. Bende ise incecik bir sızıntı gibi. Bir şelale oluşturabilmek için bir sürü hüner göstermek zorunda kalıyorum."

Tüm yaşamı boyunca kalıcı olan bu büyük enerjiye sahip olmasaydı, George Sand oynadığı farklı rollerin üstesinden gelemezdi. Bir yazar olarak işini tutkuyla yapmıştır. 19. yüzyıl Fransasının en popüler erkeklerinin sevgilisi ve arkadaşıdır. Bir anne olması, kendisini diğer kadın yazarlardan ayıran gerçektir.

1832 ilkbaharında George Sand üç buçuk yaşındaki ikinci çocuğa Solangeı Pariste yanına alır. Hâlâ Casimir Dudevant ile evlidir. Ancak 1836da ondan boşanır. fakat yalnız değildir. "Boşandıktan sonra Alfred de Musset ve Frederic Chopin ile tutkulu aşk ilişkileri yaşadı." (Yeni Brockhaus sözlüğünden bir alıntı.) Tabii (boşanmasından önce

başlayan) bu "maceralar" George Sandın özgeçmişinden soyutlanamaz. Herhalde hiçbir aşk ilişkisi üzerine Sand/Musset üzerine olduğu kadar çok yazı yazılmamıştır. En yalın edebiyat tarihlerinde bile "romantik âşıkların modeli" olarak bu iki ozan çıkar ortaya.

22 yaşındaki "Weltsehmerz" ozanı ve o zamanlar Pariste gündemde olan - Goethenin Werther tercümelerinden de etkilenmiş bulunan- Musset, yirmi dokuz yaşındaki George Sand ile tanışır. birlikte Venedike giderler. Daha yolda iken şiddetli tartışmalar başlamıştır. Barışmalar. Kıskançlık sahneleri. Musset hastalanır. Sand, Musseti tedavi eden İtalyan doktora âşık olur. Musset yalnız başına Parise döner. Sand doktor ile birlikte birkaç hafta sonra Parise dönüş yapar. tekrar barışırlar. Sonra da kesin olarak ayrılırlar.

Bu aşk dramı bir dizi kitaba konu olur. İlk olarak Alfred de Musset bu mutsuz aşkını Zamanımızda Bir Çocuğun İtirafları (1836) kitabında anlatır. George Sand bu kitaba Elle et Lui (Kadın ve Erkek) adlı romanı ile karşılık verir. Şimdi de Alfredin erkek kardeşi Paulündür söz sırası ve Lui et Elle (Erkek ve Kadın) kitabını yayınlar. Daha sonra Mussetin eski kız arkadaşının da bu konuda söyleyeceği olacaktır. Lui (O) adını verir kısaca romanına.

George Sandın hareketli yaşamı, zamanının ileri gelenleriyle çok yönlü ilişkileri aslında ciltler doldurabilir. fakat bunun yanında bir özelliği çoğunlukla görmezlikten gelinir: George Sand aynı zamanda bir annedir. Ve bu görevini çok ciddiye almıştır. Yazar olarak yeteri kadar para kazanır kazanmaz küçük kızını, daha sonra da büyük oğlunu yanına alır.

Bugüne dek sayısı zaten az olan çocuklu kadın yazarların da çok azı günlük yaşamlarını çocuklarıyla birlikte geçirdikleri için George Sandın bundan yaklaşık 150 yıl önce bu "çifte yükü" nasıl sırtlandığını duymak ilginçtir. Gün boyu küçük kızı ile Luxembourg Parkına gezmeye gittiğini ve ancak akşamları kızı uyuyunca yazmaya fırsat bulduğunu anlatır.

Tüm çalışan annelerin tipik vicdani rahatsızlıklarını da bilmektedir: "Çocuklarımla birlikte olduğum zamanlar sadece onlar için ve onlarla yaşamak istiyordum. Arkadaşlarım bana geldiklerinde onları yeterli göremediğimi ve aralarında dağıldığımı belirterek kendimi suçluyordum. Gerçek yaşamın bir düş gibi yanımdan gelip geçtiğini ve romanın hayal dünyasının acı gerçekliğiyle ruhuma çöktüğünü hissediyordum."

İki çocuğu ve besteci Frederic Chopin ile 1838-39 kışını Mayorka adasında geçirir. Daha sonra bu "aile gezisi" hakkında etraflı ve canlı bir yazı yazar: Mayorkada Bir Kış. Sık sık tekrar basılan bir metindir bu. Oldukça dindar olan Mayorkalılar üzerinde bu dört gezgin korkutucu etkiler uyandırmış olmalı. George ve kızı pantolon giyerler.

Ciğerlerinden ağır hasta olan Chopin (sadece bu nedenden ötürü zaten yeterli şüphelidir) çocukların gözleri önünde George Sand ile birlikte yaşamaktadır. Sand onun gözdesi gibidir. Ayrıca hiçbiri kiliseye gitmez. 34 yaşındaki aile anası George kiliseye gitmek yerine, soğukkanlılıkla kayalara tırmanır, yataktaki böceklere kızar, çorba içindeki akreplere küfür eder ve bütün bunları daha sonra esprili, renkli seyahatnamesinde dile getirir. Bu yapıtı 150 yıl önceki gibi bugün de hâlâ aynı zevkle okunabilmektedir.

Yaşamı boyunca daha bir sürü gezi yapar ve bu gezileri yazıya döker: "Gezi sanatı neredeyse yaşamın bilimidir. Bu gezi bilimiyle gurur duyuyorum." Tozlu, güneşten yanmış, dağınık saçlarıyla etrafı inceler ve kendisini "ip cambazı" sandıkları için keyiflenir. Dayanılmaz bir güç vardır içinde. Özgürlüğünü kocasına karşı nasıl savunduysa, sevgililerine karşı da savunur.

Honore de Balzac gibi çağdaşları, onun "erkeğin başat kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu" kabul ederler. fakat bu onun edebiyat alanındaki başarılarının da aynı eşitlik anlayışı ile kabul edileceği anlamına gelmez.

Ünlü bir roman yazarı olmasına rağmen Academie Françaisee kabul edilmez, örneğin. Bu şeref erkeklere aittir. Peki George Sandın buna karşı tavrı ne olur? Bir yazısında düzene saygı duyduğunu ve üyelerin erdemlerini kabul ettiğini belirtir. fakat kendisinin eskimiş ve çağın gerisinde saydığı bir kuruma üye olmaya da ihtiyacı yoktur. Tabii onun bu açıklamalarını hemen hemen hiç kimsenin kabul etmemesi doğaldır.

