Mary Wollstonecraft

DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1759-1797)

17201er Robinson Crusoe adlı kitabın yazarı Daniel Defoe, İngilterede "Kadınlar Akademisi" kurulmasını önerir.
1750ler "Mavi Çorap" (Blue Stockings) sözcüğü Londrada bir edebi akımın öncülüğünü yapan kadınlara takılan alaycı bir sözcük haline gelir.
1776 ABDde bağımsızlık ve "İnsan Hakları Beyannamesi" açıklanır.
1789 Amerikan örneğine göre Fransızlar da "İnsan Hakları Bildirgesini yayınlarlar.
1791 Fransız kadınları sadece erkeklerin katıldığı ulusal kongreye "Kadın Hakları Bildirgesini" getirirler.
1792 Mary Wollstonecraftın "Kadın Hakları Savunusu" yayınlanır.
1798 Mary Wollstonecraftın ölümünden bir yıl sonra Amerikalı Charles Blockden Brown, Wollstonecraftın etkisi altında kalarak kadının durumunun düzeltilmesi için bir yazı yazar: Alenin, İkili konuşma; vakit la unutulmuş bir eserdir bu.

"KADINLARI AKILLI-ÖZGÜR VATANDAŞLAR YAPMALI."

Neden erkek çocuklar kız çocuklardan başka muamele görür, örneğin tercih edilirler?

Daha altı yaşında bir kızken, İngiliz Mary Wollstonecraft bu soruyla uğraşır. Dedesi öldüğünde yedi yaşındaki erkek kardeşinin nasıl tek mirasçı olduğuna tanık olur. Marynin eline hiçbir şey geçmez, çünkü "o zaten sadece bir kız çocuktur". Bu cümleyi daha sonraki yıllarda da aile içinde sık sık işitmek zorunda kalır.

Ailesi: Baba, Edward John Wollstonecraft, karısı ve çocukları ile boyuna adres değiştiren, daldan dala konan bir tiptir. İçkiyi fazla kaçırdığında -ki bunu çok sık yapardı- hırslanan, kendisine hâkim olamayan biridir. Anne, Elizabeth Wollstonecraft, "kocasına kul köle olanların en kölesi ve en birincisi görünümündedir". En azından Marynin müstakbel kocası ve biyograf William Godwin, annesini böyle tanımlar.

Kendini anne ve babası tarafından geri plana itilmiş hisseden Mary hakkında ise "Mary daha çocukken çok kindardı," diyor William. Mary Wollstonecraftın çocukluğu hakkında daha ne biliyoruz? Ona, örneğin ikinci büyüğe, ev kadınlığı görevleri çok erken yaşta yüklenir. Erkek kardeşi Nedin okula gitmesine izin verilirken, Mary ev işlerine yardımcı olmak ve kendisinden küçük üç kardeşine bakmak zorunda kalır. Okuma yazmayı ikincil bir iş olarak yaşlı bir kâhyadan öğrenir.

O vakit lar, kimse kız çocuklarının "cazibeli ve erdemli bir izlenim bırakmak" dışında bir şeyler bilmeleri gerektiğine inanmazdı. 18. yüzyılın haftalık dergilerinden biri olan Tatler, Mary ve onun tüm çağdaşlarının nasıl eğitilmesi gerektiği konusunu aynen şöyle dile getiriyordu: "Onların bilgisi sadece eğitimli bir masumiyettir."

Kızların eğitimi devlet tarafından en ufak bir şekilde desteklenmezdi. Koca buluncaya dek ders vererek para kazanma yolunu seçmek zorunda kalan tek tuk yoksul kızlar vardı. Böbürlene böbürlene "Bu okulda genç bayanlara ders verilir ve isterlerse yatılı da okurlar" şeklinde ilân veren özel okullar da vardı. Birkaç kelime de olsa yarım yamalak Fransızca, birkaç zarif dans hareketi, piyanonun ilk bilgileri ötesinde genç bayanlara bu okullarda da bir şey öğretilmezdi.

Kızlara, kendilerini salt dış görünümleriyle, ustaca toplanmış saçları, dantelalı başlıkları ve rahat hareket etmelerini iyice engelleyen sıkı sıkıya bağlanmış korseleri ile nasıl bir bayan, bir hanımefendi olmaları gerektiğini öğretmek daha önemli görünürdü.