Birçok insanın "Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş" diye arkasından konuştuğunu hisseder. Bu sözlere George Sandın yanıtı, "Tam aksine, bu ciğer çoktan kokuşmuş," şeklinde olur. (Ayrıca Academie Françaisee Sandın ölümünden 102 sene sonra ilk defa bir kadın kabul edilecektir; yazar Marguerite Yourcenar.)

George Sand 72 yaşında ölür ve Nohanta, genç kız olarak baskısız ve uzlaşmasız, "tuhaf biri olarak büyüdüğü yere gömülür. Cenaze törenine Gustave Flaubert, Ernest Renan, Alexandre Dumas gibi Fransanın popüler yazarları gelir. Mezarı başındaki görkemli anma konuşmasını Victor Hugo kaleme almıştır.

George Sandın son yıllarında onunla mektuplaşan ve düşünce alışverişinde bulunan Gustave Flaubert, Sanda karşı âdil olmaya çalışan nadir kişilerden biridir. Rus yazar Ivan Turgenyeve 1876 Haziranında şöyle yazar: "Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu; ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şefkat olduğunu bilmek için onu benim tanıdığım gibi tanımak gerekir."

Abaza Paşa İsyan

Sultan Genç Osmanın öldürülmesini bahane eden sipahiler 22 Mayıs 1622 günü ayaklandılar. Abaza Paşanın ayaklandığı haberinin de İstanbula gelmesi üzerine Genç Osman faciasını bahane eden sipahiler ikinci defa ayaklandılar. Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine, Sultan Genç Osmanın katillerinden olan Cebecibaşı ve Genc Osmanın katledilmesinde Cebecibaşına yardım eden Kara Davut idam edildi.

Avarlar

İkinci Türk İmparatorluğunu kuran kavim (lll.-IX.yy.).

Hun İmparatorluğundan sonra Orta Asyada, Avar İmparatorluğu kuruldu (M.S. III. yy.). Kore Yarımadasına kadar yayılan bu devlet önce Çinlilere yenildi (458), sonra Göktürkler tarafından yıkıldı (522).

Bu yenilgiden sonra, Avarların büyük bir bölümü batıya göç etti. Bir süre Volga dolaylarında ve Güney Rusyada yaşadıktan sonra, Macaristan merkez olmak üzere Tuna yöresine yerleştiler ve yine büyük bir imparatorluk kurdular. 573-882 yılları arasında toprak anlaşmazlığı yüzünden Bizans ile birkaç kere savaştılar, bu savaşların çoğu yenilgiyle sonuçlandı. Böylece Avarlar zayıf düştüler, sonunda Şarlman (Büyük Kari) Avar İmparatorluğunu ortadan kaldırdı, Avar kavmi İslavlara karışarak eridi.

Avarlar da birçok Türk kavmi gibi göçebe bir kavimdi. Devlet çeşitli kabilelerden oluşan bir federasyon biçimindeydi. Bir asker ve savaş düzeni içinde yaşayan Avar Devletinin başında bir kağan bulunurdu. genellikle atlı olan Avarların başlıca silâhı ok ve yaydı, ama kılıç da kullanırlardı. Avarların bir kısmı zamanla göçebelikten çıkıp yerleşik hayata girmiştir. Bunlardan bir kısmı ticarette başarı göstermiştir. Macaristanda kazılan on beş bin kadar Avar mezarında, Avarların yaşayışı ile ilgili pek çok eser bulunmuştur.

AVAR KAVALI

Macaristanda Janoshida (Szolnik ili) bölgesinde 1933 yılında yapılan bir kazıda, bir erkek iskeletinin el kemikleri arasında bulunan bu çifte borulu kavalın ses delikleri 2+5 şeklindedir. Benzerlerine Kafkasya. Volga ve Türkistan dolaylarında bugün de rastlanır.

Amerika Bağımsızlık Savaşı

Bu savaş aslında bir bağımsızlık savaşı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine 13 İngiliz Kolonisinin İngiltereye karşı ayaklanmasında vergi meselesi temel sebep olmuştur. Zira 1756-1763 Yedi yıl Savaşları sonucunda İngiltere, Fransadan Hindistan sömürgesini kapmış olsa da bu savaş esnasında oldukça çok para harcamış ve bu açığı gidermek için Amerikadaki kolonilerine ağır vergiler dayatmıştır.

1765te vergi meselesinden çıkan sürtüşme, 1775lerde iyice dallanıp budaklandı. 1776ya gelindiğinde Thomas Jeffersonın kaleminden çıkan Bağımsızlık Beyannamesinin ilanı ile 13 Koloni ve İngiltere arasında çıkan çatışma "Bağımsızlık Savaşı" haline gelmiştir.

İnsanların kalıtsal , yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır. Bu içeriğe sahip Bağımsızlık Beyannamesi, demokrasi ve siyaset bilimi açısından, ilk defa olarak insanların kalıtsal sahip oldukları hak ve hürriyetleri ve demokrasinin temel ilkelerini belirlemesi nedeniyle çok önemlidir.

Bu arada savaşın bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi üzerine, Sevil Berberi ve Figaronun Düğünü operalarının yazarı Beaumarchaisin ileri sürdüğü fikirler çevresinde Fransa askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikalılara yardım etmeye başladı. Fransa, bu şekilde İngiltereden 7 yıl Savaşlarının hıncını çıkarmaya çalışıyordu.

1778de Amerika ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Bu arada Fransız General Lafayette, 1777den beri yanındaki gönüllü gruplar ile Amerikada İngilizlere karşı çarpışmakta ve oradaki bağımsızlığa gidişi adım adım gözlemektedir. Amerikaya yaptığı yardımlar, Fransız bütçesini ve ekonomisini altüst etmişse de Amerika 1783 yılında bağımsızlığına kavuşacaktır.

Afrika Dinleri

Afrika insanının dinsel dünyası Avrupalılarınkinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte Avrupa dininin temelinde yatan birçok kavramda Mısır, Hint ve Avrupa etkisini birarada görmek mümkündür. Bu nedenle de çeşitli inanç sistemleriyle dolu olan Zenci Afrikanın dinsel yaşamını bütünüyle kavramak oldukça güçtür. Ne var ki, Afrikadaki yerli dillerin yeterli öğrenilmesi ve Afrika asıllı incelemecilerin katkıları ile Afrika dinleri daha bir açıklık kazanmış, dinsel olguları açıklamak için gerekli olan terim ve kavramları saptamak kolaylaşmıştır.

Afrikadaki ilkel çağdaş dinler arasında en çok Animizm, Fetişizm ve Totemizm yaygındır. Özellikle Orta Afrikada, Asyada ve Pasifik Okyanusunun bazı adalarında, hâlâ, yaklaşık olarak 140 milyon kadar insanın kabul ettiği Animizm (Canlıcılık) inanışına göre, yalnız canlı varlıkları değil cansız varlıkları da, birer rufa yönetir. Animizmi tabiatta insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden din olarak tanımlayabiliriz. Zenci Afrikada Animizm, tslamiyetten hemen sonra gelmektedir. Yapılan istatistiklere göre Afrikadaki müslüman sayısı 102 milyon, animist sayısı 95 milyon, Hıristiyan (katolik, protestan ve kıptî) sayısı ise, yaklaşık olarak 60 milyondur.

Animizm terimini, ilk defa 1871 yılında antropolog E.B. Taylor "ruhsal varlıklar" a inanma anlamında kullanmıştır. Taylora göre animizm, tikel ruhların ölümden ya da bedenin tahribinden sonra da yaşamaya devam ettikleri inancına dayanır. Buna göre ruhlar, önemle-lerine göre, değişik düzeylerde bulunan ve tikel ruhlardan tanrılara kadar uzanan bir hiyerarşi meydana getirir.

Taylor, "ruh" kavramının kökenini, insanların rüyalarında ve hayallerinde temellendirmiştir. Ona göre ilkel insanlar, özellikle uyku sırasında ruhun bedenden ayrılıp dolaştığını, değişik biçimler aldığını düşünmüşler, bu yüzden insanın ölümünde de ruhun, ama bu defa sürekli olarak, bedenden ayrıldığını sanmışlardır, Çağdaş antropoloji açısından kesinlikle bilinen bir şey varsa o da, birbirinden çok farklı kültür ortamlarında yaşayan insan topluluklarının tümünde "hayalet-ruh" kavramının bulunduğudur. Taylor, bu verilere dayanarak "Animizm" i, dinlerin evreminde bir başlangıç aşaması saymıştır.

Animizm, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra başıboş kalmadığına, canlı ya da cansız başka nesnelere de girdiğine, başka bir deyişle "ruh gücü"ne inanır. Yalnız hayvanlar yada bitkiler değil, taşlar bile, ölümle bedenden ayrılan insan ruhu için birer barınak meydana getirir. Animizm inancına göre, ruhun bedenden kesinlikle ayrılması için, ölümü beklemek de şart değildir. Ruh, geçici bir süre için bedenden ayrılıp, canlı ya da cansız başka bir bedene girebilir, daha sonra tekrar eski bedeninedönebilir. Dinsel anlamda fetişizm düşüncesi de bu inanca bağlanır.

Musa ve Çıkış

Zaman: İÖ 13. yüzyıl?
Mekân: Mısır/Sina Yarımadası

İsrailin Allahı Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki, çölde bana bayram etsinler. ÇIKIŞ 5: l

Tevratın Çıkış Kitabı İsraillilerin Mısırda baskı altında bulunmalarının ve Musa tarafından kölelikten kurtarılmalarının hikayesiyle başlar. Musa İsrailli bir çiftin oğlu olmasına rağmen Mısırlı bir prenses tarafından yetiştirilmişti.

Yetişkinliğinde bîr İsrailli köleyi döverken yakaladığı Mısırlı bir kâhyayı öldürmüştür. Yaptığı iş açığa çıkınca Musa çöle kaçmak zorunda kaldı. Burada Yanan Çalı önünde Tanrıdan bir vahiy aldı. Bunun sonucunda Mısıra döndü ve kardeşi Harun ile İsraillilerin salıverilmelerini talep etti. Firavun bu isteği reddederek ülkesinin başına on felaket getirdi.

Ailenin ilk doğan çocuğunun ölmesi olan onuncu felaket bütün Mısırlı aileleri de etkilediği için Firavun İsraillilerden Mısırı terk etmelerini istedi. Tanrı Mısırın doğusundaki çölde İsraillilerin geçebilmeleri için Kızıldenizin açılmasını sağladı ama sonra sular yine kapandı ve Firavun fikir değiştirdiği için onları kovalayan Mısırlılar boğuldular.

Bilim adamlarının hepsi Musanın varolduğuna ya da Mısırdan çıkışın yazıldığı gibi olduğuna inanmaz. Çoğu, on felaketin ve Kızıldenizi geçme mucizelerinin sunulduğu biçimiyle efsanevi olduğuna inanırlarsa da, özellikle Çıkış, Sayılar ve Tesniye kitaplarında yeralan metinlerde tarihi bilgiler vardır.

İki düşünce akımına genelde "minimalist" ve "maksimalist" adları verilir ve Çıkış hikâyesi üzerindeki tartışma İsrail tarihi için Tevratın bir kaynak olarak kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin daha büyük tartışmanın bir parçasıdır.



Sina Dağı ve çevresindeki dorukların havadan görünüşü.

Minimalistler, on felaket ve Kızıldenizin yarılması mucizeleri konusunda Mısırda, Sinada ya da başka bir yerde kesin kanıtlar olmaması üzerinde dururlar. Onlar Tevrattaki hikâyelerin sözde anlattıkları olaydan çok sonra, İÖ 6. ve 2. yüzyıllar arasında ortaya çıktığına inanırlar. Ayrıca o zaman tarih yazmak diye bir şey olmadığından Tevrattaki hikâyeler yalnızca efsane ve folklor olarak güvenilmez ve yanlıştır. Arkeolojik ve tarihi araştırmalar bu nedenle Tevrata ışık tutamaz.