On beş yaşındaki Mary de bu yöntemin kendisi üzerinde uygulanmasına izin vermek zorunda kalır. Ailesi içinde kendisini eskiden olduğundan daha fazla yalnız hisseder. İçinde tek başına olacağı, düşünebileceği, kendine ait bir odası olsun ister. Sadece geçimini sağlamak için evlenmek onun için söz konusu bile olamaz!

On sekiz yaşındaki kız arkadaşı Fannyye sırılsıklam âşık olduğunda on altı yaşındadır. Fanny ile beraber ev tutup beraber yaşamak, Fannynin geçimini sağlamak ister. Böylece kendisine bir iş arar; yaşlı, zengin bir hanımın nedimesi olur. Ekonomik özgürlüğe ilk adımını atar.

1781 sonbaharında Mary eve geri çağrılır. Annesi ağır hastadır ve ailenin en büyük kızı olarak onun bakımını üstlenmesi en doğal şeydir. "Birazcık sabret, yakında her şey geçer," cümlesi Marynin annesinden duyduğu son sözlerdir. Kadınların yaşamının tam bir sembolü gibi algılar Mary bu sözleri. Özgürlük, kişisel özgürlük sadece erkekler içindi.

Mary bunu akraba ve tanıdık çevrelerinde, her yerde yaşar. Annesi, kocasının aşağılamalarına katlanmak zorundadır. Fannynin ebeveynlerinin evliliğinde de durum aynıdır. Genç yaşta evlenip daha yeni anne olan Marynin kız kardeşi depresyon geçirir. "Kadınlar düzenli şekilde sıfıra indirgeniyor" teşhisini koyar Mary Wollstonecraft. henüz bu tür düşünceleri ifade etmeye hazır değildir. Yine de işe koyulur.

Kız kardeşi Elizayı, takma isimle kendisiyle beraber Londraya seyahat etmeye ikna eder. Mary daha sonra, "Eliza, yolculuk sırasında sinirden evlilik yüzüğünü kemirip duruyordu," diye anlatır bu kaçışı. İki kız kardeş bir otele yerleşip Fanny ile bir okul açmayı kararlaştırırlar. "Namuslu şekilde" geçimlerini başkaca nasıl sağlayabilirlerdi?

Üç kadın da bu okul ile gerçek mutluluğa ulaşamazlar. Eliza kocasını ve çocuğunu terk ettiği için suçluluk duymaktadır. Mary öğretmenlik mesleğini pek sevmez ve Fanny en sonunda âşık olur, evlenir ve Lizbona taşınır. Marynin en sevdiği arkadaşı, ilk bebeğini doğururken ölür. Mary hiç düşünmeden, beş parasız, ona bakmak için Portekize gider. Geri döndüğünde üç kadının kurduğu okul o kadar aksamıştır ki artık sürdürmek olanaksızdır.

Mary kendisi ve kız kardeşi için mürebbiyelik aramaya başlar. Bir yıllığına İrlandada Lord Kingsborough diye birinin evine gider. Peki ya bundan sonra?

Mary Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londraya geri döner. Geçmiş yıllarda mürebbiyelik, öğretmenlik, nedimelik mesleklerini denemiş ve bunların arzuladığı meslekler olmadığını fark etmiştir. Yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel özgürlüğünü yaratmak ister.

Kingsboroughlarda mürebbiyelik yaparken Mary adlı uzun bir hikâye yazmıştır. Buna ilişkin yorumu şöyledir: "Benim hikâyem en tatlı seslerin bile yankısı olmakla yetinmeyen, düşünce gücüne sahip az sayıda seçkinler arasına girmiş bir kadının varlığını göstermelidir!" Onun bu açıklaması bile yaşadığı vakit da Mary Wollstonecraftın yepyeni bir kadın tipi çizdiğini gösterir. İkinci küçük kitabı Kız Çocukların Eğitimi de, ilki gibi, popüler Fleet-Street yayımcısı Joseph Johnson tarafından yayınlanır.

Johnson, Maryi ilk gördüğü andan itibaren ona hayran olmuştur. Herhalde Marynin ele avuca sığmayan özgürlük arayışından etkilenmiştir. Bu henüz tanınmayan genç kadını yayınevine editör olarak alır ve kitaplarını yayımlar. Çoğunluk tercüme yapan (kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenmiştir!) ve eğitim sorunlarına ilişkin makaleler yayınlayan yazar Wollstonecraftı kamuoyu henüz benimsememiştir.