Diğer yandan çoğunluk görüşünü oluşturan "maksimalistler", Tevratın, anlattığı olaylardan çok sonra yazılmış olduğunu kabul etmelerine rağmen, metinler konusunda farklı görüşe sahiptirler. Nabukadnezzar ve Babilliler İÖ 587/6da Birinci Tapınakı yıkıp halk liderlerini Kudüs ve Yehudadan Babile sürgüne götürmüşlerdi. İşte Tevratın kitaplarından çoğu sürgünlerin çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklarından toplanarak orada son şeklini almıştır. Bu nedenle Tevrat hikâyelerinde önemli miktarda tarihi bilgi vardır.

Bu bilimadamları Sina Dağında Yasayı (Torah) alan Musanın başında bulunduğu gruba ilişkin bir metin oluşuna işaret ederler. Musa önderliğinde Çıkışa ek olarak Tevrat metinlerinde Sinada pek çok yolculuk hakkında izler bulunduğundan eski İsraillilerin uzun bir dönem içinde gidip gelmiş oldukları en azından mümkündür. Çıkış yolu ve bugün Sinada adları bilinmeyen mekânların yerleri konusunda emin olmak imkansızsa da bu bilimadamları arkeolojik ve tarihi araştırmaların kutsal kitap hikâyeleri üzerine ışık tutabileceğine inanırlar.



İsrailliler Kızıldenizi geçerlerken kendilerini kovalayan Mısırlılar sularda boğuluyor. Suriyede Dura-Europostaki sinagogdan bir fresk, 3. yüzyıl ortaları.

MISIRDAKİLER İSRAİLLİLER MİYDİ?

Minimalistler ne Musa ya da Çıkış için ne de Kenanda İsrailli varlığı için somut bir kanıt olmadığını ve Tevratın bu bölümünün daha sonraki bir dönemde uydurulduğunu savunurlar. Ancak maksimalistler Mısır, Sinada ya da başka bir yerde Musa ve Çıkışla ilişkili belirli bir şey olmamasına rağmen, Mısırda Sami ırkından insanların bulunduğuna ve ÎÖ 13-12 yüzyıllarda Yehudanın merkezi yaylalarına yeni bir halkın geldiğini gösteren ikinci derecede kanıtlar bulunmasına işaret ederler.

Bunlar Mısır tarihinin bilinen gerçeklerini kullanarak İÖ 19. yüzyıldan ve belki de daha öncesinden Sami göçebe gruplarının Mısıra ticaret yapmaya, gıda maddesi almaya ve bazıları da mümkün olursa özellikle Nil deltasının doğu kısmına yerleşmeye geldiklerini gösterirler.

Bu göçebeler arasında İsraillilerin ataları, Yakubun liderliğindeki patriyarkal klanlar da vardı. Bunlar Mısıra Yusufa katılmaya gelmişler ve kendilerine şimdi Doğu Delta Bölgesiyle ilişkilendirilen Goshen ülkesine firavun emriyle yerleşip firavunun hayvanlarını gütme görevi verilmişti.

Mısırlıların bir zayıflık döneminde özgün yerleşimcilerin soyundan gelenler Delta Bölgesinde kendi hâkimiyetlerini elde edip başkentlerini Avariste kurdular. Bunlar tarihte Hiksoslar adıyla anılırlar ki, bu kelimenin anlamı "yabancı dağlık ülkenin reisleri" demektir ve bu da güney Kenanın iyi bir tanımıdır.

İÖ 16. yüzyıl ortalarında tekrar başa gelen yerli bir hanedan bunların liderlerini Mısırdan kovmuştur. Sami köylülerin çoğu ülkede kalmışlar ve deltanın tarımcı nüfusunun bir parçası olmuşlardır. Tevratta "Yusufu bilmeyen yeni bir kral" (Çıkış 1:8) tarafından "esir edilen"ler bu insanlardır.

Burada herhalde İÖ 1307de iktidara gelen ve üsleri yaptıklarına bakılırsa Doğu Delta Bölgesiyle ailevi bağları olan 19. hanedan firavunlarına yapılan bir atıftır. Bunların başkenti Avaristen pek uzak olmayan Pi-Ramessu idi (Tevratta Raamses, günümüzde Qantir).

Bu firavunlar aralarında Pi-Atum (Tevratta Pithom, günümüzde Teli el-Rataba) da olan başka kentler de kurdular ve Sina ile diğer yerlerden bedevilerin girişini önlemek için bir sınır kaleleri zinciri ve ikmal depoları inşa ettiler.

Firavunlar bu işlerde bölge halkını Ortaçağ Avrupasındakine benzeyen bir angarya çalışma sisteminde kullandılar. Mısır köylüleri arasında diğer göçmenlerin yanısıra Hiksosların soyundan gelenler de vardı ve hiç kuşkusuz bu insanların hepsi bu zorunlu çalışmadan kaçmak istiyorlardı. Böylece İsraillilerin karışık bir halk grubuyla birlikte Mısırı terk ettikleri söylenir (Ve İsrailoğulları, çocuklardan başka altı yüz bin kadar yaya erkekler olarak Ramsesten Sukkota göç ettiler. Ve koyunlar, sığırlar, pek çok hayvanlarla karışık çok halk da onlarla beraber çıktı. (...) Ve İsrailoğullarının Mısırda oturdukları müddet dört yüz otuz yıl idi. Ve vaki oldu ki, dört yüz otuz yılın sonunda Rabbin bütün orduları Mısır diyarından aynı günde çıktılar. Onları Mısır diyarından çıkardığı için Rabbe çok ehemmiyetle tutulacak bir gecedir. Çıkış 12:38-41).

Bu nedenle pek çok uzman Çıkışın en iyi İÖ 13. yüzyılda II. Ramsesin uzun hükümdarlığı dönemine (İÖ yaklaşık 1290-1224) uyduğuna inanırlar.



(Solda) Musa, On Emirin yazılı olduğu tabletleri taşıyor, İsrailliler aşağıda; Alba Kitabı Mukaddesi, 1422. (Sağda) İsrail Merneptah Dikilitaşında, firavunun Kenandaki zaferleri ve İsrail halkının yok edilişi anlatılıyor.

HİCRET YOLU

Musanın İsraillileri Mısırdan hangi yoldan çıkardığı gerçekten tam bir muammadır. İbrânice "Yam Sufun İngilizceye neden "Saz" (Reed) Denizi yerine Kızıl (Red) Deniz olarak çevrildiği bile bilinmemektedir. Ve bu denizin nerede olduğu da bilinmemektedir. İsrail yerleşim alanlarının yerleri konusunda bir fikirbirliği de yoktur, ancak bu şaşırtıcı değildir: Sinanın bedevi kabileleri İbrani yer adlarını devam ettirmeyeceklerdi.

Hicretin ve çöllerde dolaşılan yolların ve Sina Dağının yerinin de izini sürmek mümkün değildir. İsraillilerin Kenana doğru yollarına devam etmeden yaklaşık kırk yıl konakladıkları Kadeş-Barnea, Kuzeydoğu Sinadaki Ayn Kudeyrat vahası olabilir ama bölgede o dönemden kalan herhangi bir bulguya rastlanılmamıştır.

VAAT EDİLEN ÜLKE

Musa ölüp de Moabda Nebo Dağına gömülünce (Tesniye 34:1,5) halkını Şeriadan geçirip Kenan dağlık ülkesine götüren Yeşu oldu. Yeşu ve Hâkimler kitaplarında anlatılan fetihlerin pek bir kanıtı yoksa da bu tepelerde ilk defa küçük çiftçi köyleri kurulduğunun delilleri vardır.

Bunlar İÖ 13 ile 11. yüzyıllar arasından kalmadır. Aynı dönemde Doğu Akdeniz kıyılarından topraklar Ege dünyasından gelen göçmenlerin saldırısına uğramaktaydı. Mısır metinlerinde bu gruplardan "Deniz İnsanları" olarak söz edilir. Bunların arasında şimdi Gazze Şeridi olarak bilinen.yere yerleşen Filistinliler vardı. Kıyı ovalarındaki karışıklıktan kaçanlar dağlık iç bölgede kendilerine yeni köyler kurdular ve burada doğudan gelen İsrailliler ile karşılaştılar.

Bu iki grubun birlikle kurdukları tarım köylerinde pek çok teknolojik yeniliğe rastlanılmıştır. O çağın kıyı yerleşim birimlerinin aksine bu köylerin çoğundaki hayvan kalıntıları arasında domuz kemiklerine rastlanılmamış olması ilginç bir gerçektir. (Daha sonraki Yahudilikte domuz eti, dini yasalarla yasaklanmıştı.) Bu olgu dağlık köylerde yalnızca İsraillilerin varlıklarını işaret etmekle kalmayıp, bu toplulukları onların inançlarının yönettiğini de gösteriyor olabilir.

İsraillilerin İÖ 12. yüzyıl sonları ve 11. yüzyılda Kenan ülkesinde bulunduklarının kesin bir kanıtı daha vardır. Mısır firavunu Merneptah, hükümdarlığının beşinci yılında (İÖ yaklaşık 1219) Mısır hâkimiyetini tekrar kurmak umuduyla bölgede bir sefere çıkmıştır.

Firavun Merneptah, daha sonra Karnakta fetihlerini anlatmak için diktiği bir anıtta Kenan ülkesinde diğerlerinin yanı sıra İsrail halkını da tümüyle ortadan kaldırdığını belirtmiştir. İsraillilerin varlığının Tevrat dışında yer aldığı ilk belgenin, onun tümden imha edildiğini iddia etmesi çok ilginçtir.

Böylece, Musa ve Çıkış konusunda doğrudan doğruya bir kanıt yoksa da, fazlasıyla var olan çevresel kanıtlar gözardı edilemez. Bu sonuçta özel bir inanç ya da iman konusu olarak kalacaksa da, Tevratta nakledilen olayların temelde gerçek olduğuna inananlar için, bu metinler hep bir esrar gölgesi altında olacaktır.



İsraillilerin Sina yarımadasından Kenana muhtemel göç yollarını gösteren harita.



Mısırda Luksorda Medinet Habu duvarlarında resmedilmiş Deniz İnsanları. Başlıklar, Filistinliler olduğunu gösteriyor.

Paskalya Adası

Şilinin batısında Büyük Okyanusta ada. Yüzölçümü 179 km2.

Bu volkanik ada adını, Hollandalı Jacob Roggeveen tarafından 1772 yılının Paskalya günü keşfedilmiş olmasına borçludur. 1888den beri Şiliye aittir.

Polinezya Adalarının en doğusunda bulunan Paskalya Adası, dünyanın en ıssız, aynı zamanda en esrarlı beldelerinden bindir. Bilginler, bu adanın ilk halkının Güney Amerikadan mı, Polinezyadan mı geldiğini henüz keşfedemediler. Bu insanlar her halde olağanüstü gemicilik niteliklerine sahiptiler, çünkü adaya en yakın kara 2000 km uzaktadır.

Ada, sarımtırak bir volkanik taş­tan, tek parça olarak yontulmuş dev boyutlu heykelleriyle popüler dür. Heykellerin hepsinin, uzun kulaklı koskocaman başları vardır ve bacaksız bir gövde üzerine oturtulmuşlardır. Bu heykellerin en büyüğünün yüksekliği 30 metreyi bulur ve bunların sadece yontulmuş saçları bile 30 ton çeker. Ada halkı, bu heykelleri kraterin çevresinden bulundukları yere kadar nasıl getirebilmiş, nasıl dikebilmişlerdir? Bu heykellerin anlamı nedir? Henüz hiç kimse bu gizemleri çözebilmiş değildir.

Annette von Droste-Hulshoff

DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1797-1848)

1810 Münster, Fransız İmparatorluğuna katılır.
1813 Anncttc von Droste Hülshoff, Grimm Kardeşler ile tanışır.
1816 Grimm Kardeşlerin Alman Masalları yayınlanır.
1823 Kölnde ilk Rosenmontag eğlence resmi geçidi yapılır.
1825-26 Drostenin Köln, Bonn ve Koblenz gezisi.
1834 J.A.L. Werner genç kızlar için beden eğitimi kitabını yayınlar.
1837 Münsterde Levin Schücking ve Drostenin de üyesi olduğu bir "Heeken - Yazarlar Derneği" kurulur.
1843 Levin Schücking, Luise von Gali adlı kadın yazarla evlenir.
1848 Drostenin ölüm yılı: Fransada Şubat Devrimi ve Almanyada Mart Devrimi.
1862 Levin Schücking ilk Droste biyografisini yayınlar.
1878-79 Cotta Yayınevinde Levin Schücking tarafından derlenen, Drostenin Bütün Eserleri çıkar.