790da otuz bir yaşında iken birdenbire üne kavuşur. Hem de öylesine bir üne kavuşur ki, William Godwin onun hakkında daha sonra şöyle yazacaktır; "Belki de hiçbir kadın Avrupada bir yazar olarak onun kadar popüler olamamıştı."

Felsefeci ve siyasetçi Edmund Burkeye karşı İnsan Haklarının Korunması başlıklı iddialı bir yazı yayınlar Mary Wollstonecraft. Fransız Devrimine karşı olan Burke, önemsiz bir kadının -Mary Wollstonecraftın- hiç beklenmedik bir şekilde, sert ve acımasız saldırısına uğrar. Maryye derhal "Jüponlu Sırtlan" lakabı takılır. fakat sürekli Mary konuşulmaktadır. Ve yayınevi sahibi Maryyi tutmaktadır.

İki yıl sonra, 1792de, daha fazla ilgi çeken Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunması] adlı kitabı çıkar. Yayınevi sahibinin dediğine göre, Mary bu kitabı altı hafta içinde yazmıştır. Kitabın ithaf edildiği kişi de, Fransız devlet adamı Talleyranddan başkası değildir. Çünkü Mary Wollstoneeraft düşüncelerinde Fransız Devriminin görev ve amacına hizmet etmektedir. İnsan hakları bildirgesi bu kitap için de temeldir.

Nasıl olur da bu kadar sene sonra kadınlar ellerini ağızlarının önünde tutarak fısıltıyla "Bu çok, çok berbat bir kitap!" derler? Wollstonecraftın ifadelerindeki bu "korkunçluk" nereden kaynaklanmaktadır?

Mary, kadının ikinci sınıf sayılmasına gerekçe gösterilen tüm temel taşları yerinden oynatmaktır. örneğin şöyle der: "Kadının erkek için yaratılmış olduğu egemen görüşü herhalde Musanın şiirsel anlatısından geliyor. Bu konuda iyice düşünen biri, Havvanın Ademin bir kaburgasından yaratıldığı efsanesini kelimesi kelimesine kabul etmez. Erkeklerin en eski vakit lardan beri kadınları boyunduruk altına almaya hakları olduğu ve tüm yaratıkların onların zevk ve eğlenceleri için yaratılmış oldukları tezi tümüyle geçersizdir."

Kendi hayatındaki Kız Çocukların Eğitimi kitabını hatırlamış olmalı ki, hiddetle şöyle söyler: "Çocuk, özellikle kız çocuğu bir an olsun kendi haline bırakılmıyor, böylece bağımlı kılınıyor, sonra da bu bağımlılığa kadın doğası deniyor. Bedensel güzelliği korumak için (kadınlığın en büyük onuru!) aklı ve bedeni birbirine bağlanıyor ve oturmaya yönelik yaşam şekli, genç yaşlardan itibaren kadının kaslarını ve sinirlerini zayıflatıyor."

Mary, erkek çocuklara verilen eğitimin aynısını kız çocukları için de ister: "Bizim de erkek çocuklar gibi benzer bedensel hareketleri yapmamıza izin verilsin. Yalnız çocukluk döneminde değil, gençlik yıllarımızda da. Bıraksınlar bu sayede bizim vücudumuz da tam olarak gelişsin. Böylece edineceğimiz tecrübeyle erkeğin doğal üstünlüğünün hangi ölçüler içinde kaldığını da görmüş oluruz."

Mary Wollstonecraft kendi deneyimlerinden şunu da bilmektedir: "Kadınların edinebileceği çok az sayıdaki mesleğin tümü de ev işleriyle ilgili."

Mary şundan da emindir: "Oysa kadınlar eczacılık eğitimi görebilir ve aynı şekilde hemşire olabildikleri gibi doktor da olabilirler... Kadınlar siyasal bilimler eğitimi görerek katılımlarını en geniş tabanda pekiştirebilir."

Mary, sık sık, ne erkeklerin nefretini kazanmak ne de kadın-erkek ilişkisini bozmak amacında olduğunu vurgular. fakat kendi yaşantısında tanık olduğu türden cinsiyetler arası ilişkilere karşıdır. Kadın erkeğin "hayat arkadaşı" olmalıdır. Marynin gelecekte görmek istediği de budur: "Eğer eğitimle erkeğin hayat arkadaşı olmaya yönlendirilmezse, kadının bilgi ve ahlak yönünden ilerlemesi geciktirilir. Gerçek herkesin gerçeği olmalıdır, yoksa kadının toplum üzerindeki etkisi zayıf kalır."