"YÜZ YIL SONRA OKUNMAK İSTİYORUM, BELKİ BAŞARIRIM."

Ailede "Annette" diye çağrılan Anna Elisabeth Freiin von Droste zu Hülshoff, ilk şiirini biraz önce bitirmiştir. İlk eserini altın yaldızlı varaka sarar ve doğru Hülshoff şatosunun kulesine çıkar. Rüzgâr okunun altındaki horozlu merteğin boşluğunda saklanacak ve "sonsuzluğa adanmış" olacaktır bu eser. Şu dizeleri kâğıda dökmüştür:

Gel sevgili horozcuk, yaklaş ve elimden gagala yemini Gel anık sevgili küçük adam Gel ki kaçıp gitmesin o elinden.

Mehtap gümüş parlaklığında
Nasıl da bakıyor dünyaya
Bir pınardan daha sessiz parlıyor
Ey mehtap, yaklaş biraz daha dünyaya.

Keşfedilmemiş ozan yedi yaşındadır. Jenny, Werner ve Ferdinand adlı kardeşleriyle ailenin devamlı adresi olan Westfalen eyaletinin Münster kenti yakınındaki Hülshoff şatosunda taşralı bir soylu kızı olarak yetişmektedir. Çocukluğu şöyle betimlenir: Hastalıklı, narin, tuhaf. Özellikle son özelliği olan "tuhaflığı", annesini endişeye düşürür.

Annettein oldukça aşırılığa kaçan duygusal ifadeleri vardır. Bir gece önce gördüğü bir düşü anımsadığında hüngür hüngür ağlayabilmektedir. Kendi kendisiyle konuşur, hayal kurar. Ata yadigârı şatonun etrafında saatlerce tek başına dolaşır. Yalnız gezileri sırasında çiftçilerin yanına gider, orada anlatılan tuhaf olayları ve hayalet öykülerini adeta nefes almadan dinler. Annette bir de kibirli ve kişilikli olmaya başlamasaydı, tüm bunlar hazmedilebilirdi.

Piyanoda gelişigüzel melodiler çalar, kendi şiirlerini yazmaya çalışır, arkadaş ve akraba çevresinde "komedi oynamaya" bayılır. Sahnelemelerinde alçakgönüllü ve çekingen değildir. Aile dostu Graf Friedrich Leopold von Stolberg, Annettein ebeveynine yazdığı bir uyarı mektubunda genç kızın "mağrur ve şahsiyetli" olduğunu yazar. Çocuk ve Ev Masallarının ortak yayımcısı Wilhelm Grimm de onu çok sert yargılar: "Yazık ki benliğinde aceleci ve tatsız bir yan vardı... mutlaka yükselmek istiyor ama bu iki özelliği arasında bocalıyordu."

Bunun dışında kendisi için Westfalen masal ve efsanelerini toplamasını memnuniyetle karşılarken, Annette tevazuyu yine de elden bırakmamalıdır. Annette uyum göstermeyi öğrenir. Bunu tüm yaşamı için öğrenir. Güpegündüz perdeleri çekili durumda yatağına yatıp, sıcak çay içerek "sakinleşmek" zorunda az mı kalmıştır? Örgü örmek ve piyano çalmak dışında başka şeyle uğraşması az mı engellenir? fazla okumaması gerektiği az mı söylenir?

Fakat: "Tuhaf ve deli dolu mutluluğumu kitaplardan, romanlardan kazanmadım ben. Bunlar zaten benim içimdeydi," diye itiraf eder yirmi iki yaşındaki Annette, baba dostu (kamu hukuku profesörü) Anton Matthias Sprickmanna yazdığı bir mektubunda.

Annette von Droste-Hülshoff "içinde olanları" daha da eleştirir. Sessiz, sakin. Çocukluğunda ilk dizelerini altın varağa sarılı olarak ailesinden sakladığı gibi - gizlice. Hayatının sonuna dek ailesinin ve sınıfının göze batmayan, uyumlu bir ferdi olarak kalır. Kırk beş yaşında bile annesine yazdığı mektupları "itaatkâr kızın Nette" diye imzalar. Her şeye rağmen Drostedir. "Dünyaca popüler kadın ozan"dır.

On altı yaşındaki Annette von Droste-Hülshoff un Bertha adında tamamlanmamış bir tiyatro eseri vardır ve bu eserdeki kahramanın eline aşağıdaki dizeler uyarı olarak tutuşturulur:

Rufum çok erkeksi, çok yücelerde
Kadın gözü izleyemez seni ötelerde
Yüreğini daraltan korku bu
Ve solmuş körpe yanaklarında.
Assalar kadınlar semalarını
Kaçarlar kendi öz benliklerinden.
Güneşe ermek isterler ötelerde
Yınmak isterler de bulutları kartal üstünde
Yapayalnız kalırlar sisli vadilerde.
Yarışmak isteseler de tüm erkeklerle
Kadın değillerdir anık, çifte cinsiyetleriyle.

Bu dizeleri yazarken, genç Annette, kendisini betimlemek ve disipline sokmak istemiştir. Uyar mı bunlara?

Çok küçük yaşlardan beri "dişi" olmama konusunda içine çok büyük bir korku yerleşmiş olmalı. Yine de dış görünümüyle zamanının ve konumunun gereği bir genç kız nasıl olması gerekirse, tam öyleymiş gibi bir izlenim bırakır. Çağdaşları onu kocaman mavi gözleri, açık sarı bukleli saçlarıyla zarif ve ince biri olarak tanımlarlar.

Çok önemli kadınsal bir özellik olan itaatkârlık bakımından da eksiği yoktur. Uslu uslu "çevre turu" dedikleri, yöredeki çiftliklerde yaşayan soylu akrabaları ziyaret amaçlı gezilere katılır. Bükendorf çiftliğindeki büyükannesi için "dini şarkılar" içeren bir kitap yazmayı planlar. Kadın eliyle yazılmış bu tür şiirler törelere de uygundur. Buna karşılık genç Annettein kurduğu bazı arkadaşlıklar "aşırı maceracı" olarak nitelenebilir. On altı yaşındayken Westfalya eyaletinde kendisinden birkaç yaş büyük olan Katherine Busch adlı yazara büyük bir ilgi duyar.

Katherine "Westfalyanın Ozanı" olarak kutlanır. fakat Katherine, Modestus Schücking ile evlenir ve artık sadece eş, ev kadını ve ana olmaya karar verir. Annette o anda arkadaşının taşıdığı Schücking soyadının ileride kendisi için ne denli önemli olacağını sezemez. O sadece Katherine şiir yazmayı temelli bıraktığında, bir meslektaşını yitirdiğini sanmaktadır. Peki ya Annettein hiç talibi yok mudur? Kimse ona teklifte bulunmamış mıdır?

1820de (Droste üzerine yazılanlarda belirtildiği gibi) "gençlik felaketini" yaşar. Hatta sözü edilen "büyük bir yaşam krizi"dir. İlgi duyduğu iki erkek vardır. Hani denir ya, "umuda kapılmış", ikisi de o türden işte. O yaz olanlar, işin içinden çıkılacak gibi değildir. Drostenin her biyografi, olayı başka türlü yazar. Belki Annette delikanlılarla olan ilişkilerinde çok beceriksizdir. Belki diğerlerinin uyduğu oyun kurallarına uyamamıştır.

Belki kendi duygularını analiz edememiştir. Her ne olursa olsun, iki erkekten de "ortak bir red mektubu" alır. Sessiz sedasız ortadan yok edemeyeceği bir mektup. O zamanlar mektuplar aile ve arkadaş çevresindeki her bireye hitaben "resmi açıklama" niteliğindeydi. Annette (o hep tuhaf değil miydi?) bu durumda ve aile çevresinde kendisini eskisine göre daha da yalnız hissetmiş olsa gerek. Hiç kimseden anlayış görmez.

Kız kardeşi Jenny daha sonraları şöyle diyecektir: "Annette evlilikten söz ederken, sağlığı pek yerinde olmadığı ve bağımsızlığına çok önem verdiği için evliliğin kendisine göre bir iş olmadığını söylerdi sadece." Annettein kendisini burada belirtildiği gibi ifade etmiş olması imkânsızdır. O, hayatının sonuna kadar ailesiyle son derece uyumlu ve söz dinler bir kadın olarak kalır.

Annette içine kapanır. Yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra kız arkadaşı Elise Rüdigere eski günleri anımsayarak "Vaktiyle çok gençtim, çok kibirli ve mutsuzdum ve binlerce defa ölmeyi diledim," diye yazar. Çoktan üne kavuştuğunda ve Alman edebiyat tarihine "Die Droste" olarak girdiğinde, hakkında şu yorum yapılır: "O bir dâhinin yazgısı olan yalnızlığa mahkûmdu."

Evet, yalnız kalır. Eş ve anne olmaz. ama yıllar sonra karşılıksız seveceği erkeğin, kendisine "Annecik" demesine izin verecektir.

Duygularını maskelemek için mi? Daha küçük bir kızken, hiç kimseye sezdirmeden, alay ve aşağılanmaya katlanmayı öğrenmiş olmalıdır. Belki de yetişkin bir kadın olarak annecik rolüne sığınmasının nedeni, bu rolün ona kendi duygularının açıklanmasına izin vermesidir.

Ama henüz pek "olgun" değildir. Kendi kendisiyle ve kendisine karşı savaş verir ve "aşk için hiçbir organa sahip olmadığı" duygusu içindedir. Bu sırada yazmaya başladığı -dini şarkılar- üzerinde çalışmaya devam eder. 1820 Ekiminde annesine verdiği müsveddeye yazdığı ithafta "Belki de şarkılarım gizli kalmış bazı hasta damarlara basacaktır; çünkü hiçbir düşüncemi saklamadım, en gizli düşüncelerimi bile. Hoşuna gider mi bilmiyorum; bunları belirli bir kişi için yazmadım. Bununla birlikte kızının eseri olarak senin doğal mülkiyetin olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum."

Yazdıklarıyla kamu önüne çıkmadığı sürece Annettein aile içersinde yazmasına göz yumulur. Bu da onun zaman öldürme şeklidir. Ledwina adlı bir roman, opera metinleri, liedler, baladlar üzerinde çalışır. 1825 sonbaharında akrabaları ile birlikte ilk defa daha uzun bir geziye çıkmasına izin verilir: Ren kıyılarına. Bir sürü olay gelir başına. Rende seyreden buharlı bir gemi ona çok heybetli gelir. Karnavala katılır, müzik ve edebiyat sohbetleri yapabileceği yeni arkadaşlar edinir. Kendisini özgür ve aile yükümlülüklerinden -oldukça- kurtulmuş hisseder. fakat bu durum uzun sürmez.

1826da Annette, Hülshoff a geri döner, en büyük ağabeyi evlenir ve mirasa sahip çıkar. Bundan kısa bir zaman sonra baba ölür. Annettee ömür boyu alabileceği küçük bir gelir bağlanır.

Annesi ve kız kardeşi ile Rüschhaus dullar evine taşınır. Bundan sonraki yaşamı açık bir şekilde belirlenmiştir. Bekâr kalacak ve aile içersinde faydalı görevler üstlenecektir. Erkek kardeşinin çocuklarına ders vermek. Hastalara bakmak. Aile yazışmalarını yürütmek. "İyi bir henüz " olmak. En yakın akraba çevresinden hiç kimse onun durmadan gizli gizli "anlaşılmaz şeyler" yazdığını fark etmez. İlk şiir kitabı piyasaya çıkmadan önce -anonim tabii- bu göze batmayan Annettein 41 yaşına geldiğine de şaşmamak gerek.

Annette Elisabetlı von D... H... un Şiirleri adıyla 1838de 500 adet basılan küçük bir kitap Münsterde piyasaya çıkar. Yalnız 74 adet satılır: Amcaları, teyzeleri, yeğenleri ve kuzenleri yazarla alay eder. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Şimdi hiçbirinin çenesi durmuyor ve kendimi nasıl rezil ettiğimin dedikodusunu yapıyorlar," der. Jenny diğerlerine oranla Annettee sadık kalır.

Onu destekleyen biri daha vardır: Levin Schücking. Schücking? Bu soyadını taşıyan genç adam, Annettein vefat etmiş çocukluk arkadaşı Katherinein oğludur. Annetteten 17 yaş daha genç olan Levin, hukuk öğrenimini bırakıp geçimini yazar olarak sağlamak istemektedir. Drostenin ilk şiir kitabı çıktığında sık sık Rüschhausta Annettee uğrayan ve ozan hakkında olumlu eleştiriler yapan ender kişilerden biridir. Annettein arkadaşı olur. Arkadaştan da öteye, kendisini ve yazılarını ciddiye alan biri olduğuna inanır Annette.

Die Judenbuche adlı uzun öykülerin ön çalışmalarını yapmaktadır. Şiirler ve baladlar yazarken ailevi sorumluluklarını da ihmal etmez. Levin Schücking ile sohbet ederek geçirdiği saatler annesini endişelendirmeye başlar. Ne garip bir ilişkidir bu? Annette Levine "Oğlum", Levin de ona "Anneciğim" demektedir. Bu hitap şeklinin arkasında ne saklıdır? Akraba çevresinde tekrar dile düşer Annette. fakat bu defa mutluluğu için mücadeleye hazırdır. Çünkü Levin ile olan birlikteliği onun mutluluğudur.

Delikanlıyı Bodensee yakınlarında Meerburgda kütüphaneci olarak işe yerleştirmeyi başarır. Kız kardeşi Jenny de bu kente gelin gitmiştir. Annette, 1841 sonbaharında Jennye gider. Orada "tesadüfen Levine rastladığını" yazar annesine: "Boş zamanlarında kendi yazıları ile uğraştığı ve müzeye gidip gazeteleri okuduğu için onunla yemek zamanları dışında pek görüşemiyoruz." Annette yalan söylemektedir. Kendisi için güç sembolü ve toplumun temsilcisi olan annesine hem de.

Levini pek az gördüğü doğru değildir. Her gün onunla birliktedir. Baş başa saatler süren yürüyüşler yaparlar. Annette kendisini öylesine dertsiz ve özgür hisseder ki, arkadaşıyla korkusuzca bir bahse girer. çok kısa bir zamanda lirik şiirler içeren bir kitabı yazıp bitirmenin onun için zor olmayacağını iddia eder. "Ona karşı çıktığımda," der Levin Schücking "Benimle bahse girdi ve bir an önce eserine başlamak için hemen kulesine çıktı. Hemen öğleden sonra ilk şiirini muzaffer bir eda ile kız kardeşine ve bana okudu. Ertesi gün ise sanırım iki tane daha yazdı..."

1841 Ekinlinden 1842 Nisanına kadar Annette von Droste Hülshoff 54 şiir yazar. Bunların arasında, daha sonra popüler olan Die Heidebilder adlı kitapta toplanan şiirler de vardır. Westfalyada oturduğu zamanlara özgü resimler, renkler, kokular, yaşamındaki garip olaylar ve tüyler ürpertici hayalet öyküleri tekrar canlanır. Daha sonra popüler olan Bataklıktaki Çocuklar yapıtında korkunç olaylar anlatır. Hemen hemen tüm şiirlerinde bir erkek "O"nun arkasına gizlenir. O zamanlardaki resimlerde saçları, kırk iki yaşındaki bir kadına yakışır şekilde sıkıca toplanmıştır. Yani, daha bir "kadın" bile değildir o. Evlenmemiş bir "genç kadın"dır.

Şiirlerini küçük zarif yazısıyla not eder. Hiçbir zaman aceleci değildir. Kız kardeşi Jenny ile evli olan eniştesi Lassberg şiir sanatı üzerine önemli söyleşilere girdiğinde sessizce içine çekilir. Örneğin, Meersburgda konuk olan Ludwig Uhland, o sırada Edebi Almanca ve Halk Ağzıyla Türküler derlemesini yayınlamaktadır.

Annette bu konuda yardımcı olmaya söz verir. Katkısı memnunlukla karşılanır. ama bunun dışındaki durumu şöyle anlatır Annette: "Hemen sonra konular bilgece konuşmalara, kütüphanelere vs. dönüşüyor ve biz kadın takımına kulak veren olmadığından sadece dinlemek zorunda kalıyorduk."

Uslu dinleyici ve bilgi aktarıcı olarak kendini feda eden uyumlu davranışlı, saçları kurdeleli, tokalı, firketeli bu soylu, kendinden emin kadın, Meersburgda oturduğu dönemde Kulede adlı bir şiir yazmıştır ki, ilk ve son kıtalarını burada aynen aktarmak gerekir:

Kulenin yüksek balkonundayım. Çığlık çığlığa sığırcıklar etrafımda, Ve bir Baküs rahibesinden fırtına Uğıddamakta uçuşan saçlarımda; Ey vahşi adam, ey harika çocuk,

Seni kuvvetle sarmaktır arzum, Adele adeleye, kenardan iki adım Sonrası ölüm kalım güreşim!

Özgür kırlarda bir avcı olsam, Askerin bedeninden yalnız bir parça, Ne olurdu sanki erkek olsam, Gökler akıl verirdi o zaman azıcık Mecbur, burada ince ve kibarca, Uslu bir çocuk gibi oturmaya Ancak gizlice saçlarımı açıp Bırakabilirim rüzgârda dalgalanmaya.

Uçuşan saçlarıyla Annette von Droste-Hülshoff; bu görünümü kimse ona yakıştırmaz. Annette uslu kalır. Zamanla, kendisinden çok genç biriyle evlenen, yuva kuran ve arada bir birkaç satır mektup yazan Levin Schücking sorununu da halleder. Şöhret ve parayı hiç mi hiç düşlemez.

Kız arkadaşı Elise Rüdigere 1843te yazdığında şöyle der: "Biri başını suyun üstüne çıkaracak olsa, arkadan başka biri yetişiyor ve birkaç santim daha yükseğe çıkarak ötekinin başını nasıl suya batırdığını; Heinenin nasıl yok olduğunu, Freiligrath ve Gutzkowun nasıl yaşlandığını, kısaca popüler lerin birbirlerini nasıl yediklerini ve yaprak bitleri gibi birbirlerini nasıl dejenere ettiklerini görüyorum da, bacaklarımı kanepeye uzatıp, yarı yumuk gözlerimle sonsuzluğu düşlemek daha iyi diyorum. Ah, Elise, her şey boşuna! Şimdi popüler olmak ne hoşuma gidiyor, ne de istiyorum. fakat yüz sene sonra okunmak istiyorum. Aslında Kolumbusun yumurtayla yaptığı oyun gibi kolay olduğu ve sadece şimdiki zamanı feda etmemi gerektirdiği için belki başarırım da bunu."