Kitabının sonuna doğru Mary bir defa daha özetle şöyle der: "Buradan çıkardığım sonuç gayet açık. Kadınları akıllı, özgür vatandaşlar yapmalı. İşte o vakit kadınlar iyi birer eş ve anne olurlar. Erkeklerin kocalık ve babalık görevlerini ihmal etmemeleri koşulu ile."

Çelişki, hiddet, hayranlık. Mary Wollstonecraft "herkesin dilinde"dir. Ve sadece kendi yurdunda da değil. Kitabı çok geçmeden Fransızca ve Almancaya çevrilir. Sayın Talleyrand, yapıtını kendisine ithaf eden yazarı şahsen tanımak için Fransadan İngiltereye geçer. Hararetli sohbetler yaparlar. Talleyrand, Marynin kendisine çay fincanında şarap sunuşunu unutulmaz bir anı olarak anımsar. Böyle bir görgüsüzlük yapmamalıydı Mary. (Talleyrand bir erkek arkadaşıyla sohbet ederken de böyle bir olayı ayıplar mıydı acaba...)

Fransız Devrimi sırasında Mary Wollstonecraft İngilterede daha fazla kalamaz. 1793te Parise gider. Orada yazmak ve evli İsviçreli ressam Johann Heinrich Füssliye duyduğu umutsuz aşkı unutmak ister. Pariste Amerikalı kaptan Gilbert Imlay ile tanışır.

O sırada otuz yaşların ortalarında, hayranlık duyulan popüler bir kadındır ve aynı çocukluğunda olduğu gibi sevgiye öylesine hasrettir ki. Yazarlık da yapan Imlay, ilk çocuğunun babası olur. Evlenemezler. Hamileliği sırasında ve kızı Fannynin doğumundan sonra Gilbert Imlaya bir sürü sevgi dolu mektup yazar. O ise pek ender yanıtlar bunları. Marynin ona yazdığı son mektupta da açıkça ifade ettiği gibi, çoktan yeni bir dala konmuştur.

Evlilik dışı bir anne olarak Mary Wollstonecraft Londraya geri döner. Bir ara tüm cesaretini kaybeder. Artık yaşamak istememektedir. Hayatta başladığı her şeyin başarısızlıkla sonuçlandığını sanmaktadır. Thames Irmağında boğulmaktan son dakikada kurtarılır. Her şeye baştan başlamak zorundadır.

Bu sırada yayıncısı vasıtasıyla tanıdığı bir adam ilgilenmektedir onunla. William Godwin adlı kendine özgü bu kişi, bir keşiş gibi yaşamaktadır. Yazan, düşünen ve vakit ın yaşam sorunlarıyla boğuşan biridir.

Maryyle derin bir dostluktan aşka dönüşen ilişkisini şöyle ifade ediyor: "Birbirimize ilgi duyduk, Mary benim için aşkın en şefkatli şekliydi. Bu aşk her iki tarafta da aynı ölçüde büyüdü. Açıklama vakit ı geldiğinde, her iki taraf için de dile getirilecek bir şey kalmamıştı."

Mary yeniden hamile kalınca, William Godwinle evlenirler. Aslında ikisi de evliliğe karşıdır. Marynin evliliğe karşı olduğu zaten bilinmektedir. Godwin de yazılı ve sözlü olarak boyuna bu tarz beraber yaşamaya karşı olduğunu açıklayagelmiştir. fakat Mary en azından ikinci çocuğuna toplumsal meşruiyetini vermek istemektedir. Bu şekilde eski yeminini bozar. Hamilelik sırasında iki kitap üstünde birden çalışmaktadır: Kadının durumu ve bir çocuk kitabı. Her iki kitap da yarım kalır. Mary Wollstonecraft otuz dokuz yaşında, ikinci kızının doğumundan on gün sonra ölür.

Ölümünden yaklaşık iki asır sonra onun çığır açan fikirlerini okuyabilmemizi bir İsviçreli kadına borçluyuz. Zürihli Berta Rahm 1975te Mary Wollstonecraftın Kaçlın Haklarının Savunusu kitabını yayınladı. Berta Rahm önsözünde; "Onu okuduğumda benden önce onca kadının bu öncüye niçin hayranlık duyduğunu veya kendilerine şu soruyu sorduklarını anladım: Niçin biz hâlâ daha ileri bir aşamada değiliz?"

0 yorum: